& Defne’nin Gözünden &
Boran’ın sözleri kulaklarımda yankılandı, bir an anlam veremedim. Kalbim hızla çarpmaya başladı.
“Anlamadım.” dedim, sesim çatallandı, ama gözlerimi ondan kaçırmadım.
Boran, bir adım yaklaştı. Yüzüme öyle bir ifadeyle baktı ki, bakışlarının ağırlığı nefesimi kesti. Dudakları kıpırdadı, her kelime buz gibi bir kesinlikle döküldü ağzından:
“Seni satın aldım. Bundan sonra benimsin.”
Bir anlığına etrafımdaki hava dondu sanki. Ne nefes alabiliyordum ne de düşünebiliyordum. Sadece onun soğukkanlı sesi beynimde yankılanıyordu.
“Ben kimsenin malı değilim!” dedim, beklenmedik bir güçle. Gözlerimin dolduğunu hissediyordum ama geri adım atmadım.
Boran bir an sustu. Gözleri karardı, sonra ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Her adımı, tahtaların gıcırdamasıyla birlikte içimde yankılanıyordu.
Aramızdaki mesafe birkaç nefese indiğinde durdu.
“Sahi mi?” dedi alayla, sesi kısılmıştı. “Burada çürümek mi istiyorsun?”
Boran’ın gözlerine dik dik baktım. Kalbim deli gibi atıyordu ama sesim titremedi.
“Burada çürümeye zaten niyetim yok.” dedim, kelimelerim bıçak gibiydi. “Ama beni kimse satın alamaz.”
Boran’ın çenesi kasıldı. Sonra birden hızla bana yaklaştı, gözleri karanlık bir göl gibi üzerime çöktü.
“Seni az önce satın aldım.” dedi soğuk bir tonda. “Git bavulunu hazırla.”
Nefesimi tuttum, yutkundum ama geri adım atmadım.
“Tekrar söylüyorum.” dedim, her kelimeyi dişlerimin arasından zorla sıkarak, “Ben kimsenin malı değilim.”
Bir an sessizlik oldu. Sonra Boran’ın dudakları kıvrıldı, kısa ama sert bir kahkaha attı.
“İçinde bulunduğun durumun farkında mısın, Defne?” dedi alayla.
“Farkındayım” dedim, gözlerimi kaçırmadan. “Ama elbet buradan kurtulacağım.“
Bir anda yüzü karardı. Gözlerindeki öfke, içimde yankılanan bir fırtına gibiydi. Bir şey söylemeden elini uzattı, kolumdan tuttu.
“Yeter” dedi dişlerinin arasından, sesi buz gibiydi.
Onun sert eli kolumu kavradığında canım yandı, ama kurtulmak için çırpındım.
“Bırak! Bırak dedim!”
Dinlemedi. Beni sürükleyerek kapıya yöneldi. Merdivenlere vardığımızda, aşağıda herkes sessizce bakıyordu. Gözler üzerimizdeydi ama hiç kimse bir adım bile atmıyordu.
Kalbim boğazıma düğümlendi. İçimden “neden kimse bir şey yapmıyor” diye bağırmak geçiyordu ama sesim çıkmadı.
Boran beni aşağı indirirken, öfkemle korkum birbirine karışmıştı. Basamakları inerken kolumu kurtarmaya çalıştım, ama onun tutuşu demir gibiydi.
Bahçede birkaç adam arabaların yanında bekliyordu. Gözlerimle yardım aradım ama kimse yüzüme bile bakmadı.
Boran durdu, bahçedeki adamlardan birine döndü.
“Kızı araca bindirin.” dedi soğukkanlı bir şekilde.
Bana dönerek “Sakın kaçmaya çalışma!” dedi.
O an içimde bir şey koptu.
Bir adam yanıma gelip koluma girdi. Tam çekiştirirken, Boran bir anda öfkeyle döndü, yumruğu adamın çenesine indi. Adam sendeleyip yere düştü.
Boran’ın yumruğu adamın çenesine indiğinde her şey bir anlığına dondu. Şok içindeydim. Nefes almayı bile unuttum.
Boran ağır adımlarla ona yaklaştı. Sesi alçaktı ama içinde fırtınalar gizliydi:
“‘Kızı götür’ dedim,” dedi, kelimeleri tek tek bastıra bastıra, “Ona dokun demedim.”
Adam başını kaldırdı, dudak kenarından kan sızıyordu. Yavaşça doğrulurken sesi titredi:
“Özür dilerim, Boran Bey.”
Gözlerim istemsizce adama kaydı. Uzun boyluydu, en az bir doksan. Kaslı, güçlü biriydi ama o anki haline bakınca… korkudan küçülmüş gibiydi. Boran’ın önünde eziliyordu.
Sonra gözlerim Boran’a takıldı. O ise çok daha uzun, daha geniş omuzlu, daha tehditkârdı. Gölgesi bile bu bahçedeki herkesi susturacak kadar büyüktü.
Bir an içimde istemsiz bir ürperti hissettim.
Boran bana yaklaştı, gözleri hiç kıpırdamadan yüzümdeydi.
“Onu takip et.” dedi kısa, keskin bir tonla. Sonra arkasını dönüp malikaneye doğru yürüdü.
Bir an öylece kaldım. Ne nefes alabiliyordum ne de hareket edebiliyordum. Ardından o iri adam gözlerini benden kaçırarak, kısık bir sesle konuştu:
“Beni takip edin.”
Gözlerim doldu. Ne kadar dirensem de o çaresizlik yavaşça içimi kemiriyordu. Dudaklarımı ısırıp başımı çevirdim, sonra adımlarımı onun ardından sürükledim.
Bahçe genişti. Zemin taş döşeliydi, ayakkabılarımızın sesi yankılanıyordu. Her yer düzenli, bakımlı ama bir o kadar da soğuktu. Sanki güzelliğiyle değil, sessizliğiyle korkutuyordu.
Adam, siyah bir aracın yanına geldiğinde durdu. Kapıyı açtı, bana hiç bakmadan:
“Buyurun” dedi.
Hiç tereddüt etmeden bindim. Koltuk deri kokuyordu, içerisi serindi ama içimdeki sıkışma geçmedi. Adam ön koltuğa geçti, motoru çalıştırmadı.
Dakikalar geçiyordu. Her saniye uzuyordu.
Boran hâlâ gelmemişti.
Camdan dışarı baktım . Malikanenin pencereleri koca bir sessizlikle üzerime dikilmiş gibiydi.
Elim titriyordu. İçimden sessizce geçirdim:
Kaçmam gerek. Bir fırsat bulmalıyım.
Ama aynı anda kalbim başka bir şey fısıldıyordu:
Ya yakalarsa?..
Uzun bir sessizlikten sonra, dışarıdan gelen ayak sesleri duydum. Kalbim hızla atmaya başladı. Kapı açıldı, Boran içeri girdi.
Hava, onunla birlikte ağırlaştı. O soğuk bakış yine üzerimdeydi. Tek kelime etmeden yanımdaki koltuğa oturdu.
Sadece, sert ve net bir sesle söyledi:
“Sür.”
Adam hemen itaat etti. Araba yavaşça bahçeden çıkarken ben gözlerimi Boran’a çevirdim. Ellerim titriyordu ama korkumu belli etmemeye çalıştım.
“Beni nereye götürüyorsun?” dedim, sesim çatladı ama geri adım atmadım. “Başkalarına satmak için mi satın aldın?”
Boran başını yavaşça bana çevirdi. Gözlerinde ne öfke vardı ne merhamet. Sadece tehlikeli bir sakinlik. Sonra, beni baştan aşağı süzdü. Öyle bir bakıştı ki, mideme kramplar girdi.
Dudaklarının kenarı kıvrıldı, alaycı bir ifadeyle konuştu:
“Seni pahalıya bile satın aldım diyebilirim.” dedi. “Bir başkası, iki bile vermezdi.”
Sözleri bir tokat gibi çarptı yüzüme. Midem bulandı, içimdeki her şey isyan ediyordu.
“Sen… sen ne iğrenç bir adamsın!” diye bağırdım ve refleksle ona saldırdım.
Elim havadayken bile yüreğimdeki öfke titriyordu. Ama o benden hızlıydı. Bileklerimi yakaladı.
“Yeter!” dedi.
Sesi sakin ama ürkütücüydü.
Bir anda kendimi koltuğa bastırılmış halde buldum. Kollarım onun kavrayışı arasında kıpırdayamıyordu.
“Bırak!” diye bağırdım, nefesim kesilmişti.
Ama o yüzüme yaklaştı, gözleri tam karşımdaydı artık.
“Neyi bırakayım?” dedi alçak sesle. “Kendine zarar vermeni mi? Yoksa bana saldırarak her şeyi zorlaştırmanı mı?”
Boran bileklerimi hâlâ sıkıca tutuyordu. Nefesim kesilmişti ama gözlerimi onunkilerden ayıramadım.
“Niye beni satın aldın, ha?” dedim, öfke ile korkunun birbirine karıştığı bir sesle.
Boran başını hafifçe yana eğdi, dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
“Canım istedi, ondan satın aldım” dedi, sanki bu kadar büyük bir cümle önemsiz bir şeymiş gibi.
O an ellerimi bıraktı.
Kollarımdaki baskı kayboldu ama dokunuşunun sıcaklığı hâlâ tenimdeydi.
“Yol uzun sürecek,” dedi kısa bir tonla, sonra başını cama çevirdi.
Profiline ışık vurdukça yüz hatları belirginleşiyordu. Güçlü bir çenesi vardı, sert ve kararlı. Dudakları dolgun, ama ifadesizdi. Kaşları kalın ve kalkıktı, sanki her an bir emir verecekmiş gibi.
Bilekleri…
O bilekler sanki “ben buradayım” diye bağırıyordu.
Gücün ve hâkimiyetin bedene bürünmüş haliydi.
Nasıl olmuştu da ben bu kadar güçlü, tehlikeli bir adamın elinde bir eşya gibi satılmıştım?
Boğazımda bir düğüm oluştu. Pencereden dışarı bakarken içimdeki sesi susturamıyordum.
Malikanede Boran Karasoy’u bilmeyen yoktu.
Her kadın onun adını duyunca durur, bakışlarını kaçırırdı.
Bazılarıysa…
Onun gözünde bir anlık dikkat çekebilmek için her şeyi yapmaya hazırdı.
Boran Karasoy’un yatağına girmek isteyen kadınların sayısı çoktu. Hatta güzellikleriyle dillere destan olanlar bile.
Ama o, beni satın almıştı.
Benim gibi sıradan, hatta belki de onun gözünde değersiz birini.
Neden?
Bunu düşünmemeye çalıştıkça zihnim daha da kurcalıyordu.
Belki gerçekten “canı istemişti.”
Belki de…
Beni seçmesinin ardında başka bir sebep vardı.
——————
İki saat geçmişti. Araba hâlâ yol alıyordu, farların ışığı karanlık yollarda kayıp gidiyordu. İçeride yalnızca motorun uğultusu ve kalbimin ritmi vardı. Yanımda oturan Boran, koltuğuna yaslanmış, gözlerini kapatmıştı. Uyuyor gibi görünüyordu ama eminim ki değildi. Onun gibi bir adamın uykusuna bile güvenilmezdi. Nefes alışları sakin, ölçülüydü; sanki her an gözlerini açıp beni izlemeye hazırdı.
Kendimi pencereden dışarı çevirdim ama zihnim ondan kopamıyordu. Korku, öfke ve bir türlü adını koyamadığım o tuhaf gerilim iç içe geçmişti. Beni satın aldığını söyleyen bir adamla aynı arabada, aynı sessizliğin içinde oturuyordum. Bu bile başlı başına tiksindiriciydi. Ama tuhaf olan, kalbimin sadece korkudan değil, öfkeden de çarpıyor olmasıydı. Onun soğukkanlılığı, sakinliği… beni delirtmeye yetiyordu.
Nasıl bir adam böyle olur? diye düşündüm. Birini parayla alır, sonra hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eder. Yan gözle baktım ona. Yüz hatları keskin, ifadesi donuktu. Güç, onun etrafında görünmeyen bir zırh gibiydi. Çenesi, elleri, duruşu… hepsi hâkimiyet kokuyordu. Yine de içinde ne olduğunu, ne düşündüğünü okuyamıyordum.
Yol hiç bitmeyecek gibiydi. İçimdeki sıkışma yerini yavaş yavaş bir kararlılığa bırakıyordu. Evet, korkuyordum ama bu korkunun içinde direnç de vardı. Ne kadar uzağa gidersek gidelim, ben bu arabada onun kölesi olmayacaktım. Boran Karasoy, istediğini satın almış olabilirdi ama beni sahiplenemeyecekti. Bir gün, ne pahasına olursa olsun, ondan kurtulacaktım.
Araba, uzun ve kıvrımlı bir yoldan geçip geniş bir bahçeye girdi. Tekerleklerin altındaki çakılların sesi yankılandı. Başımı kaldırdım, dışarıya baktım. Göz alabildiğine uzanan bir arazi… iki yana dizilmiş ağaçlar, uzaklarda parlayan fener ışıkları… Ve tam karşımda, karanlığın içinden yükselen devasa bir yapı.
Büyük bir villa.
Bembeyaz duvarları ay ışığında solgun bir ışıkla parlıyordu.
Camları yüksek, kapısı ağır ve görkemliydi.
Burası, sıradan bir ev değil, bir dünyanın merkez üssü gibiydi.
Boran’ın dünyası.
Araba durdu. Motor sustuğunda sessizlik ağırlaştı.
Boran kısa bir bakış attı bana, sonra kapıyı açtı.
“İn” dedi, sesi yumuşak ama tartışmaya kapalıydı.
Yutkundum. Ellerim titreyerek kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Soğuk hava yüzüme çarptı, içimi ürpertti. Başımı kaldırıp binaya baktım. Kocaman, soğuk ve ürkütücüydü.
İşte burası… beni satın alan adamın evi.
Boran, arabayı çevreleyen sessizliği bozan tek şeydi. Yanıma geldi, gözlerini üzerime dikti.
“Beni takip et” dedi sadece, sonra önceden belirlenmiş bir adım güveniyle yürümeye başladı.
Ben de istemsizce peşine takıldım. Büyük kapı açıldığında, içeriden yayılan sıcak hava tenime çarptı. İçeri adım atar atmaz, gözlerim yukarıya doğru genişleyen yüksek tavana takıldı.
Hol, bir malikane değil, bir saray gibiydi. Mermer zemin parlıyordu, kristal avize tavandan sarkıyor, her köşede sessiz bir ihtişam hissediliyordu.
Tam etrafa bakarken, merdivenlerden yavaşça bir kadın indi.
Uzun boylu, zarif biriydi. Üzerinde saten bir sabahlık vardı, her adımı ölçülüydü.
Ama gözleri bana değil sanki geçmişten gelen bir hayalete bakıyordu.
Kadının yüzüne şaşkınlık yerleşti. Dudakları aralandı, nefesi titredi.
“Boran…” dedi, sesi hem tanıdık hem tedirgindi.
O an nefesim kesildi. Boran kadına sert bir sesle, “Şimdi sırası değil, Gamze” dedi. Sonra ekledi: “Kızı misafir odasına çıkar.” Kadın başını bana çevirdi, gözleri soğuk ve kesin, sonra sessizce, “Beni takip et.” dedi.
Gözlerimi Boran’a dikerek kısa bir an durakladım, sonra kadının arkasından adımlarını takip ettim. Merdivenlerden çıkarken kalbim deli gibi çarpıyordu, her adımım yankı yapıyordu taş zeminde. Kadın ilk sağdaki odanın önünde durdu ve kapıyı açtı: “Geç” dedi.
İçeriye adım attım. Gözlerim odayı taradı; ortasında kocaman, gri bir yatak vardı. Yutkunduğumda boğazım düğümlendi. Kadına bakıp bir şey söylemek istedim ama o sadece hafifçe gülümsedi ve kapıyı üstüme kapattı.
Hızla kapıya doğru yürüdüm, kolumu kapı koluna uzattım ama dönmedi. Kilitlenmişti. Kalbim sıkıştı, içimde hem korku hem öfke kabardı.
&&
Boran salona adımını attığında, odadaki sessizlik hemen dikkatini çekti. Hizmetçiler usulca eğildi ve biri kibarca sordu:
“Bir şey ister misiniz, Boran Bey?”
O sırada Gamze sessizce salona girdi, Boran’ın bakışlarıyla karşılaştı. Boran hizmetçiye kısa ve sert bir sesle, “Çık” dedi. Hizmetçi hafifçe başını eğip sessizce salondan çıktı.
Gamze adım adım Boran’ın yanına yaklaştı. Dudaklarını ısırarak fısıldadı:
“O Zühre mi?”
Boran başını sertçe salladı, gözleri Gamze’ye dikildi:
“Hayır.”
Gamze şaşkınlığını gizleyemedi.
“O zaman kim?”
Boran sessizliğini bozdu, derin bir nefes alarak sertçe yanıtladı:
“Kızı malikaneden satın aldım.”
Gamze’nin gözleri büyüdü, ellerini hafifçe açtı:
“Sen delirdin mi? Oradan bir kız satın alıp buraya nasıl getirebildin?”
Boran aniden Gamze’ye döndü ve ayağa kalktı, yüzü sertti:
“Kararlarım ne zamandan beri sorgulandı?”
Gamze bir an geri çekildi, ama cesaretini topladı:
“Seni anlayamıyorum. Neden böyle bir şey yaptın?”
Boran derin bir nefes aldı, gözleri Gamze’ye kilitlendi:
“O kıza bana ait. Ona bulaşayım deme. Hizmetçilerden birkaçını yolla, kızı temizlesinler. Güzelce giydirsinler, yatağıma temiz bir şekilde gelmesini istiyorum.”
Boran tam salondan çıkacakken Gamze hafifçe alaycı bir tonla sordu:
“Zühre’ye benzediği için buraya getirdin, değil mi?”
Boran dudaklarının kenarını kıvrıldı, sessizce hafifçe gülümsedi ve odadan çıktı.