Nefesim yavaşça düzene girerken, odanın o derin sessizliği bu kez yüzüme tokat gibi çarptı.
Gözlerimi açıp karanlık tavana baktım. Yanaklarım, boynum, göğsüm hâlâ alev alev yanıyordu ama bu kez sebebi sadece az önceki o yakıcı dalga değildi; içimi kaplayan o ani, utanç dolu sarsıntıydı. Elim hızla kasıklarımdan çekildi, sanki kendi tenim bana yasakmış gibi çarşafı hızla göğsüme kadar çektim.
"Allah'ım... Ben ne yapıyorum?" diye fısıldadım, sesim karanlıkta boğuk ve suçlu çıktı.
Yüzümü yastığa gömdüm. Ben tıp fakültesini dereceyle bitirmiş, hayatı mantık, disiplin ve tıp kitaplarının soğuk gerçekleri üzerine kurulu Dr. Melek Kınalı’ydım. Büyükşehirde tek bir erkeğin bile sınırlarımdan içeri adım atmasına izin vermemişken; Reyhanlı’ya geleli kırk sekiz saat bile olmadan, sadece birkaç kez gördüğüm, iki kelimesinden biri emir olan, dağ gibi sert ve tehlikeli bir yüzbaşının hayaliyle kendimi kaybetmiştim.
Kendi kendime duyduğum bu utanç göğsüme oturdu. Sanki Ateş o kömür karası gözleriyle kapının eşiğinde durmuş, beni bu savunmasız, bu pervasız halimle görmüş gibi yerin dibine geçmek istedim.
Ama hemen ardından, göğsümün altındaki o kor yeniden kıpırdadı.
Yalan söyleyemezdim. Utanıyordum, evet; ama içimde bastıramadığım o yırtıcı arzu yok olmuyordu, aksine daha da bileniyordu. Zihnimin ürettiği o hayal bile dizlerimin bağını çözmeye yetmişken, onun o devasa cüssesini gerçekten tenimde hissetmenin düşüncesi kanımı kaynatıyordu.
Onun o geniş omuzlarını, kurşun geçirmez yeleğin altındaki taş gibi göğsünü... O iri, sert ellerinin belimi kavrayışını, beni kaldırıp kendi ağırlığının altına almasını sadece hayal etmek değil; gerçeğini yaşamak istiyordum. O sert dudakların benimkileri ezmesini, beni emretmeye alışkın olduğu o alçak ses tonuyla bu kez kendi yatağında dize getirmesini istiyordum.
İki zıt kutup gibi göğsümün ortasında çatışıyordu bu iki Melek. Biri; mantıklı, mesleğine odaklı, gururlu şehirli hekim... Diğeri ise Ateş Giray’ın tek bir delici bakışıyla çözülen, onun o ilkel ve vahşi aurasına teslim olmak için yanıp tutuşan bir kadın.
"Sen aklını kaçırmışsın Melek," dedim dişlerimin arasından, sırtüstü dönüp kolumu gözlerimin üzerine kapatırken.
Ama kalbim mantığımı dinlemiyordu. Yarın sabah hastaneye gittiğimde onunla yeniden karşılaşacaktım. Ve o devasa adam karşıma dikildiğinde, gözlerinin içine bakarken içimde kopan bu fırtınayı nasıl gizleyecektim, hiçbir fikrim yoktu.
***** ***** *****
Sabahın erken saatlerinde çalan alarm, gece boyunca süren o iç savaşı bıçak gibi kesti. Yataktan kalktığımda bacaklarımda garip bir dermansızlık, şakaklarımda ise uykusuzluğun getirdiği hafif bir zonklama vardı. Aynanın karşısına geçtiğimde gördüğüm ilk şey, yanaklarımdaki o gizlenemeyen pembelik ve yeşil gözlerimin ardındaki tedirginlikti. Sanki dün geceki o günahkâr düşünceler, tenimdeki o titreyen dokunuşlar yüzüme silinmez harflerle kazınmıştı.
"Kendine gel Melek," dedim soğuk suyu yüzüme arka arkaya çarparken. "Sen bir hekimsin. O adam da sadece bir hasta yakını, bir komutan. Başka hiçbir şey değil."
Üzerime açık mavi bir medikal scrubs giydim. Sarı saçlarımı her zamankinden daha sıkı, tek bir tel bile taşmayacak şekilde ensede topuz yaptım. Beyaz ceketimin düğmelerini boynuma kadar iliklerken kendime adeta görünmez bir zırh örüyordum. Ama hastanenin bahçesine adım attığım an, dün gece hayaliyle yandığım o gerçekliğin çok daha yakıcı olduğunu anlamam uzun sürmedi.
Genel Cerrahi katına çıktığımda saat henüz sekiz buçuktu. Koridorda dünkü o kalabalık tim yoktu; görev dağılımı yapılmış, bir kısmı birliğe dönmüştü belli ki. Ama 204 numaralı odanın önündeki nöbetçi değişmemişti.
Doruk Yalın, o sessiz keskin nişancı, sırtını duvara yaslamış, kollarını kavuşturmuş bekliyordu. Beni görünce sadece hafifçe başını eğip selam verdi.
"Günaydın Doruk Bey," dedim sesimi profesyonel tutarak. "Kerem nasıl?"
"İyi Hocam. Ağrısı azaldı, su içti biraz," dedi o kendine has az ve öz konuşma tarzıyla.
Kapıyı iki kez tıklatıp içeri girdim. Kerem yatakta doğrulmuş, yüzünde dünkünden çok daha canlı bir ifadeyle kapıya bakıyordu. Ama odada yalnız değildi.
Pencerenin önünde, sabah güneşinin ardında devasa bir gölge gibi dikilen Ateş Giray vardı.
Üzerinde dün geceki jilet gibi resmi kamuflajı vardı ama bu kez kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Damarlı, güçlü kollarındaki o sert hatları gördüğüm an dün gece parmaklarımın arasında hayal ettiğim o sıcaklık bir şimşek gibi kasıklarıma vurdu. Ani bir ürperti omurgamdan aşağı kaydı; nefesim boğazımda tıkandı. Yanaklarımın alev aldığını hissettim ama gözlerimi hızla Kerem’e çevirerek durumu toparlamaya çalıştım.
"Günaydın Kerem," dedim yatağın kenarına ilerlerken. Sesimin tonu fazlasıyla resmi, neredeyse mekanikti.
"Günaydın Melek Hocam," dedi Kerem gözleri parlayarak. "Bugün ayağa kalkabilir miyim?"
"Önce bir pansumana bakalım, nabzını ve tansiyonunu ölçelim," dedim steteskopumu boynumdan çıkarırken.
Tam yatağa eğilip Kerem’in göğsünü dinlemek için adım attığım sırada, arkamdaki o ağır adım sesini duydum. Ateş pencerenin önünden ayrılmış, yatağın diğer tarafına değil, doğrudan benim hemen arkama, bir adım yakınıma geçmişti.
Teninden yayılan o keskin koku —mentol, deri ve teninin o buram buram yakıcı sıcaklığı— anında havayı doldurdu. Dün gece o kokuyu zihnimde ne kadar canlandırdıysam, gerçeği katbekat daha ağırdı. O kadar yakınımdı ki, aldığım nefeste onun göğsünden taşan sıcaklığı soluyordum.
"Sabah raporunda ateşi otuz yedi buçuk görünüyordu," dedi Ateş.
Sesi... O alçak, göğsümün kafesini titreten, dün gece yatağımda beni darmadağın eden o tok ses.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Stetoskopun ucunu Kerem’in göğsüne koyarken ellerimin titrememesi için bütün irademi ortaya koydum. Başımı hafifçe arkaya, o iki metrelik duvara doğru çevirmeden konuştum:
"Post-op dönemde hafif subfebril ateş beklenen bir durum Yüzbaşı. Enfeksiyon bulgusu yoksa endişelenecek bir şey yok."
"Ben endişelenmem," dedi Ateş, bir adım daha yaklaştı. Artık omzu omzuma neredeyse değiyordu. Başını hafifçe eğdiğinde nefesi kulağımın hemen arkasındaki ince deriyi yaladı. "Tedbir alırım."
O fısıltı... Kulağımın dibine vuran o sıcak hava dalgasıyla birlikte kasıklarımda dün geceden kalan o tanıdık, sızlatan kıvılcım yeniden çaktı. İçimdeki bütün organlar sanki yer değiştirdi. Kalbim stetoskoptan duyduğum Kerem’in kalp sesini bastıracak kadar gürültülü çarpmaya başladı.
Bu adam ne yaptığının, etrafına nasıl bir çekim yaydığının farkında mıydı, yoksa bu onun doğası mıydı bilmiyordum; ama beni diri diri yakıyordu.
Stetoskopu Kerem’in üzerinden çekip boynuma astım. Kerem ikimizin arasındaki bu bıçak sırtı gerilimi hissetmiş gibi hafifçe yutkundu, gözlerini bir komutanına bir bana kaçırdı.
"Pansumanı açacağım," dedim, sesimdeki çatlağı örtmek için aceleyle çekmeceden steril gazlı bez ve antiseptiği alırken.
Kerem’in bacağındaki ve karnındaki sargıları dikkatle sökmeye başladım. Yaralar temizdi, kanama tamamen durmuştu. Parmaklarım Kerem’in teninde profesyonel bir dikkatle gezinirken, Ateş’in kömür karası gözlerinin ellerimde olduğunu hissedebiliyordum. Gözleriyle tenimi deliyordu sanki. Dün gece o ellerin nerede gezindiğini biliyormuş gibi... O kadar tekinsiz, o kadar çıplak bir dikkatle izliyordu ki, parmak uçlarım alev aldı.
"Yaran gayet iyi toparlıyor," dedim hızla yeni pansumanı kapatırken. "Öğleden sonra hemşire hanımla birlikte ilk kısa yürüyüşünü yapabilirsin."
"Çok sağ olun Hocam," dedi Kerem minnetle.
Malzemeleri tepsiye koyup arkamı döndüm. Ve tabii ki, Ateş Giray tek bir milim bile geri çekilmemişti.
Dönmemle birlikte göğsüm onun geniş, sert kamuflajlı göğsüne neredeyse çarparak durdu. Aramızda beş santim bile yoktu. Başımı kaldırmak zorunda kaldım. Yeşil gözlerim o kömür karası kuyunun içine düştü.
Göz bebekleri simsiyah bir ateş gibi parlıyordu. Yüzündeki o taş maske yerindeydi ama çenesindeki kas öyle bir gerilmişti ki, aramızdaki bu elektrik yüklü havayı onun da en az benim kadar hissettiğini, kontrolünü kaybetmemek için kendini kilitlediğini anladım. Bakışları bir anlığına dudaklarıma indi; sabahın sessizliğinde ikimizin de soluk alıp verişi Kerem’in odasında yankılandı.
"Geçebilir miyim Yüzbaşı?" dedim, sesim neredeyse bir inilti kadar kısıktı. İçimdeki utanç, arzu ve korku birbirine karışmıştı.
Ateş gözlerini dudaklarımdan ayırıp yeniden gözlerime kilitledi. O devasa cüssesiyle kapıya giden bütün yolu kapatmıştı. Yüzünde ilk defa o soğukluğun arkasında gizlenmiş, yırtıcı bir yoğunluk belirdi.
"Geç," dedi fısıltıyla. Ama kenara çekilmedi; sadece başını hafifçe yana eğerek bana geçebileceğim kadar, teninin tenime sürtünmesini kaçınılmaz kılacak kadar daracık bir aralık bıraktı.
Bu bir meydan okumaydı. Bir davetti.
Nefesimi tuttum. Yanından sıyrılmak için adım attığımda omzum, göğsümün kenarı ve kolum onun o taş gibi sert vücuduna boydan boya sürtündü. O temas anında içimden geçen elektrik akımı öyle şiddetliydi ki, dizlerim hafifçe boşaldı, elim istemsizce kapının pervazına tutundu.
Ateş’in boğazından çok derinden, neredeyse duyulmayacak kadar boğuk bir nefes kaçtı.
Arkamı dönmedim. Dönseydim, o odada Kerem’in varlığını bile unutup o adamın yakasına yapışmaktan, o kaskatı dudakları kendi dudaklarımda hissetmek için her şeyimi feda etmekten korktum.
Hızla koridora fırladım. Kapı arkamdan kapandığında sırtımı duvara yaslayıp elimi titreyen dudaklarıma bastırdım.
Bu sınır hattında ikimiz de birer barut fıçısıydık; ve birbirimize her yaklaştığımızda, patlamaya bir nefes daha yaklaşıyorduk.