Mezarlık ziyaretinden sonra sessizce dükkana gitmeye çalışmıştım ama bu defa da abim beni bırakmadı. Normalim dükkanda yatıp kalkmak olmuştu kısa sürede. Abim de Sevil Hanım sayesinde yavaş yavaş döndüğüm normel hayatın birden ellerinin arasından kayıp gitmesini istemiyordu belli ki. Kendimi zorladım ve sesimi çıkartmadan beni nereye götürüyorlarsa kabul ettim. Eskisi gibi tartışacak, her şeye muhalefet olmaya çalışacak enerjiyi bulamıyordum kendimde.
Sevil Hanım'da bizi eve bıraktıktan sonra gitti. Artık kesinlikle eminim arkamdan bir iş çeviriyor. Yoksa bizimle eve gelirdi ve durumuma bakardı. Beni hayata döndürmek için uğraşırdı.
Akşam yemeğinde ağzıma lokma koymuyor olsam da aynı ailemle ve dostlarımla aynı masada oturuyor olmak moral olmuştu. Içine düştüğüm karanlıkta biraz oldun aydınlığı görmüştüm bugün. Annem, biraz daha açılayım diye en sevdiğim tatlıdan yapmıştı. Fırın sütlaç. Geç vakte kadar onunla oturduk, biraz da olsa sohbet ettik. Sonrasında yatmaya gitti. Biz de arkadaşlarla yalnız kaldık.
Annem gider gitmez Oğuz ajan dünyasından bahsetmeye başladı tekrardan. Değişen bakanlardan, yeni Başbakan'ın işinin ehli biri olduğundan bahsetti.
"Hain çetesini aramak için çalışma başlatmadılar mı?" Öğrenmek istediğim tek konu buydu. Onun dışında ajan dünyasıyla ilgili bir şeyler öğrenmese de olurdu. 3 ayda kaç defa saldırıya uğradığımı hatırlamıyorum. Bir gelişme yaşanmış olsaydı saldırılar dururdu herhalde.
"Bildiğim kadarıyla yok ama gizlice araştırıyor olabilirler." Oğuz’un yalan söylediğinden adım gibi eminim. O da inanarak söylememişti attığı yalanı. Bakanlığın hainleri aramadığına yalnızda Oğuz değil diğerleri de inanmıyordu.
"Ölümlerin hepsi boşunaydı yani! Ölen öldüğüyle kaldı." Kızgındım. Kendime, bakanlığa, herkese öfke doluydum. Neden bir şeyler yapmaya çalışan sadece benmişim gibi hissediyorum? Başka kimsenin aklına gelmiyor muydu hainler?
Doğru söze kimsenin diyecek bir lafı yoktu. Ama abim yine de konuştu. "Her ölüm ses getirdi ama yeterli olmadı. Kimsenin suçu yok, senin de." Elimden tuttu. Bana destek olmaya çalışıyordu ama, kendisinin de dediği gibi yeterli değildi.
Ses getirmesi için, insanları uyandırmak için daha gürültülü bir olay gerekiyordu anlaşılan ama böyle bir şey yapmaya kalkarsam, yine, tanıdığı ya da tanımadığı insanlardan biri ölecek diye korkumdan plan kurmayı düşünmüyordum. Bazı anlar geliyordu inkitam almak için kafamda bir şeyler kurmaya çalışıyordum ama sonra yaptığım planlar yüzünden bu hallere düştüğümüzü hatırlayınca vazgeçiyordum. Abime ve dostlarıma doğrudan söylemeliydim niyetimi."Akademiyi bırakma kararım kesin. Siz de kendinizi alıştırsanız iyi olur." Hazır annem de yokken rahat rahat konuşuyorduk.
"Saçmalama Gelincik. Ajan olmayı hepimizden çok sen hak ediyorsun. Bunun için çok çalıştın. Çok istekliydin. Şimdi sonuna geldiğinde vazgeçemezsin." Gamze sandalyesini yanıma çekti. Gül de bu sırada çayları tazeliyordu. Istemediğim konulara giriş yapmıştık böylece.
"Biz daha çok yeni tanıştık ama azmini, akademine olan sevgini gördüm. Ben kendi akademime bu kadar bağlı değildim ama seni görünce senin gibi olmak istedim. Akademiyi bırakırsan bu sadece seni değil herkesi etkiler iyi düşün." Gül, aramıza yeni katılmış olmasına rağmen gitmemi istemiyordu.
Abim çayından bir yudum içip koluma dirseğiyle vurdu. Elimde tuttuğum, içmeden soğuttuğum çayı yeni pjamamın üstüne döktüm onun yüzünden. "Abine sormadan akademiden ayrılmayı düşünmüyordun herhalde. İzin vermiyorum." Gerilen ortamı biraz olsun yumuşatmayı başarmıştı abim. Beni bile yarım ağız güldürmüştü.
"Sana soran vardı sanki?" Farkında olmadan beni hayatın doğal akışına karıştırmışlardı. Hayat ölenler için durmuş olabilirdi ama yaşayanlar için dünya dönmeye devam ediyordu. Yiyip, içmek, gülmek… İnsani ihtiyaçlardı. Bunu ben bile kabul edebilirim.
"Soracaksın tabi abinim ben senin. Her şeyi benden izin alarak yapacaksın." Abim baktı ki ben geri adım atmıyorum bana sataşmaya devam etti.
"He he." Abimin takılmalarına yine karşılık verdiğimi fark edince durdum. Biraz keyiflenmekten utanç duydum bir an için. En çok Mine’mi toprağa verdiğimizde zorlandığımı sanmıştım ama yanılmışım. Onsuz geçecek diğer günler ve belirsizlik her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Bir de suçluluk duygusu binince omuzlarına eğlenmek haram geliyordu.
Yerimden kalkıp sessizce odama çekildim. Yalnız kalmamam için kızlar birlikte uyumayı teklif ettiler ama onları da istemiyorum. Odama giderken arkamdan bakmakla yetinmek zorunda kaldılar. Ellerinden bir çare gelmediği için uzaktan bakmak onların da canını sıkıyor olmalıydı.
***
Uykular benden kaçıp gideli çok oldu. Uykuya dalmak bir dert sonra kabuslarla sıçrayarak uyanmak ayrı bir dert olmuştu başıma. Dükkandayken kimse beni göremediği için rahattım. Biraz dolanır, sokağa bakar sonra dikenli yatağıma (!) geri dönüp uyumaya çalışıyordum ama evde öyle olmadı.
Başağrısıyla uyuduğumun farkındaydım ama kabus görene kadar uyanamıyordum. Mine'nin ölüm anı hafızama kazınmıştı ve her gece aynı kabusu yaşamak ölümden beterdi. Her defasında biricik dostumun ölümünü seyretmek ve hiçbir şey yapamamak… Katilinin suratını seçememekte cabasıydı. Çığlıklar içinde uynamaya çalışırken sesimi duyan annem ve abim koşturup odama girdiler.
Abim, yine saldırıya marız kaldığımı sanıp elinde bıçakla girmişti odaya. Tehdit olmadığını anlayınca annem görmeden arkasına sakladı. Ben bu hallerime alışmıştım ne yazık ki. Anneme iyi olduğumu söyleyip onları zorla odadan çıkarttım ve tavan ile başbaşa kaldım. Baktıkça duvar daha çok üstüme gelmeye başladı. Yerimden kalkıp odamın camını açtım. Serin olmasa da temiz hava korkumu yatıştırmaya yetmişti. Bölük pörçük uykularla böyle dost oldum.
Sabaha dek gözüme bir damla uyku girmemiş olsa da Sevil Hanım'ın beni kahvaltı için alacağını biliyordum. Aklım henüz o kadar gitmedi. Siyah eşofman takımını giyip beklemeye başladım. Odamın kapısı aniden açıldı. Abimin kapı çalmak gibi bir huyu olmadığını unutmuşum. Kendisi abi olduğu için kardeşinin odasına istediği zaman dalabilme hakkı görüyordu kendinde herhalde. "Dükkana gideceğim deme. Ben bakarım dükkana sen kızlarla çık." Kardeşini erkenden giyinmiş görünce önünü kesmek istedi.
"Dükkana gitmiyorum. Sevil Hanım beni kahvaltıya götürecekmiş. Emir abi de geliyormuş."
Abim bile şaşırmıştı buna. "Neler dönüyor? İkisi bir araya gelip seni çağırıyorlarsa bir sebebi olmalı." Aklın yolu bir işte. Ya da kardeş olduğumuz için aynı şeyleri düşünmemiz daha kolay oluyor.
Omuzlarımı kaldırıp indirdim neler olduğunu bilmediğimi göstermek için. Üzerine de düşünmedim açıkçası. Eski müdirem olacaktı sonuçta. Annem de uyandığında ona Sevil Hanım’la kahvaltıya gideceğimi söyledim. Annem pek bir sevindi kızının iyileştiğini gördükçe. "Allah o Sevil Hanım'dan razı olsun. Bir geldi pir geldi valla. Git kızım git. Hocana da benden selam söyle." Annemle, Sevil Hanımın anlaşacağını hiç düşünmezdim. Buna düşünmeme gerek bile yoktu çünkü ikisinin bir araya gelmeleri neredeyse imkansızdı. Neredeyse düyorum çünkü işin içinde ben varsam imkansız sadece zaman alıyordu. Sevil Hanım'dan çok geçmeden telefon geldi. Perdeyi kaldırıp bakınca dışarıda beklediğini gördüm. Onu bekletmeden dışarı çıktım.
"Depresyon eşofmanı yakışmış. Dünkü halinden iyidir." Hiç değilse bir günde ilerleme kaydetmemi dalga geçerek kutluyordu. Galiba beni dükkandan çıkartmaları sadece başlangıçtı. Iyi bir başlangıç.
"Yer değiştirmiş gibiyiz. Sanki ben sizin yerinize siz de benim yerime geçtiniz. Bana benim gibi laf sokuyorsunuz." Birkaç merdiveni inip Sevil Hanıma yaklaştım. Normal hayatıma dalga geçmeden dönersem kafayı yerim.
"Çenen de açılmış, çok iyi. Güzel bir kahvaltı da edersen sevinirim." Sevil Hanım konuşurken arabaya bindim.
Kemerini takarken konuşmaya devam ettim. "Siz bir iş çeviriyorsunuz. Kendimden biliyorum aynı gizemli hava sizde de var." kendim ettim kendim buldum ben. Ne yaptıysam hepsi tek tek başıma geliyor.
"Gidince konuşuruz." Ayaküstü anlatamayacak bir şeyse yandım demektir. Ama kararım kesin akademiye dönmeyeceğim.
Kahvaltı edeceğimiz tesise gelene dek bir daha konuşmadık. Yol boyu dışarı bakıp durdum. Sıradan bir lokantaya gitmediğimizi anlamıştım. Ajanların gittiği bir tesise gelmiştik. Sevil Hanım aracı valeye teslim ettikten sonra orman manzaları, yanından nehir akan mekana girdik.
Içeri girdiğimizde çoğu göz bize döndü. Sevil Hanım koyu mor takım elbisesiyle düz saçlarıyla çok şık görünürken yanında yürüyen ben dizleri iz yapmış siyah eşofman takımı giymiş ve saçlarım da ev topuzu olarak bırakmıştım. Ellerimi cebimden çıkartmadan Sevil Hanımın yönlendirmesiyle Emir abinin ve Cafer hocanın olduğu masaya geçtik. Cafer hocanın geleceğini bana bilerek mi söylememişlerdi?
Cafer hocayla ve Emir abiyle cenazeden beri görüşmemiştik. Habarlerimi mutlaka almışlardır ama. Önce Emir abiye sarıldım sonra da Cafer hocaya. Ikisini de özlemişim. Cafer hoca, sırtıma cesaret ve güç vermek istercesine vurdu. “İyi misin?”
"İyi olmak için uğraştığım söylenemez hocam. Siz?" Sevil Hanım ve Cafer hocanın arasındaki sandalyeye otururken soruyu yanıtladım. Emir abim de karşımda kalıyordu yuvarlak masada.
"Uğraş o halde. Çünkü artık bunun için bir sebebin olacak." Cafer hoca açık sözlü biriydi. Lafını dolandırmadan derdini anlatmayı severdi. Bundan bende çok memnunum şu an.
"Ne demek bu?" Direkt olarak Sevil hanıma baktım. Kahvaltıda ne işler çevirdiğini öğrenecektim. Zaten bu yüzden toplanmışlardı.
Emir abi, Cafer hocanın patavatsızlığını örtmek için kahvaltı siparişinde bulundu. Kahvaltı tabakları geldiğinde ben hariç diğerleri yemeğe başlamıştı. İştahım yoktu bu yüzden de kilo kaybetmiştim. Çayımdan içtim yalnızca "Neden toplandığımızı sorabilir miyim?" İçimdeki merak duygusuna yenildim. Onlara kalsa anlatmayacaklardı.
Üçü birden birbirine baktı ve Sevil Hanım açıklamaya başladı. "Akademiden ayrılmayı aklından çıkart, öyle bir şey olmayacak. Olamaz. Saldırıları da durduramıyoruz. Birini yakalıyoruz diğeri elimizden kaçıyor. Bu yüzden... Seni bakan Abuzer Çıkmaz'ın oluşturduğu 'Geleceğin Ajanları' programına aldırdım." Bir çırpıda söyledi ve tepkimi görmek için yüzüme baktı.
Müdiremin söylediklerini akıl süzgecimden geçirdim. Ne demek istediğini anladığımda gözlerim kocaman açıldı. "Beni bakanlığa mı sattınız?" Kahvaltı eden herkes bağırdığımı duyup bize baktı.
"Hayır, hayır. Öyle düşünme." Emir abi araya girip beni sakinleştirmek istedi. "Sevil'e başka yol bırakmadın. Kendini dükkana kapattın, kimseyle konuşmuyordun, ajan olmaktan vazgeçmiştin. Seni koruyabilmek için..."
"Sürekli beni korumaktan bahsediyorsunuz diğerleri ne olacak? Ölenleri saymıyorum bile. Beni korumak için kaç kişinin daha canı yanacak? İstemiyorum artık." Tüm bunlardan sıkıldım. Beni koruyacaklar diye ya da benim yüzümden ölenler yeterliydi daha fazlasını istemiyorum
"Bak Gelincik. Senin başarılı bir ajan olacağını hepimiz biliyoruz. Kendi kendini mahvetmene seyirci kalamayız. Programa katılıp önüne bakacaksın, bu kadar basit." Cafer hoca da düşüncelerini dile getirdi.
En istemediğim şey bakanlığın burnunun dibine girmekti o da olmulştu. Aklımdan geçen tek şey Melih’I bulup onu pataklamaktı. O gidip Sevil Hanım’la konuşmamış olsaydı bunlar başıma gelmezdi. "Ajan olmak istemiyorum artık. Programa falan katılmam ben."
"Artık çok geç. Yarın sabah seni almaya gelecekler." Sevil Hanım ilk başta söylenmesi gerekeni en sonda söyledi. Anlaşma yapılmıştı arkamdan gizlice. Bakanlık için çalışacağım yani ne kadar da güzel (!). Hayatıma müdahale etmekte geç kalmıştım. Kararı benim yerime çoktan vermişlerdi. "Sabah söyleseydiniz keşke ya böyle çok erken oldu." Sevil Hanım'a laf değindirmeden duramazdım.
"Şaka da yapmaya başladığına göre tamam düzeliyorsun. Şimdi ciddi konuları konuşalım." Cafer hoca sandalyesini bana doğru çevirdi. "Kurtlar sofrasına gideceğini sakın unutma. Programa katılan her öğrenci çok başarılı, senin aksine. Akademik olarak başarılı olduğun söylenemez kusura bakma."
Cafer hocanın açık konuşmasına takılmıyorum. Aslında iyi de oluyor. Şu an istediğim tek şey açık ve kesin bilgiydi. "Bakan Bey nasıl kabul etti o zaman beni?" Söylenmeyen bir şey vardı. Ve yine Sevil hanıma döndüm.
"Bakanlık hakkında kötü konuşmayacaksın ve ne derlerse onaylayacaksın. Sana tam koruma sağlayacaklar. Ve programı başarıyla bitirirsen çok iyi fırsatlar açılır önüne." Sevil Hanım bana yaptığını açıklamaya çalışıyordu ama bunun ne kadar küçük düşürücü bir davranış olduğunu da biliyordu.
Esat'ın yaptığından hiçbir farkı yoktu bunun. Esat, haindi ve beni insanlara kötü göstermek için bakanlığı iyi göstermeye çalışmıştı. Dile getirmiyor olsalar da onlar da aynı şeyi biliyordu. Buradaki amaç benim insanların gözünü açmamam, bakanlığın yanında olup eski güvenir haline geri getirmek. Halbuki içindekiler iyi ve güvenilier olsa bu kendiliğinden sağlanacaktı. Güveni satın almalarına gerek yoktu ki. Aylardır kenime olan öfkem bu defa bakanlığa yöneldi.
Sevil, Gelincik’i nasıl bir duruma sürüklediğinin farkındaydı. Onu korumak için Bakan Abuzer Çıkmaz ile yaptığı anlaşmanın bir kopyasını ona verip yasal yaptırımların detaylarını öğrenecekti. Gelincik’i bakanlığın ellerine teslim etmekten hoşlanmıyor olsa da içlerine girerse Gelincik’in kendine geleceğini düşünüyordu. Orada, böyle oturduğu gibi moralsiz oturamaz, mutlaka bir şeyler yapardı.