BÖLÜM 16

956 Words
Ateş’in dudakları dudaklarıma öyle bir açlıkla, öyle vahşi bir mühür gibi kapandı ki zihnimdeki bütün ışıklar söndü. Bu sıradan bir öpüşme değildi; içinde dağların ayazı, Reyhanlı’nın tozu, günlerin bastırılmış arzusu ve dün gecenin hesabı vardı. Dişleri alt dudağımı hafifçe kavradığında boğazımdan titrek bir inilti koptu. Ensesindeki saç diplerine tırnaklarımı geçirip bedenimi ona doğru büktüm; sırtım soğuk betona gömülürken, belimdeki koca eli beni kendine öyle bir kilitledi ki nefes alacak tek yerim onun dudaklarının arası kaldı. Dudakları dudaklarımı eziyor, dili ağzımın içine sızarak bana dünyayı unutturuyordu. Kasıklarımdaki o zonklayan sızı dayanılmaz bir boyuta ulaşmıştı; onun kaskatı gövdesine çarpan her hareketimle birlikte bedenim alev alev kavruluyordu. Göğsü göğsümün üzerinde inip kalkarken ikimiz de nefes nefeseydik; ne hastane kalmıştı, ne sınır, ne de üniformalar... Tam o anda. Ateş’in parmakları beyaz önlüğümün altından belimin çıplak kıvrımına doğru hırsla tırmanırken, paslı merdivenlerin hemen başından gelen sert, otoriter ve son derece tanıdık bir ses bu yangının tam ortasına buz gibi bir kova su döktü: "Yüzbaşı Giray?!" Zaman dondu. Ateş’in dudakları dudaklarımın üzerinde anında taş kesildi; gövdesindeki bütün kaslar bir yay gibi gerildi. O saniyenin binde birinde beni öyle bir refleksle kendine siper etti ki, devasa omuzları ve sırtı beni tamamen arkasına sakladı, tek bir saç telim bile dışarıdan görünmez oldu. Ben ise dehşet içinde onun kamuflajının kumaşına tutunmuş, nefesimi tutmuştum. Başımı onun omzunun kenarından bir santim bile çıkaramıyordum ama o sesi... O kalın, çatallı ve hastanede herkesin önünde ceketini iliklediği o sesi tanımamak imkânsızdı. Hastane Başhekimi Operatör Dr. Haluk Bey! Üstelik yalnız da değildi; yanında adımları duraksayan bir başka subayın, Alay Komutanı Albay Semih Haznedar'ın tok bot sesleri yankılandı! "Yüzbaşı?" dedi Albay Semih’in gür, şüphe dolu sesi. "Nizamiyede seni aratıyoruz, telefonun da çekmiyor. Bu kuytuda ne arıyorsun?" Başhekim Haluk Bey’in gözlüğü burnunun ucuna düşmüş olmalıydı ki araya girdi: "Bir de sesler geliyordu buradan... Yanında biri mi var senin evladım? Doktorlardan biri mi o arkandaki?" Kanım çekildi. Kalbimin atışı öyle bir durdu ki, bayılmak üzereydim. Başhekimle Alay Komutanı! Reyhanlı'nın iki en yetkili adamı, tam da hastanenin en ücra, paslı jeneratör köşesinde bizi basmıştı! Eğer başımı çıkarırsam meslek hayatım, Ateş içinse askeri disiplin o saniyede yerle bir olacaktı. Ateş beni duvara doğru hafifçe, görünmeyeceğim şekilde geriye bastırdı. Çene kası kaskatı kesilmişti ama tek bir an bile bocalamadı. Kömür karası gözlerinde o vahşi tutkunun kırıntıları hâlâ dururken, sesine saniyeler içinde o çelikten, kusursuz askeri disiplini giydirdi. Başını yarım tur çevirip, beni tamamen arkasında bırakarak selam duruşuna geçti: "Komutanım!" dedi tok, emre hazır ve zerre titremeyen sesiyle. "Doktor Hanım ile sınır ötesinden sevk edilecek ikinci yaralı konvoyunun acil triyaj planlamasını yapıyorduk. Telsiz parazit yapmasın diye jeneratör arkasındaki gölge hattı seçtik." Albay Semih gözlerini kısıp Ateş’in arkasındaki siluetime baktı. O sırada Başhekim Haluk Bey kaşlarını çatarak bir adım öne çıktı: "Triyaj planlaması mı? İyi de Melek kızım... Sesiniz biraz fazla mı 'derinden' geliyordu bana mı öyle geldi?" Beton duvarın soğukluğu sırtıma işlerken aldığım her nefes ciğerime batıyordu. Ateş’in arkasında, başımı eğmiş, dudaklarımın şişkinliğini ve boynumdaki yangını önlüğümün yakasının ardına gizlemeye çalışıyordum. Triyaj yalanı havada asılı kalmıştı ama karşımızdaki iki kurt adamın bakışları, bu bahanenin tek bir hecesine bile inanmadıklarını bağırıyordu. Albay Semih Haznedar, ellerini arkasında bağlamış, gözlerini kısmış doğrudan Ateş’e bakıyordu. Dudaklarının kenarındaki o bıyık altı kıvrılmayı saklamaya çalışsa da kaşları çatılmıştı. Yanındaki Başhekim Haluk Bey ise gözlüğünü burnunun kemerine doğru hafifçe itip başını iki yana salladı. Görmüşlerdi. O paslı demirlerin arasından geçerken neyi böldüklerini, Ateş’in beni duvara nasıl yasladığını adım gibi biliyorlardı. Ama bir hekimin onurunu, bu küçük sınır hastanesinin loş köşesinde yerle bir etmeyecek kadar da centilmendiler. Haluk Bey sahte bir öksürükle boğazını temizledi. "Anladım... Triyaj. Demek jeneratör dairesinde bu kadar 'hararetli' tartışılıyor bu protokoller." Bakışlarını Ateş’in arkasından bana doğru kaydırdı ama beni daha fazla utandırmamak için gözlerini hemen acilin kapısına çevirdi. "Melek kızım, sen sarı alana geç istersen. Nöbetçi hekim seni arıyordu, şu konvoy gelmeden kayıtları toparla. Gerisini biz... Komutanla hallederiz." "P-peki Haluk Hocam. İyi günler komutanım," diyebildim sadece. Sesim o kadar kısık ve titrek çıktı ki, yer yarılsa da içine girsem diye dua ettim. Ateş’in yanından sıyrılıp geçerken aramızdaki o elektrik hâlâ tenimi yakıyordu. Başımı bir milim bile kaldırmadan, alev alev yanan yanaklarımla iki adamın yanından hızla geçip acilin kapısından içeri daldım. ***** ***** ***** Albay Semih Haznedar bir adım öne çıktı. Ateş hâlâ dimdik, çakı gibi hazrolda duruyordu ama Albay’ın delici bakışları yüzbaşının yüzündeki her ayrıntıyı —çenesindeki gerginliği, dudaklarındaki o hafif bozulmuş hali— taradı. "Triyaj ha, Yüzbaşı?" dedi Albay Semih, sesi tok ve bastırılmış bir öfkeyle ama bir o kadar da alaycı çıktı. "Biz dağda yıllardır bu hattı tutuyoruz Giray, jeneratör arkasında hangi telsizin çektiğini bana mı öğretiyorsun?" Ateş tek bir kasını bile oynatmadı. "Emredersiniz komutanım." "Bana 'emredersiniz' deme!" Albay sesini hafifçe yükseltti, işaret parmağını Ateş’in göğsündeki kamuflaja doğru hafifçe vurdu. "Hastanenin arka bahçesinde, milletin gözü önünde kızı duvara mıhlamışsın, bir de karşıma geçmiş protokol anlatıyorsun! Koskoca tim komutanısın oğlum sen. Aklını sınırın ötesinde tutman gereken yerde, aklın nerelerde geziyor senin?!" Haluk Bey bıyık altından gülmemek için dudaklarını ısırırken araya girdi: "Semih, fazla yüklenme çocuğa... Gerçi Melek bizim en kıymetli hekimlerimizden, onu öyle birinin elinde oyuncak görürsem hastaneye sokmam bu timi, bilesin Ateş." Ateş’in çene kası kilitlendi, kömür karası gözleri dimdik Albay’ın gözlerine odaklandı. Sesindeki o sarsılmaz ciddiyet ilk kez bu kadar net duyuldu: "Oyuncak değil komutanım. Ne yaptığımın da, kiminle olduğumun da farkındayım." Albay Semih derin bir nefes verip başını salladı. Kızgınlığı yerini tecrübeli bir askerin o ağır tembihine bıraktı. "Farkındaysan ona göre davranacaksın Yüzbaşı. Burası sınır. Herkesin gözü kulağı timin üzerinde. Kıza da laf getirtmeyeceksin, kendine de. Şimdi toparla şu üstünü başını, nizamiyeye yürü. Ankara’dan gelen rapor masada bekliyor." "Emredersiniz komutanım." Ateş esas duruşunu bozmadan selam verdi. Albay ve Başhekim önden ilerlerken, Ateş derin, kesik bir soluk alıp elinin tersiyle boynundaki teri sildi. Dudaklarının kenarı, acilin kapısına doğru hafifçe kıvrıldı. Alagül içerideydi... Ve bu fırtına henüz yeni başlıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD