Aramızdaki hava öyle yoğun, öyle ağırdı ki, göğüs kafesim hızla inip kalkarken tek bir kelime bile edemedim. O efsane, onun o tok ve boğuk sesinden dökülen kelimeler içimdeki bütün savunma kalkanlarını yerle bir etmişti. Kömür karası gözleri hâlâ yüzümün her bir zerresinde gezinirken, koridorun sonundaki telsiz sesi bu büyülü anı cam gibi kırdı.
Ateş’in göğsündeki telsizden gelen parazitli anons sessizliği yardı:
"Alaz 1, Alaz 1... Tugaydan acil çağrı var komutanım, nizamiyede bekleniyorsunuz."
Ateş’in çene kası anında kilitlendi. Duvardaki eli yavaşça yumruk halini aldı ve geri çekildi. Az önce gözlerinde parlayan o kor alev, yerini saniyeler içinde o çelikten, tavizsiz yüzbaşı ifadesine bıraktı. Derin, sert bir soluk verip başını hafifçe eğdi.
"Görev," dedi düz, kontrollü bir sesle.
Arkasını dönüp o devasa adımlarıyla koridorda ilerlemek için tam bir hamle yaptı ki... Zihnim bedenimin kontrolünü tamamen kaybetti.
Hekim kimliğim, mantığım, büyükşehirden getirdiğim bütün sınırlar bir anda buharlaştı. İçimdeki o vahşi, önüne geçilemez dürtüye engel olamadım.
Elim hızla havaya kalktı.
Parmaklarım, Ateş’in dirseğine kadar sıvalı duran o kaskatı, damarlı koluna yapıştı.
Teninin yakıcı sıcaklığı avucuma vurduğu an ikimiz de durduk. Ateş adımlarını bıçak gibi kesti. Başını omzunun üzerinden bana doğru çevirdi; kömür karası gözlerinde ilk kez böylesine katıksız bir şaşkınlık ve tehlikeli bir merak belirdi. Bakışları kolunu sımsıkı kavrayan küçük, beyaz elime, ardından gözlerime tırmandı.
O an boğazımdan dökülen kelimeleri beynim onaylamamıştı bile:
"Akşam..." dedim, sesim nefes nefese, çatallı ama kararlı çıktı. "Akşam nöbetim bitiyor. Lojmandayım... Yemeğe gel."
Kelime bitti.
Zaman durdu.
Ateş’in göz bebekleri bir anlığına irileşti; ardından o taştan oyulmuş yüzünde, kömür karası gözlerinin en derininde vahşi, karanlık bir ateş şelale gibi çağladı. Çene kası öyle bir gerildi ki boynundaki damarlar belirginleşti.
Ve ben... Cümle dudaklarımdan döküldüğü o salisede beynime kan sıçramış gibi taş kesildim.
Ben ne yaptım?!
İçimdeki ses avazı çıktığı kadar çığlık atıyordu. ‘Sen az önce Reyhanlı'ya geleli iki gün olmuşken, Özel Kuvvetler tim komutanını, dağ gibi yüzbaşıyı evine, yemeğe mi davet ettin Melek?! Kendine gel, sen aklını mı kaçırdın?!’
Dehşet, şok ve yanaklarımı diri diri yakan bir utanç dalgası bütün bedenimi sardı. Elim sanki kızgın bir sobaya değmiş gibi hızla Ateş'in kolundan geri çekildi, parmaklarım göğsüme doğru toplandı. Gözlerim korkuyla açıldı; bir an arkamı dönüp acil merdivenlerinden aşağı yuvarlanarak kaçmayı, yer yarılsa da içine girmeyi diledim.
Ateş tek bir milim kıpırdamadı. Kolundaki temasım kesilmişti ama bıraktığı o kor izi hâlâ orada duruyordu sanki. Yavaşça tamamen bana doğru döndü. O iki metrelik heybetiyle üzerime öyle bir baktı ki, kaçacak hiçbir deliğim kalmadı.
Dudaklarının kenarı, hayatımda gördüğüm en tehlikeli, en meydan okuyan kıvrımla yukarı çekildi.
"Gelirim, Alagül," dedi alçak, göğsü titreten bir fısıltıyla. "Sekizde oradayım."
Tek bir kelime daha etmeme fırsat bırakmadan arkasını döndü ve koridorda adeta yeri göğü inleterek nizamiyeye doğru uzaklaştı.
Ben ise sırtımı kapının pervazına dayamış, tir tir titreyen ellerimi ağzıma bastırmış halde kalakaldım. Kalbim kaburgalarımı kıracak gibi çarpıyordu.
Bu gece o kapı çaldığında... O yangın evimin tam ortasında patlayacaktı.
***** ***** *****
Koridorun ortasında, ellerim dudaklarımda donakalmıştım. Ateş’in adımları nizamiyeye doğru uzaklaşırken beynimin içinde yangın alarmları çalıyordu.
‘Sekizde oradayım.’
"Sekiz mi?!" diye tısladım kendi kendime. Kolumdaki saate baktım: Saat neredeyse beşti! Sadece üç saatim vardı ve ben bu sınır kasabasında, dağ gibi bir bordo bereli yüzbaşıyı evime akşam yemeğine çağırmıştım!
Ani bir panik dalgası ayak uçlarımdan saç diplerime kadar tırmandı. Hemen acile koşup devir teslim evraklarını imzaladım, nöbetçi doktora Kerem’in ve diğer hastaların durumunu tek nefeste özetledim. Fulya arkamdan "Kızım nereye böyle yangından mal kaçırır gibi?!" diye seslense de duymamazlıktan gelip hastane kapısından adeta fırladım.
Yol üstündeki küçük çarşıya uğrayıp elim ayağıma dolanarak poşetleri doldurdum: Taze sebzeler, tavuk göğsü, taze otlar, baharatlar, sıcak tandır lavaşı... Büyükşehirli, tıp fakültesini dereceyle bitirmiş Dr. Melek Kınalı gitmiş, yerine "Bu adama ne yedireceğim ben?!" diye panikleyen acemi bir aşçı gelmişti. Kendimi sadece mesleğimle değil, her anlamda kusursuz, becerikli ve hamarat göstermek gibi açıklanamaz bir hırs sarmıştı içimi. O taştan yüzbaşının önüne koyduğum her tabakta afallamasını, bana o küçümseyen ya da mesafeli gözlerle değil, hayranlıkla bakmasını istiyordum.
Eve girdiğim an ayakkabılarımı kapının eşiğinde fırlattım. Üzerimdeki önlüğü ve scrub'ı çıkarıp mutfağa koştum.
Sonraki iki saat tam bir kaos içinde geçti. Fırına kaşarlı, mantarlı enfes bir fırın tavuk sürdüm; kokusu evi sarsın diye zeytinyağlı taze kekikle harmanladım. Yanına tereyağlı, şehriyeli tane tane bir pilav koydum. Hatay usulü közlenmiş patlıcan ve yoğurtlu meze hazırladım, taze naneli mevsim salatasını nar ekşisiyle süsledim. Mutfak tezgâhı adeta küçük bir şef restoranına dönmüştü. Yemeklerin kokusu evi sararken saate baktım: Yedi kırk!
"Eyvah!"
Mutfak önlüğünü bir kenara atıp banyoya uçtum. Rekor bir sürede sıcak bir duş aldım. Islak saçlarımı aceleyle kurutup fırçayla dalgalandırdım; omzuma dökülen sarı bukleler yumuşacık parlıyordu. Aynanın karşısına geçip hafif bir makyaj yaptım; kirpiklerime maskara, yanaklarıma hafif şeftali tonunda allık ve dudaklarıma tenimin pembeliğini vurgulayan hafif parlak bir ruj sürdüm. Yeşil gözlerim uykusuzluğa rağmen parıl parıl parlıyordu.
Ve asıl savaş: Gardırop.
Dolabın önünde dikilip elbiselerime baktım. Günlerdir giydiğim o bol, salaş hastane kıyafetlerini bir kenara ittim. Madem bu yangına kendi rızamla bir odun atmıştım, tam atacaktım.
Askıdan zümrüt yeşili, ince askılı, ipeksi dökümlü bir midi elbise çıkardım. Elbisenin göğüs dekoltesi tam kararındaydı; ne fazlasıyla abartılıydı ne de sıradan. Kumaş göğüslerimin kavisini hafifçe sarıyor, köprücük kemiklerimi ve çıplak omuzlarımı tamamen açıkta bırakıyordu. Etek kısmı ise dizlerimin hemen altında zarifçe salınıyordu. Yeşil kumaş, gözlerimin rengini öyle bir ortaya çıkarmıştı ki aynadaki aksime bakarken yanaklarım yeniden kızardı. Boynuma ve bileklerime hafif bir vanilya kokusu sıktım.
Salona geçip masayı kurdum. Şık porselen tabaklar, keten peçeteler, bardaklar... Her şey kusursuz görünüyordu.
Ve tam o anda... Saat tam yirmi sıfır sıfırda.
Kapı iki kez, tok, sert ve kendinden emin bir şekilde vuruldu.
Kalbim boğazıma fırladı. Elim istemsizce göğsümün dekoltesine gitti, elbisemin askısını düzelttim. Titreyen dizlerimi toparlayıp derin bir nefes aldım. Çıplak ayaklarımla parkeye basarak kapıya doğru ilerledim, anahtarı çevirip kapıyı yavaşça araladım.
Karşımda duran manzara nefesimi tamamen kesti.
Ateş kamuflajlarını çıkarmıştı. Üzerinde dar, siyah kumaş bir gömlek ve koyu renk bir pantolon vardı. Gömleğin üst iki düğmesi açıktı; kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı ve kumaş o geniş, heybetli göğsünü neredeyse parçalayacak gibi sarmıştı. Saçları hafif nemliydi, yeni tıraş olmuştu ve etrafına o tanıdık mentol, sedir ağacı ve yakıcı ten kokusunu buram buram yayıyordu.
Elinde küçük, sade ama zarif bir paket tutuyordu.
Beni gördüğü an...
O taştan yüzündeki tek bir kas bile oynamadı ama kömür karası göz bebekleri anında alev aldı. Bakışları açıkta kalan köprücük kemiklerimden aşağı, göğsümün kavisindeki yeşil kumaşın derinliğine indi. Bir saniye, iki saniye... O bakış tenime kızgın bir demir gibi değdi; kasıklarımdaki o tanıdık sızı anında kor gibi tutuştu. Gözleri oradan yavaşça yukarı tırmanıp yeşil gözlerime kilitlendiğinde çene kası kaskatı kesildi.
"Alagül..." dedi boğuk, boğazından güçlükle kopan derin bir sesle.
İki metrelik cüssesiyle kapımın eşiğini doldurmuştu ve gözlerindeki o karanlık açlık, bu gece bu evden sağ çıkamayacağımızın habercisiydi.