O cümlenin ardından kan basıncım öyle bir fırladı ki kulaklarımın içinde uğuldayan nabzımdan başka hiçbir şey duymaz oldum. Yüzüm, boynum, omuzlarım... Sanki tüm bedenimi kaynar sulara batırıp çıkarmışlardı. Yerin yedi kat dibine girmek bile o an bana yetersiz bir sığınak gibi geliyordu; atomlarıma ayrılıp yok olmayı diledim.
"Hayır! Hayır, öyle bir şey yok! Ben saçmaladım, tamamen uydurdum, ilaçların yan etkisi, yani yorgunluk..."
Kelimeler ağzımdan birbirine çarparak, anlamsız heceler halinde dökülüyordu. İki elimle birden onun o kaskatı göğsüne asıldım. Bütün gücümle itmeye çalıştım ama kayayı yerinden oynatmaya çalışmaktan farksızdı; tek bir santim bile kımıldamadı.
Üstelik Ateş... O az önceki afallamış, şoka girmiş adam saniyeler içinde buharlaşmıştı.
Yerine, hayatımda gördüğüm en küstah, en tehlikeli ve en keyifli ifadeyi takınmış bir yüzbaşı geçmişti.
Gözlerinin içi parıldıyordu. Dudaklarının kenarı öyle muazzam, öyle eğlenen bir kavisle yukarı kıvrıldı ki çenesindeki o sert çukur belirginleşti. Bakışlarındaki o yakıcı açlığın üzerine, beni bu halde görmekten duyduğu katıksız bir zevk eklenmişti. Ensemdeki parmaklarını ağır ağır gevşetti ama geri çekilmedi; aksine, gözlerini gözlerimin içine dikip alaycı bir fısıltıyla mırıldandı:
"Yorgunluktan demek... Demek ki yorgunluk sana beni düşündürtüyor, Doktor."
"Ateş, git!"
Sesim neredeyse bir çığlık gibi çıktı ama boğazımdaki kuruluk yüzünden çatallandı. Ellerimi göğsünden çekip yüzümü kapatmaya çalıştım ama o koca nasırlı eli bileklerimi yakaladı. Çok sıkmadan, sadece kaçmamı engelleyecek bir güçle tuttu. Başını hafifçe yana eğip kızarmış yüzümü santim santim izledi. Resmen benimle eğleniyordu; bu sınır kurdunun karşısında bir pratisyen hekim değil, eli ayağına dolanmış suçüstü bir çocuk gibiydim.
"Bileklerin bile alev alev, Alagül," dedi, sesinde bastıramadığı boğuk bir kahkahanın tınısı vardı. "Kendi evinde beni kovacak kadar cesur bir itiraf bu."
"Git diyorum sana! Lütfen git, hemen şimdi!"
Artık ağlamakla gülmek arasındaki o histerik sınırdaydım. Hırsla bileklerimi kurtarmaya çalıştım, nihayet parmakları gevşeyince bir hışımla koltuktan fırladım. Parmak uçlarımda sendelesem de dengemi toparlayıp kapıya doğru koştum ve dış kapıyı ardına kadar açtım. Soğuk koridor havası yüzüme çarptı ama yangınımı söndürmeye yetmedi.
Kapının eşiğinde durup bir elimle kapı koluna tutundum, diğer elimle göğsümün hızla inip kalkan dekoltesini kapatmaya çalıştım.
"Çık dışarı! Yemeğini yedin, çayını içtin, görev tamamlandı Yüzbaşı. Şimdi git!"
Ateş koltuktan öyle bir rahatlıkla, öyle acelesiz kalktı ki delirmemek elde değildi. Ağır adımlarla salondan çıktı, antreye geldi. Boy farkımız yüzünden yine devasa gölgesi üzerime düştü. Yüzündeki o serseri, kendinden emin gülümseme tek bir milim bile silinmemişti. Hatta daha da genişlemişti.
Kapının önünde, tam karşımda durdu. Aramızda bir karış mesafe varken cebinden arabasının anahtarını çıkardı, parmağında çevirdi.
"Kovulduk yani?" dedi, fısıltısı hem eğlenen hem de tenimi tutuşturan bir tondaydı.
"Evet! Tam olarak kovuldun! Bir daha da seni çağırmayacağım, yemek yapmayacağım, seninle tek kelime bile konuşmayacağım!" dedim, nefes nefese ona ters ters bakmaya çalışarak. Ama yanaklarımın rengi beni tamamen ele veriyordu.
Ateş başını hafifçe eğdi. Yüzü yüzüme öyle bir yaklaştı ki dudakları neredeyse kulağımın kenarına teğet geçti.
"Ben giderim Doktor," diye fısıldadı, boğazından dökülen o derin kıkırtı saç diplerimi ürpertti. "Ama sen bu gece o yatağa girdiğinde... Yine gözlerini kapatacaksın."
Nefesim tıkandı. Gözlerim dehşetle büyürken o bir adım geri çekildi, eşikten dışarı çıktı. Merdivenlere doğru dönmeden önce omzunun üzerinden bana son bir bakış attı; kömür karası gözlerinde hem karanlık bir vaat hem de durdurulamaz bir neşe vardı.
"İyi uykular, Alagül... Beni fazla yorma rüyanda."
"Ateş!"
Kapıyı var gücümle suratına doğru çarptım.
Kilidi iki kez hızla çevirdim, ardından sırtımı kapının soğuk ahşabına yaslayıp yavaşça yere doğru kaydım. Dizlerimi göğsüme çekip ellerimle yüzümü kapattım. Koridordan onun merdivenleri inerken attığı o tok, kendinden emin bot sesleri ve hemen ardından derinden gelen o boğuk, keyifli ıslığı yankılanıyordu.
"Ben bittim..." diye inledim boş dairenin içinde, parmaklarımın arasından. "Ben kendi kendimi yaktım..."
Kapının arkasında, soğuk parkenin üzerinde öylece otururken göğsüm hâlâ bir fırtınanın ortasındaymış gibi inip kalkıyordu. Elleriyle yüzümü kapatmıştım ama yanaklarımın alevi parmak uçlarımı bile kavuruyordu. Merdivenlerden uzaklaşan o tok bot sesleri ve o alaycı, keyif dolu ıslık çoktan kesilmişti; fakat o fısıltı... O fısıltı duvarların arasına, kulaklarımın içine, zihnimin en ücra köşesine çakılıp kalmıştı.
‘Ama sen bu gece o yatağa girdiğinde... Yine gözlerini kapatacaksın.’,
"Kapatmayacağım," diye fısıldadım hırsla, dişlerimi sıkarak. "Kapatmayacağım işte. Göreceksin sen Yüzbaşı..."
Titreyen bacaklarımla yerden kalktım. Dağılan mutfağı toparlamaya çalıştım ama elim hiçbir şeye gitmiyordu; bardağı yıkarken köpükler ellerimden kayıyor, kalbimin göğüs kafesimi döven ritmi bir türlü yatışmıyordu. Kendime kızıyordum; hem de ölesiye. Hayatım boyunca mantığıyla hareket eden, sınavları dereceyle geçen, her adımı planlı o kadın gitmiş; yerine sınırın bir ucunda bir askerin tek bir cümlesiyle aklı başından giden, en mahrem sırrını kendi ağzıyla teslim eden acınası bir divane gelmişti.
Yatak odasına geçip o zümrüt yeşili elbiseyi üzerimden adeta hırsla sıyırdım. Kumaş yere düşerken aynadaki aksime baktım. Boynumda, köprücük kemiklerimin üzerinde hâlâ onun parmaklarının bıraktığı o hayali kızarıklık duruyordu sanki. İncecik bir saten gecelik geçirip ışıkları kapattım ve yatağa girdim.
Odanın içi zifiri karanlıktı. Başucumdaki küçük lambayı yaktım.
Yorganı çeneme kadar çektim. Gözlerimi tavana dikip derin nefesler aldım. "Uyu," dedim kendi kendime. "Yarın acilde nöbetin var Melek. Kerem'in pansumanı var, vizitler var. Uyu ve unut."
Ama karanlık, unutmak için en yanlış yerdi.
Odanın sessizliğinde sadece kendi nabzımın ve hızlı soluklarımın sesi vardı. Bedenimin ısısı yorganın altında dayanılmaz bir seviyeye ulaşmıştı. Tenim sızlıyordu; sanki Ateş kapıdan çıkıp gitmemişti de o iki metrelik gövdesiyle hâlâ bu odada, yatağın hemen kenarında duruyor, o kömür karası alev alev gözleriyle beni izliyordu.
Gözlerimi açık tutmak için direndim. Ama dakikalar geçtikçe, zihnimin içindeki o vahşi dürtü utancımı bir silindir gibi ezmeye başladı.
‘Beni fazla yorma rüyanda...’
Bir inilti koptu boğazımdan. Gözlerimi daha fazla açık tutamadım; kirpiklerim birbirine kavuştuğu an, karanlığın içinden onun o taştan oyulmuş, kirli sakallı, çenesi kilitli yüzü belirdi.
Ensemdeki o koca, nasırlı el... Çıplak omzumu yalayıp geçen sıcak, kesik nefesi... Dudaklarıma neredeyse değecek kadar yaklaşan o yakıcı aralık...
"Lanet olsun..." diye fısıldadım, sesim çatallandı.
Kendimi tutmaya çalıştım; ellerimi yatağın çarşafına sımsıkı kenetledim, tırnaklarımı kumaşa geçirdim. Yapmamalıydım. Onun haklı çıkmasına, o küstah zaferine izin vermemeliydim. Ama kasıklarımdaki o sızı öyle bir zonklamaya, öyle bir lav gibi çağlamaya başladı ki bütün iradem un ufak oldu. Bedenim artık aklımı dinlemiyordu; bedenim sadece onu, o yangını istiyordu.
Titreyen sağ elim çarşafın üzerinden yavaşça kaydı.
Geceliğin incecik saten kumaşı üzerinden çıplak bacağıma, oradan yukarıya doğru santim santim ilerledi. Kendi parmaklarım tenime her değdiğinde, zihnim o eli onun kaba, yaralı, nasırlı eliyle değiştirdi. Başımı geriye doğru attım, yastığa gömüldüm.
"Ateş..."
İsmi dudaklarımdan kırık, utanç dolu ama dizginlenemez bir arzuyla döküldü.
Parmaklarım o kavurucu, ıslak sıcaklığa ulaştığı an bütün omurgam yay gibi gerildi. Nefesim boğazımda kesik kesik parçalandı. Kendime dokunurken düşündüğüm tek şey; onun o devasa heybetiyle üzerime eğilişi, beni o kapının pervazına sıkıştırışı ve ‘Yanacaksak... Birlikte yanacağız’ diyen o hırıltılı sesiydi.
Hareketi her hızlandığında, içimdeki o kördüğüm biraz daha gerildi, biraz daha alev aldı. Yanaklarımdan süzülen utanç yaşları yastığı ıslatıyordu ama duramıyordum; onun haklı çıkmasının verdiği o derin hezimet, zevkime daha da karanlık, daha da günahkâr bir tat katıyordu.
Ve o an geldiğinde...
Göğüs kafesimden boğuk, bastırılmış bir inilti koptu; ayak parmaklarımdan saç diplerime kadar kasılıp titredim. İçimdeki o yangın bir volkan gibi patlayıp bütün bedenimi sarsarken, gözlerimin önünde sadece tek bir görüntü vardı:
Kömür karası gözleriyle bana bakan, dudaklarının kenarında o tehlikeli tebessümü taşıyan Ateş Giray.
Titremelerim yavaşça dinerken, nefes nefese yatağın ortasında öylece kaldım. Elim göğsümün üzerinde, kalbimin çılgınca atışını bastırmaya çalışıyordu.
Haklı çıkmıştı. Kapıdan çıkarken söylediği her bir kelimeyi harfi harfine yaşatmıştı bana. Ve ben... Yarın sabah onun o alaycı, her şeyi bilen yüzüne nasıl bakacağımı hiç ama hiç bilmiyordum.