Koridordaki duvara sırtımı dayamış, göğsüm delice inip kalkarken derin derin nefes alıyordum. Yanımdan geçen personelin bana dikkatle baktığını fark edince hemen toparlanıp önlüğümün önünü çekiştirdim. Yanaklarımın ateşi hâlâ sönmemişti; Ateş'in o birkaç saniyelik temasının tenimde bıraktığı iz, sanki kor gibi dağlanmış bir damga gibi duruyordu.
"Pişt! Kaçak doktor!"
Koridorun sonundan gelen o tanıdık, neşeli ve fısıltılı sesle irkildim. Fulya, pembe önlüğüyle köşeden başını uzatmış, kıvırcık siyah saçlarını savurarak bana doğru hızla adımlıyordu. Yanıma gelir gelmez koluma girdi, beni hemen servis katındaki küçük ecza odasına doğru çekiştirdi. Kapıyı arkamızdan kapatıp kilit mandalını çevirdi.
"Kızım senin bu halin ne?!" dedi Fulya, o koca ela gözlerini üzerime dikip beni baştan aşağı tarayarak. "Yanakların domates gibi kızarmış, elin ayağın titriyor! Ne oldu içeride? Yüzbaşı yine mi diklendi sana?"
"Yok... Yok bir şey Fulya," dedim titreyen sesimi bastırmaya çalışarak. "Pansuman yaptık işte. Biraz yoruldum sadece."
Fulya gözlerini şüpheyle kıstı, işaret parmağını göğsüme doğru hafifçe salladı. "Bana bak Melek, ben bu hastanenin değil sadece Reyhanlı’nın röntgenini çekerim diyorum sana! O kapıdan çıkışını gördüm ben senin. Arkanda da Ateş Giray denen o heybetli kule... Aranızda öyle bir elektrik vardı ki röntgen cihazları bile kendi kendine şarj olmuştur! Sakın inkâr etme, adamın yanında erimişsin resmen!"
"Fulya saçmalama lütfen!" dedim hızla ama sesimdeki telaş beni ele veriyordu. "Adam hasta yakını... Yani komutanı. Hem onunla benim aramda ne olabilir ki? Dağ gibi, taştan bir adam işte. İki kelimesinden biri emir."
"Hah! İşte o taştan adamların içinde ne yanardağlar kaynar sen bilmezsin," dedi Fulya muzip bir kahkaha atarak. "Ama neyse, bırak şimdi Yüzbaşı'yı. Ben sana Kerem'in dosyasına ekleyeceğimiz son kan tahlillerini getirdim, hemogramı toparlamış."
"İyi bari, bir bakalım," diyerek dosyaya uzandım.
Tam o sırada, dışarıdaki koridordan telaşlı ayak sesleri ve boğuk konuşmalar yükseldi. Asansörün kapısı açılma sesiyle birlikte bir kadının hıçkırığı ve Mert Abi’nin yatıştırıcı ses tonu duyuldu.
"Bir şey mi oldu dışarıda?" diyerek ecza odasının kapısını araladım. Fulya da hemen omzumun üzerinden kafasını uzattı.
Koridorun başında asansörden inen kalabalık hemen dikkatimizi çekti.
En önde Mert Abi yürüyordu; yüzündeki o koruyucu, babacan ifadeyle yanında getirdiği genç bir kızı sakinleştirmeye çalışıyordu. Kız yirmili yaşlarının başında, üzerinde mütevazı bir pardösü, açık renk başörtüsü, ağlamaktan kan çanağına dönmüş yeşilimsi ela gözleriyle tir tir titriyordu. Elindeki küçük seyahat çantasını göğsüne öyle bir bastırmıştı ki parmak boğumları bembeyazdı.
Arkasından Üsteğmen Kuzey ve Baran geliyordu. Baran kızı teselli etmek için elini kolunu sallıyor, "Korkma bacım, vallahi bak, Melek Hocam tek dikişte çocuğu pistlere geri döndürdü, maşallahı var bizim Kerem’in," diyordu. Kuzey ise kızı korur gibi hemen bir adım gerisinde yürüyerek etrafı kolluyordu.
"Bu kim ya?" diye fısıldadı Fulya şaşkınlıkla gözlerini kısarak. "Akrabası mı acaba Kerem'in? Hiç böyle birinden bahsetmemişlerdi."
"Bilmiyorum," dedim adımlarımı koridora doğru atarken. "Ama çok fena korkmuş, baksana titriyor kız."
Tam o anda, 204 numaralı odanın kapısı sertçe açıldı.
İçeriden ilk çıkan, bir gölge gibi Doruk oldu. Ardından Ege ve Emir belirdi. Ve son olarak, kapının pervazını neredeyse tamamen dolduran o devasa siluet... Ateş Giray.
Ateş’in koridora çıkmasıyla birlikte koridordaki o hafif fısıltılar anında kesildi. Bakışları önce Mert’e, ardından yanındaki titreyen yabancı kıza kaydı. Kömür karası gözlerinde bir anlığına ne olduğunu anlamaya çalışan keskin, sorgulayıcı bir ifade belirdi; ardından çenesi hafifçe kilitlendi.
"Mert, kim bu?" diye sordu Ateş, sesi tüm koridorda tok bir otoriteyle çınladı.
"Komutanım..." dedi Mert Abi saygıyla bir adım öne çıkarak. "Nizamiyeden aradılar az önce. Trabzon’dan gelmiş. Kerem’in mahallesinden... Adı Zeynep. Haberi alır almaz uçağa atlayıp Adana’ya, oradan da dolmuşla buraya kadar dayanmış tek başına."
O anda timdeki herkesin yüzünde şaşkın bir sessizlik oldu. Baran ağzı açık kıza baktı, "Vay be... Ula Kerem, demek mahallenin kızı buydu ha..." diye fısıldadı kendi kendine.
Kız —Zeynep— karşısında iki metreye yakın devasa cüssesi, sert yüz hatları ve resmi kamuflajıyla dikilen Ateş Giray’ı görünce korkuyla bir adım geriledi, Mert’in arkasına saklanır gibi oldu. Ateş’in etrafına yaydığı o otoriter, çelik gibi aura sivil bir genç kız için fazlasıyla eziciydi.
Ateş kıza doğru ağır, tok bir adım attı. Yüzündeki o taştan ifade yumuşamadı ama ses tonu, beklediğim o sertliğin aksine oldukça kontrollü ve derinden geldi:
"Ağlama," dedi düz bir sesle. "Kerem iyi. İçeride."
Zeynep gözyaşlarının arasından başını kaldırıp Ateş’e baktı, ardından titreyen sesiyle fısıldadı: "Komutanım... Yaşıyor değil mi? Bir şey olmadı ona?"
"Benim nöbetimde kimse ölmez," dedi Ateş tavizsiz bir netlikle.
Sonra bakışları bir anda kalabalığın arasından sıyrıldı. Koridorun birkaç metre ötesinde, Fulya’nın yanında duran bana kilitlendi.
O kömür karası gözler doğrudan yeşil gözlerime değdiği an içimdeki o kıvılcım yine alev aldı. Az önce odadaki o daracık aralıktan sıyrılırken birbirimize sürtünen bedenlerimizin sıcaklığı, sanki hiç soğumamış gibi yeniden kasıklarıma vurdu. Ateş gözlerini benden ayırmadan, sesindeki o gizli, derin ağırlıkla kıza cevap verdi:
"Doktoru onu geri getirdi. Şimdi içeri gir, gör."
Baran hemen atıldı, yüzünde muzip bir sırıtışla: "Hadi yenge, gir içeri de bizim Trabzon inadının gözü açılsın! Yalnız fazla heyecanlandırma, Melek Hocam dikişlerine çok emek verdi, patlatmayalım sonra!"
Kuzey başını iki yana sallayıp Baran’ın ensesine hafifçe vurdu. "Sus lan Baran, kızı daha da germe." Sonra gözleri koridordaki Derya’ya kaydı. Derya her zamanki gibi duvara yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamış şekilde kaskatı duruyordu. Kuzey ona doğru hafifçe gülümsedi. "Lodos, dışarıdaki araçların anahtarlarını nizamiyeye bıraktın mı?"
Derya’nın gözlerinde bir anlığına o gizli, acı veren parıltı çaktı; ama sesini çelik gibi soğuk tuttu: "Bıraktım Üsteğmenim. Her şey nizamiyede."
Kuzey onun bu resmiyetine alışık olduğu için üzerinde durmadı bile; oysa Derya’nın parmaklarının kendi koluna nasıl gömüldüğünü sadece ben ve Fulya fark edebilirdik. Fulya yanımdan hafifçe fısıldadı: "Görüyor musun? Kız içten içe eriyor ama çocuk 'nizamiyeye bıraktın mı' diyor! Erkek milleti işte, hepsi kör!"
O sırada Zeynep yavaşça 204 numaralı odanın kapısını itti. Kapı aralandığı an içeriden Kerem’in o şaşkın, inanamayan ve titreyen sesi duyuldu:
"Zeynep... Sen... Nasıl geldin buraya?"
Kapı yavaşça kapandı. İki gencin Trabzon’dan Hatay sınırına uzanan o mahcup kavuşması odanın mahremiyetine gömüldü.
Koridorda kalan tim hafifçe dağılırken, Mert Abi derin bir nefes alıp başını salladı. "Gençlik işte... Sevda sınır tanımıyor."
"Sevda adamı sınırdan da geçirir, dağdan da aşırır Mert Abi," dedi Baran sırıtarak.
Ama o an benim için koridordaki sesler yine uğultuya dönüştü. Çünkü herkes kendi arasında konuşurken, Ateş tek bir milim bile kıpırdamadan bana doğru bakmaya devam ediyordu. Aramızdaki o birkaç metrelik mesafe sanki alevden bir köprüydü. Gözlerindeki o tekinsiz yangın, Zeynep’in Kerem için kalkıp buralara gelmesindeki o saf tutkuyu görmüş gibiydi; ve o tutkunun çok daha tehlikeli, çok daha vahşi bir benzerini gözleriyle bana fısıldıyordu.
Dudakları hafifçe gerildi, çenesi yukarı kalktı. Bana doğru tek bir adım atmadı ama o bakışıyla adeta fısıldadı: ‘Kaçamazsın.’