Ateş’in gözlerindeki o karanlık, davetkâr parıltı yüzümdeki her bir çizgiyi tararken, mutfaktaki havanın birdenbire ağırlaştığını hissettim. Gün boyu biriken o bastırılmış arzu, kaçtığım o utanç, hastane köşelerindeki fısıltılar ve dün gecenin hesabı... Hepsi içimde kontrolsüz bir dalgaya dönüştü.
Bu kez kaçmayacaktım. Ne başhekim vardı aramızda, ne Albay, ne de tüllerin arkasına saklanacak bir gölge.
"Kendimi," dedim.
Sesim tek bir milim bile titremedi; fısıltı gibi ama mutfağın sessizliğinde bomba etkisi yaratacak kadar net çıktı dudaklarımdan.
Ateş’in kömür karası gözleri bir anlığına irileşti, kucağındaki boş kâseyi tutan eli taş kesildi. Bu cevabı beklemiyordu; sınırda kurşunların önüne atlayan o dağ gibi adam, bu tek kelimelik cüretin karşısında ilk kez afalladı.
Ama ona toparlanma fırsatı vermedim.
İki elimi birden bol beyaz tişörtümün alt kenarına geçirdim. Ateş’in şaşkınlıkla kısılan bakışları altında, tek bir hamlede kumaşı başımın üzerinden sıyırıp çıkardım. Tişört mermer tezgâhın kenarına düşerken, omzuma dökülen sarı buklelerim çıplak tenime dağıldı. İncecik, ten rengi dantel sutyenimin içinde hızla inip kalkan göğsüm tamamen onun gözlerinin önüne serilmişti.
Ateş’in boğazından boğuk, sarsıcı bir nefes koptu. Çene kemiği kilitlendi, bakışları tenimin her bir kıvrımını alev alev yakarak aşağı indi.
Tek bir saniye bile tereddüt etmedim. Bir adım öne çıktım ve bacaklarımı onun taburede hafifçe aralanmış kaslı bacaklarının iki yanına atarak doğrudan kucağına oturdum.
Kalçalarım onun sertleşmiş bedenine tam olarak yaslandığı an, ikimizin de nefesi birbirinin ağzının içinde kesildi. Tenimin sıcaklığı, onun o ıslak ve alev alev yanan çıplak göğsüne çarptı; aramızda hiçbir mesafe, hiçbir engel kalmamıştı.
Ateş’in devasa elleri adeta bir refleksle havalandı. Kaba, nasırlı parmakları belimin iki yanına öyle bir açlıkla ve sertlikle kenetlendi ki tırnaklarının izi tenime kazındı. Başını kaldırıp gözlerimin tam içine baktı; kömür karası harelerinde artık sadece dizginlenemez, yırtıcı bir yangın vardı.
"Alagül..." diye hırıldadı, sesi ciğerlerini parçalayıp gelen vahşi bir fısıltıydı. "Bunu başlattıysan... Buradan sağ çıkamazsın."
Dudaklarımı onun kirli sakallı çenesine hafifçe sürterek gülümsedim. İki elimi ensesine kenetleyip yüzümü yüzüne yaklaştırdım.
"Çıkmak isteyen kim, Yüzbaşı?" dedim ve dudaklarımı onun o aç, kavurucu dudaklarına mühürledim.
Ateş’in dudakları dudaklarıma kapandığı an, mutfaktaki havanın tamamı tutuştu.
Bu kez durdurulacak hiçbir sınır, ardına saklanacak hiçbir bahane yoktu. Dudakları dudaklarımı ezercesine, vahşi ve aç bir sabırsızlıkla araladı. Dili ağzımın içine sızıp her zerremdeki aklı başımdan alırken boğazımdan titrek, çatallı bir inilti koptu. Ensesindeki kısa, nemli saç diplerine parmaklarımı öyle bir geçirdim ki, tırnaklarımın derisine battığını bile hissetmez haldeydim.
Kucağında olmak, çelik gibi gövdenin tam merkezinde oturmak bütün dengemi altüst etmişti. Kalçalarımın hemen altında zonklayan o kaskatı sertlik, her nefes alışımda beni biraz daha kavuruyordu. Ateş’in belimdeki o koca, nasırlı elleri tek bir saniye bile durmadı. Parmakları sırtımın çıplak kıvrımlarında tırnaklarını hafifçe batırarak yukarı tırmandı; sutyenimin kopçasını tek bir parmak hareketiyle, bir askerin silahı söküşü kadar kusursuz bir refleksle çözdü.
Dantel kumaş iki yana açılıp göğsüm tamamen onun o alev alev yanan çıplak göğsüne yaslandığı an, ikimizin de omurgasından aşağı kaynar sular boşaldı.
Ten tene değdiğinde çıkan o ıslak, yakıcı temas beni titretti.
Ateş dudaklarımı bir anlığına serbest bıraktı ama geri çekilmek için değil; dudaklarını çenemin altına, oradan boynumun nabız gibi zonklayan o incecik yerine gömmek için. Kirli sakalları hassas tenimi hoyratça çizerken derin, kesik nefeslerle boynumu emdi; dişlerinin ucu köprücük kemiğimin kenarına değdiğinde başımı geriye doğru attım. Sırtım kavis aldı, göğsüm onun yüzünün hemen hizasında çıplak bir kurban gibi yükseldi.
"Ateş..." diye inledim, sesim mutfağın o soğuk duvarlarında bir dua gibi yankılandı.
"Buradayım," diye hırıldadı Ateş, sesi göğüs kafesini yırtarcasına boğuk çıktı. Dudakları boynumdan aşağı indi; göğüslerimin arasındaki o yangın yerine ulaştığında sıcak nefesi tenimi kavurdu. Başparmakları belimin iki yanını öyle bir kavradı ki, beni taburenin üzerinden tek bir hamlede, zahmetsizce havaya kaldırdı.
Ayağa kalktı.
Bacaklarımı onun beline sımsıkı kenetlemiş haldeydim; çıplak kollarım boynuna dolanmıştı. Bizi birkaç ağır, sabırsız adımla tezgâhın önünden çekip aldı. Mutfaktan salona, oradan da koridorun sonundaki zifiri karanlık odaya doğru taşıdı beni. Yatağın kenarına ulaştığımızda beni yavaşça geriye doğru yatırdı.
Yatak sertti; tam bir askerin yatağıydı ama onun ağırlığı üzerime çöktüğü an ne çarşafın sertliği kaldı ne de odanın soğuğu.
Ateş iki elini başımın iki yanına dayayıp üzerime eğildi. Karanlığın içinde parlayan o kömür karası gözleri, üzerimdeki gri eşofmanın lastiğine takıldı. Başını hafifçe kaldırıp gözlerimin içine öyle bir baktı ki, bu sınır dağlarında hiçbir fırtınanın bu adamı bu denli sarstığına şahit olamazdınız.
"Son kez soruyorum Doktor," dedi, nefes nefese, göğsü göğsüme vururken. "Bu yangının külünden başka bir şey kalmaz geriye... Hazır mısın?"
Gözlerimi bir an bile kırpmadım. Titreyen elimi uzatıp onun terden parlayan şakağındaki o ince yara izine dokundum, parmaklarımı kirli sakallarının arasına daldırdım.
"Beni yak Yüzbaşı," diye fısıldadım, sesimde en ufak bir geri adım yoktu. "Kül olacaksak da seninle olalım."
Yatağın sert dokusu sırtıma işlerken odanın karanlığı etrafımızda silinip gitmişti; bütün dünya Ateş’in üzerime çöken o devasa, alev alev yanan gövdesinden ibaretti.
İki elini başımın iki yanına dayamıştı. Çıplak göğsü, hızla inip kalkan çıplak göğsüme her vuruşunda tenimin altındaki o sızıyı katmerliyordu. Kömür karası gözlerinde ne bir tereddüt vardı ne de kaçış; sadece ayların, günlerin bastırılmış vahşi açlığıyla beni izliyordu.
"Kül olacaksak da seninle olalım..." fısıltım dudaklarımdan döküldüğü an, Ateş’in boğazından kopan o derin hırıltı saç diplerimi titretti.
Başını eğdi; dudakları dudaklarıma öyle bir açlıkla, öyle mühür gibi kapandı ki aklımın son kırıntısı da o karanlığa karıştı. Dili dudaklarımı ezercesine araladı; parmakları gri eşofmanımın bel lastiğini kavrayıp tenimden aşağı doğru hırsla çekerken, bacaklarım kendiliğinden onun belinin iki yanına dolandı.
Her şey kontrolümüzden tamamen çıkmıştı; ne sınır kalmıştı, ne de nefes alacak tek bir saniye...
Tam o anda.
Dış kapının sert ahşabından bütün lojmanı sarsacak kadar şiddetli, gürültülü bir yumruklama sesi koptu.
Hemen ardından koridordan yankılanan o telaşlı, bağırarak konuşan tanıdık ses lojmanın duvarlarını yardı:
"Komutanım! Ateş Komutanım, acil aç kapıyı! Telsizden kırmızı kod düştüler, hemen nizamiyeye geçmemiz lazım!"
Zaman bir anda bıçak gibi kesildi.
Ateş’in dudakları dudaklarımın üzerinde anında taş kesildi. Üzerimdeki o koca, alev alev yanan gövdenin bütün kasları saniyesinde çelik bir zırh gibi gerildi. Eşofmanımın lastiğindeki parmakları donup kaldı; başını bir milim bile kaldırmadan, o karanlıkta gözlerimin tam içine baktı. Göz bebeklerinde hem yarım kalan o delirtici açlığın derin hezimeti, hem de kanına işleyen o sarsılmaz askeri refleks birbirine çarptı.
Nefes nefeseydik; göğüs kafeslerimiz birbirine vururken kalbim dehşetle boğazıma tırmandı. Kapıdaki ses Baran’a aitti.
Ve hemen ardından, kapının tok ahşabına sabırsız bir yumruk daha indi:
"Komutanım! Uyuyor musun, içeride misin?!"