Hastane kapısından içeri kendimi öyle bir attım ki, danışmadaki güvenlik görevlisi bile irkilip toparlandı. Kalbim göğüs kafesimi delip çıkacak gibi çarpıyordu.
Herkes biliyordu.
Mert Abi biliyordu, Elif Abla biliyordu, timdeki herkesin dilindeydi. Ateş Giray denen o iflah olmaz adam, künefe alma bahanesiyle bütün time resmen benimle görüştüğünü ilan etmişti!
Koridorda hızlı adımlarla ilerlerken karşıdan gelen nöbetçi pratisyen hekim arkadaşım Tolga’yı gördüm. Sanki gökten inmiş bir kurtarıcı gibiydi. Hemen önünü kestim; nefes nefese, gözlerimi hafifçe büyüterek konuştum:
"Tolga! Çok acil bir ricam var senden."
Tolga şaşkınlıkla elindeki dosyalardan başını kaldırdı. "Hayırdır Melek, ne oldu? Yüzün kıpkırmızı, iyi misin?"
"İyiyim, çok iyiyim, sadece... 204 numaralı odada bir hastam var ya, Kerem Akın. Hani şu ameliyat ettiğimiz Özel Kuvvetler askeri..." Sesimi bir fısıltıya indirip etrafı kolaçan ettim. "Onun sabah pansumanını ve dren takibini bugünlük sen yapar mısın? Benim acilde çok acil giriş yapmam gereken epikrizler var da..."
Tolga gülümsedi, omzuma hafifçe vurdu. "Aman, lafı mı olur. Ben hallederim, sen işine bak."
"Çok sağ ol, hayatımı kurtardın!"
Derin bir nefes alarak arkamı döndüm. Kerem’in odasına gitmemek demek, kapının önünde dikilen o iki metrelik devasa tehlikeyle karşılaşmamak demekti. En azından öğlene kadar zaman kazanmıştım. Başımı dik tutup mesleki ciddiyetimi takınarak acil servis bankosuna doğru yöneldim.
Tam kafeteryanın önündeki geniş koridor ayrımına gelmiştim ki, köşeyi döndüğüm an sert bir kamuflaj kumaşına neredeyse çarpıyordum.
Son anda bir adım geri çekildim. Başımı kaldırdığımda karşımda duran kişi... Ateş değildi.
Teğmen Kuzey Aras’tı.
Kuzey, elindeki karton kahve bardağıyla durmuş, o her zamanki rahat, hafif alaycı ve zeki bakışlarıyla tepeden bana bakıyordu. Üzerindeki jilet gibi duran askeri kamuflajı ve yeşil beresiyle tam bir subay edasındaydı ama dudaklarının kenarındaki o muzip kıvrım bana hiç de hayra alamet gelmedi.
"Ooo, Melek Hocam," dedi Kuzey, ses tonundaki yapmacık ciddiyetle. "Sabah sabah acil koridorlarında bir fırtına gibi esiyorsunuz yine."
"Günaydın Üsteğmenim," dedim, sesimi olabildiğince resmi tutmaya çalışarak. Yanından sıyrılıp geçmek için bir hamle yaptım. "Kolay gelsin, hastalar bekliyor."
"Durun bakalım iki dakika hekim hanım, kaçmayın hemen," diyerek adeta bir duvar gibi önümde hafifçe yana kaydı. Kahvesinden küçük bir yudum aldı, gözlerini kısıp etrafı kolaçan ettikten sonra bana doğru bir adım eğildi.
İşte o an içime soğuk bir ürperti düştü.
"Duyduğuma göre Kerem'in vizitini başka doktora devretmişsiniz," dedi fısıltıyla, sesinde buram buram eğlenen bir ton vardı. "Bizim Yüzbaşı sabahtan beri 204'ün kapısında nöbette oysa... Gözleri kapıdan başka bir şey görmüyor. Boşuna mı bekleyecek koca dağ gibi adam?"
Kan basıncım yine tırmanışa geçti. "Tolga Bey de çok yetkin bir hekimdir Kuzey Bey," dedim dişlerimin arasından. "Hem benim acilde işlerim var, hastane burası, kimsenin kimseyi beklediği yok!"
Kuzey hafifçe kıkırdadı. O kıkırtı beni yerin yedi kat dibine sokmaya yetti.
"Tabii canım, öyledir... Biz de yedik zaten," dedi bıyık altından gülerek. Sonra sesini iyice alçalttı, gözlerinin içi parlayarak bombayı patlattı: "Yalnız Melek Hocam, aramızda kalsın ama... Dün akşam Yüzbaşı tabura gece yarısı öyle bir giriş yaptı ki, adamın yüzünde altı yıldır görmediğimiz bir sırıtış vardı. Bir de nöbetçi astsubay arabanın ön koltuğunda unutulan künefe poşetini getirince... Timin telsiz grubu bayram yerine döndü. Mert Abi 'Ben dedim size' diye ortalığı yıktı."
Gözlerim dehşetle açıldı, ellerim istemsizce beyaz önlüğümün ceplerine gömüldü. Yanaklarım alev alev yanıyordu; ellerim ayaklarım buz kesmişti.
"Kuzey Bey, saçmalamayın lütfen! Sadece bir nezaket ziyaretiydi, Kerem'in durumu için..."
Kuzey elini havaya kaldırıp beni susturdu. Yüzündeki o alaycı tebessüm öyle bir genişledi ki, neredeyse kahkaha atacaktı. Bir adım geri çekilip hafifçe başını eğdi ve koridorda bomba gibi patlayan o kelimeyi fısıldadı:
"Aman Yenge, hiç kendini yorma... Biz vaziyeti aldık. Sen ne dersen o olsun, emrin başımız üstüne!"
YENGE?!
Kulaklarımın içinde uğuldayan kan sesiyle kaskatı kesildim. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu; dilim damağım kurudu, tek bir harf bile çıkaramadım.
Kuzey ise arkasını dönüp kahvesini yudumlayarak, keyifle sırıta sırıta nizamiyeye doğru yürümeye başladı. Ben ise koridorun ortasında, yüzümde üçüncü derece yanık hissiyle kalakalmıştım. Bu tim beni öldürecekti, hem de kurşunsuz!
"Yenge mi?!"
Kelimeyi sadece dudaklarımın arasından değil, beynimin en derin kıvrımlarından bile silemiyordum. Kuzey’in sırıtan silueti kafeteryanın cam kapısından çıkıp giderken, ellerimi kaldırıp şakaklarıma bastırdım. Sanki Reyhanlı’nın bütün sıcağı tepeme binmişti.
"Ben hekimim... Ben bu hastanenin hekimiyim," diye mırıldandım dişlerimin arasından, kendimi hipnoz etmeye çalışır gibi. "Yenge ne demek ya? Dağ başı mı burası?!"
Hırsla arkamı dönüp acil servis bankosuna doğru hızlı adımlarla yöneldim. Kaçış planım daha ilk dakikada ellerimde patlamıştı. Eğer acildeki herkes, hele bir de başhekim veya hemşireler bu fısıltıları duyarsa mesleki ciddiyetim yerle bir olurdu. Üstelik Ateş... O adam sabahtan beri 204'ün kapısında nöbetteyse, Tolga'nın içeri girdiğini gördüğünde işin aslını saniyesinde çakardı.
Tam sarı alandaki dosyalara uzanmıştım ki arkamdan tanıdık bir fısıltı koptu.
"Pişt, doktor hanım! Sınır hattından acil dedikodu anonsu var, çabuk buraya gel!"
Başımı çevirdiğimde Fulya’nın röntgen odasının aralık kapısından başını uzatmış, eliyle beni çağırdığını gördüm. Yüzündeki o meraklı, gözleri parıldayan ifadeden durumun vahameti hemen anlaşılıyordu. Başımı iki yana sallayarak, hızlıca etrafı kolaçan edip röntgen odasına daldım. Kapıyı arkamdan kapatır kapatmaz Fulya koluma yapıştı.
"Kızım sen ne yaptın?!" diye tısladı heyecanla.
"Ne yapmışım Fulya? Sabahtan beri herkes bana bir şey yapmışım gibi bakıyor, çıldıracağım!"
"Ne yapacaksın, dün gece adamın aklını başından almışsın!" Fulya parmak uçlarında yükselip kıkırdadı. "Kuzey Üsteğmen az önce kafeterya önünde seni köşeye sıkıştırdığında koridorun başındaydım. Yenge dedi kızım sana, yenge! Bordo bereli koskoca üsteğmen sana resmen timin yengesi muamelesi yaptı! Dün akşam o evde ne oldu, çabuk anlat! Künefe falan diyorlar, ortalık yangın yeri!"
Gözlerimi sımsıkı kapatıp sırtımı duvara yasladım. Yanaklarım yine kontrolsüzce kızarmaya başladı. Dün gece olanları, masadaki o konuşmayı, en kötüsü de o yatakta kendi kendime yaptıklarımı ve pencereden beni izleyen o karanlık silueti Fulya’ya anlatsam muhtemelen kadın heyecandan acil müdahale odasına alınırdı.
"Hiçbir şey olmadı Fulya," dedim sesimi düz tutmaya çalışarak. "Sadece teşekkür için tatlı getirdi, yedik ve gitti. Hepsi bu."
"Hah! Yedik ve gittiymiş... Yüzbaşı altı yıldır bu sınırda, adama bırak tatlı götürmeyi, yanından geçen hemşireye selam verirken bile sesi buz tutar. Timin diline düştüyseniz o iş tatlıyla bitmemiştir Melek, beni kandıramazsın." Fulya kollarını göğsünde kavuşturup gözlerini kıstı. "Hem sen niye Kerem’in pansumanına Tolga’yı gönderdin? Yüzbaşı kapıda dikiliyormuş, Tolga içeri girince Yüzbaşı bir 'Doktor Hanım nerede?' demiş... Tolga korkudan çocuğu neredeyse çift dikişle dikecekmiş!"
"Ne?!" Gözlerim dehşetle açıldı. "Tolga’ya bir şey mi dedi?"
"Yok, bir şey dememiş ama adamın bakışı yetmiş. 'Melek Hanım'ın acilde işi vardı' deyince Yüzbaşı tek kelime etmeden arkasını dönüp acile doğru yürümeye başlamış..."
Cümlesi bittiği anda röntgen odasının hemen önündeki acil servis koridorunda ağır, tok ve son derece sakin bot sesleri yankılandı.
Adımlar öyle belirgin, öyle kendinden emindi ki, zemindeki fayanslar bile o ağırlıkla titriyor gibiydi.
Fulya’nın çenesi anında kapandı. Gözleri kapının buzlu camına kilitlendi. Dışarıdaki gölge, o iki metrelik heybetiyle camın önünden yavaşça geçti; acil bankosuna doğru ilerledi.
Ve hemen ardından, acil koridorunu buz gibi kesen o tok, pürüzsüz ve emretmeye alışkın derin ses duyuldu:
"Dr. Melek Kınalı nerede?"