BÖLÜM 17

1303 Words
Acil servise döndüğümde kendimi doğrudan işe vurdum; yanaklarımdaki yangını ancak koşturmaca unutturabilirdi. Kırık bir kol alçısı, sınır hattından gelen tansiyon hastaları, dikiş atılması gereken bir çiftçi derken saatler adeta birbirini kovaladı. Bedenim yoruldukça zihnim o paslı jeneratör merdivenlerinin altındaki dudaklardan, Başhekim Haluk Hoca ile Albay Semih’in imalı bakışlarından biraz olsun uzaklaşabildi. Öğle arasında Fulya beni kolumdan yakaladığı gibi hastane kafeteryasının en arka, kuytu masasına sürükledi. Önümüze mercimek çorbası ve tavuk tepsilerini koyar koymaz dirseklerini masaya dayayıp gözlerini kocaman açtı. "Kızım sen delirdin mi?!" diye fısıldadı Fulya, tabağındaki kaşığı unutup bana doğru eğilerek. "Röntgen odasından bahçeye kaçırmış adam seni! Üstüne bir de Başhekimle Albay basmış! Hastane çalkalanmıyor çünkü Haluk Hoca herkese 'Triyaj tatbikatı yapıldı' demiş ama kimse yemedi tabii. Dudaklarına baksana, resmen kıpkırmızı!" "Fulya, sus, rica ediyorum sus," dedim, kaşığı çorbaya daldırıp başımı önüme eğerek. "Zaten yerin yedi kat dibindeyim. Bir de Albay Semih Ateş’e öyle bir çıkıştı ki... Meslek hayatımın ilk haftasında sınır krizine sebep oluyordum." "Aman, yesinler krizini!" Fulya kıkırdadı, gözlerinin içi parlayarak. "Yüzbaşı seni duvara yaslamışken Albay değil tüm karargâh gelse adamın gözü görmezdi bence." Gözlerimi devirsem de gülümsemeden edemedim. "Aman Fulya, bana bakıp da gaza gelme sakın. Bu timle araya mesafe koymazsak ikimizi de sınır dışı ederler." ***** ***** ***** Akşamüzeri mesai bitimine doğru acilin önü hafiften tenhalaşmıştı. Üzerimdeki önlüğü çıkarıp çantamı omzuma astım, hastanenin ana nizamiyesinden bahçeye adımımı attım. Tam kapıdan çıkıyordum ki askeri zırhlı personel taşıyıcı ve arkasındaki siyah pikabın önünde toplanmış Alaz Timi’ni gördüm. Kerem taburcu olmuştu. Üzerinde sivil kıyafetleri vardı ama kolunu hafifçe göğsüne doğru tutuyordu; buna rağmen yüzü gülüyor, timdekilerle şakalaşıyordu. Beni fark eden ilk kişi Mert Abi oldu. O babacan, devasa gövdesiyle hemen bana doğru döndü. "Melek Hocam!" diye seslendi tok, sıcacık sesiyle. İçimdeki o sabahki utanç hafifçe yoklasa da gülümsedim. Yanlarına doğru birkaç adım attım. "Mert Abi, merhaba," dedim içtenlikle. "Kerem, bakıyorum da ayaklanmışsın hemen. Ama sakın o kola yükleneyim deme, dikişler henüz çok taze." Kerem mahcupça başını eğdi. "Yok hocam, valla Zeynep de tembihledi, bizimkiler de başımda nöbet tutuyor zaten. Hakkınızı ödeyemem, sayenizde ayaktayım." "Lafı bile olmaz, çok geçmiş olsun tekrar," dedim. Tam o sırada timin o kıpır kıpır, hazırcevap çocuğu Baran, elindeki kamuflaj kepini parmağında çevirerek bir adım öne çıktı. Bakışları hemen arkamdan elinde dosyalarla çıkan Fulya’ya kilitlenmişti bile. Yüzünde iflah olmaz bir sırıtış belirdi. "Ooo, röntgenlerin sultanı, acilin kara kutusu Fulya Hanım da teşrif etmiş..." dedi Baran, sesine sahte bir ciddiyet katıp tek kaşını kaldırarak. "Biz de tam diyorduk ki, bizim kaburgalarda bir hasar kaldı mı, yoksa bir film daha mı çekilsek?" Fulya çantasının askısını omzunda düzeltip gözlerini devirdi ama yanaklarının hafifçe pembeleştiğini fark etmemek imkânsızdı. "Senin kaburgalarında bir şey yok Baran Astsubayım ama kafanın içine acil bir tomografi şart gibi duruyor. Zira içeride pek bir hareket görünmüyor." Baran elini kalbine götürüp vurulmuş gibi geriye sendeledi. "Aşk olsun Fulya Hanım! Kalbimi kırdınız ama neyse ki hastanedeyiz, pansumanı siz yaparsınız artık. Hatta diyorum ki, Kerem’in taburcu şerefine kantinde sana bir çay ısmarlayayım? Dün geceki kapı dinleme operasyonundaki taktiksel zafiyetlerimizi masaya yatırırız, fena mı?" Fulya dudaklarını birbirine bastırıp kıkırdamamak için kendini zor tuttu. "Çayına göre değişir Astsubayım. Açık ve bayatsa o taktik raporunu başınıza çalarım, baştan söyleyeyim." "Emriniz olur güzelim, en tazesinden demlerim!" dedi Baran göz kırparak. Onların bu didişmeli flörtü havayı yumuşatırken, gözlerim benden bağımsız olarak pikabın boş koltuğuna, ardından bahçenin loş köşelerine kaydı. Ateş yoktu. O karşı konulamaz heybeti, kömür karası alev alev gözleri göremeyince içime tuhaf, arsız bir boşluk oturdu. Mert Abi bu dalgın arayışımı anında yakaladı. Yüzündeki o babacan, her şeyi anlayan bilge ifadeyle yanıma doğru bir adım yaklaştı. Sesini sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya indirdi: "Komutanı arıyor gözlerin, bilirim kızım... Tugaya geçti, Albay Semih’le sınır harekât merkezindeler." Yanaklarım anında alev aldı. "Yok Mert Abi, şeyden sordum... Kerem'in taburcu evraklarında imzası gerekirse diye..." Mert Abi hafifçe gülümsedi, omzuma babacan bir dokunuş bıraktı. "Bırak şimdi evrakı Melek Hocam. Ateş bu gece yine çok geç çıkar oradan. Yıllardır böyledir o; kendine hiç bakmaz, boğazından doğru düzgün bir lokma sıcak yemek geçmez. Eve gider, ya nizamiyeden kuru bir tost söyler ya da bayat ekmek kemirir. Midesi delindi delinecek adamın. Yetimhaneden beri öyle alışmış garibim... Kimsesi olmayınca insanın canı sıcak bir tas çorba çekse de kapısını çalanı olmaz ki. Lojmandaki evi de zaten ev değil, kuru ayaz bir sığınak." Göğsüme öyle bir ağırlık çöktü ki aldığım nefes boğazımda düğümlendi. Dün akşam masada anlattığı o yapayalnız çocuk, o cami avlusu, kimsesiz koğuşlar bir bir gözümün önüne geldi. Koca dağ gibi yüzbaşının o aşılmaz zırhının altındaki bu derin, kimsesiz yalnızlık içimi fena halde sızlattı. "Nerede kalıyor ki lojmanda?" diye sordum, sesimdeki endişeyi gizleyemeyerek. Mert Abi’nin gözlerinde tam da bu soruyu bekliyormuş gibi sıcacık bir ışık parladı. Cebinden küçük bir kâğıt parçası çıkarıp elime tutuşturdu. "Bizim lojmanların B blok, 4 numara kızım. En üst katın köşesi. Zili bile doğru düzgün çalmaz, kapıyı sert vurmak gerekir." Mert Abi gözlerimin içine baktı. "Akşama doğru eve geçer ama evde dolap tamtakırdır. Hani olur da bir tas sıcak çorba aklına düşerse... O kapı herkese açılmaz Melek Hocam, ama sana sonuna kadar açık olur, adım gibi bilirim." Avucumun içindeki adresi sıktım. Mert Abi timin yanına dönerken, Baran arkada Fulya’ya takılmaya devam ediyordu. Bense artık ne yapacağımı çok iyi biliyordum. Bu gece o B blok 4 numaranın kapısı çalınacaktı. Elimde sıcacık bir tencereyle, o buzdan adamın ocağını tüttürmeye gidecektim. Mert Abi’nin avucuma sıkıştırdığı o küçük kâğıt parçasını cebime atar atmaz hastaneden adeta koşar adım çıktım. Kafamda tek bir hedef vardı; çarşı. Bir hekimin dikkati ve titizliğiyle çarşıdaki yerel manavın, şarküterinin ve kuru gıdacının altını üstüne getirdim. Birkaç parça sıcak yemek götürmek fikriyle yola çıkmıştım ama Mert Abi’nin ‘Yetimhaneden beri öyle alışmış, ev kuru ayaz, dolapta su bile yoktur’ sözleri beynimin içinde yankılandıkça kendimi durduramadım. Koca poşetlere taze sebzeler, çıtır kornişonlar, acı süs biberleri, sarımsaklar, taze tavuk göğüsleri, fırınlık malzemeler ve cam kavanozlar doldurdum. Poşetleri taşırken parmaklarım kopsa da taksiye atlayıp lojmana ulaştığımda içimde tarif edilemez bir telaş ve kararlılık vardı. Eve girer girmez ayakkabılarımı kapının eşiğinde fırlattım. Üzerimdeki hastane kıyafetlerini hızla sıyırıp gri, bol bir eşofman altı ile omzumu hafifçe açıkta bırakan yumuşacık salaş beyaz bir tişört geçirdim. Sarı saçlarımı tepeden dağınık, pratik bir topuz yapıp tahta bir kalemle tutturdum. Kolları dirseklerime kadar sıvadığım an, benim küçük mutfağım tam teşekküllü bir üretim merkezine dönüştü. Hoparlörden hafif bir müzik açtım ve tezgâhın başına geçtim. Önce acil tüketimlik olanları aradan çıkardım: Sıcacık, tereyağlı ve bol naneli bir yayla çorbası ocağın en küçük gözünde ağır ağır tıkırdamaya başladı. Yanına fırında hafif kızarmış sebzeler ve baharatlı tavuk sote ekledim. Ama durmadım; Ateş’in o dağdan döndüğünde aç aç bekleyişleri içime öyle bir oturmuştu ki, mutfağı kışa hazırlanan kalabalık bir Anadolu evi gibi doldurmaya başladım. Hemen sirke, kaya tuzu ve sarımsaklı turşu suyunu kaynattım. Minik kornişonları, sivri biberleri ve kütür kütür kelekleri cam kavanozlara sımsıkı yerleştirdim. Sıcak suyu üzerlerine boca edip kapaklarını vakumlayarak kapattım; bir orduya yetecek kadar kışlık turşu kavanozu tezgâhın arkasında jilet gibi dizildi. Ardından dondurucu operasyonuna giriştim: Kıymalı ve peynirli harçlar hazırlayıp incecik açtığım yufkalarla onlarca sigara böreği sardım; aralarına fırın kâğıdı koyup porsiyon porsiyon buzdolabı poşetlerine doldurdum. Taze tavukları jülyen doğrayıp özel soslarla marine ederek dondurucu paketlerine paylaştırdım—eve gelip tavaya attığı gibi beş dakikada hazır olacaktı. Minik köfteler yuvarlayıp şokladım. Fırından yayılan koku ise mutfağı bir bayram yerine çevirmişti. Çayın yanına kıyır kıyır elmalı kurabiyeler, cevizli ıslak kek ve kavanozlara doldurmalık çıtır atıştırmalık krakerler pişirdim. Saatler nasıl geçti, hava ne ara zifiri karanlığa büründü hiç anlamadım. Un, vanilya ve taze nane kokusu birbirine karışmıştı; alnıma yapışan birkaç sarı bukleyi unlu elimin tersiyle geriye iterken tezgâha baktım. Büyük bir kısmı onun dondurucusuna ve kilerine istiflenmek üzere hazırlanmış saklama kapları, sıcacık tencereler ve üzeri örtülü tepsilerle koca bir ziyafet hazırdı. Saate baktım; geceye yaklaşıyordu. Harekât merkezinden dönmüş olma ihtimali çok yüksekti. Kalbim göğsümün içinde yine o tanıdık, dizginlenemez heyecanla hızlanmaya başladı. Tencereleri ve erzak dolu bez çantaları özenle paketlerken kendi kendime fısıldadım: "Bakalım bu kış o ev kuru ayaz kalabiliyor mu Yüzbaşı..."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD