Mafyanın İsteği

2080 Words
Defne odanın ortasında çaresizce etrafına baktı. Soğuk duvarlar, tek bir pencere bile olmayan gri tonlarındaki oda üzerine kapanıyor gibiydi. Kalbi hızla çarpmaya başladı. “Ne istiyorlar benden?” diye fısıldadı kendi kendine. Sonra gözlerinin önüne Elif’in yüzü geldi. O evde tanıdığı, belki de tek güvendiği insandı Elif. Ya ona da bir şey yaptılarsa? diye düşündü. Boğazına bir düğüm oturdu. Ya gerçekten böbreklerimi alacaklarsa? Organ mafyası mı bunlar? Tam o sırada kapı birden “tık” diye açıldı. Aynı kadın içeri girdi. O soğuk , keskin bakışlarıyla Defne’yi baştan aşağı süzdü. Ardından arkasından iki hizmetli kız belirdi; üzerlerinde beyaz önlükler vardı, ellerinde havlular ve bir sürü şişe. Gamze, sert bir ses tonuyla, “Kızı güzelce yıkayın. Sonra saçını, makyajını , kıyafetini tam hazır edip patronun odasına götürün.” dedi. Defne bir adım geri çekildi. “Ne yıkanması ya?” dedi şaşkınlıkla. Gamze o an gözlerini Defne’ye dikti. Yüzünde hafif bir alay ifadesi vardı. “Bu hâlde patronun yatağına girmeyi düşünmüyorsun herhalde?” Defne’nin gözleri irileşti. “Ne?.. Ne dedin sen?” Gamze sabırsızca hizmetlilere bakıl ellerini birbirine vurdu. “Ee, ne duruyorsunuz. Hadi kızı banyoya götürün.” İki kız Defne’nin kollarına yapıştı. “Bırakın! Ne yapıyorsunuz?!” diye bağırdı ama nafile. Kızlar onu banyoya sürüklediler. Banyo, mermer zeminli, buharlı ve garip şekilde lüks bir yerdi. Defne’nin üzerinde suyu gezdirdiler, çeşit çeşit sabunlar, losyonlar, kremler sürdüler. Defne hayatı boyunca böyle şeyler görmemişti. Ellerinden kurtulmaya çalıştı, ama her hamlesi duvar gibi bir dirençle bastırıldı. Bir süre sonra onu yeniden odaya getirdiler. Bir kız saçlarını fırçalayıp özenle şekil verirken diğeri makyajını yapıyordu. Her dokunuş, Defne’nin yüreğine bir diken gibi batıyordu. En son biri eline ince, ipek bir gecelik uzattı. “Bunu giy” dedi. Defne titreyerek geceliği giydi. Aynanın karşısına geçtiğinde kendini tanıyamadı. Gözleri doldu. Yüzüne dokundu. O artık sokakta yürüyen sıradan Defne değil, bir başkasının planına kurban edilmiş bir yabancıydı. Tam o an da Gamze içeriye girdi. Ayak sesleri yankı yaptı odada. Defne aynadaki yansımasına baktı, ardından Gamze’ye döndü. Gamze , dudaklarının kenarında sinsi bir tebessümle, “Patron seni bekliyor.” dedi. Ve yanına gelip alçak ve etkileyici bir sesle, "Patronu etkilemeyi başarırsan hiç sahip olamayacağın şeylere sahip olacaksın.” dedi. Defne şaşkınlıkla kadının yüzüne baktı, ifadesiz ve anlaşılmazdı. Hiç beklemediği bir anda, kadın, yanında bekleyen iki genç kıza dönerek, "Kızlar, götürün.” diye emir verdi. İki kız hemen Defne'nin kollarına girdi ve ona hiç vakit kaybettirmeden, geniş mermer merdivenlerden çıkmaya başladılar. Bir kat çıktıktan sonra, koridordaki kapılardan birine doğru ilerlediler ve Defne'yi içeri ittirdiler. Kapı, arkasında gürültüyle kilitlendi. Defne bir an etrafına bakındı. Duvarlarda büyük, soyut tablolar asılıydı. Oda, taze çiçek ve pahalı bir parfüm karışımı gibi mis gibi kokuyordu. Her yeri kaplayan gri tonları, incelikle seçilmiş mobilyalar ve modern dekorasyon, odanın bir mimar elinden çıktığını açıkça belli ediyordu. Odanın tam ortasında ise geniş, davetkar bir yatak vardı. Tam o sırada, arkasından tanıdık bir ses duydu: "Beğendin mi?" Defne irkilerek arkasını döndü. Boran'ı gördü. Üstü çıplak, altında ise sadece bir boxer vardı. Tüm kasları belirgindi. Defne, gözlerini bir anlık onun vücudunda gezdirdikten sonra, kendini toparlayıp derin bir nefes aldı ve bakışlarını Boran'ın gözlerine dikti. İçinde biriken tüm soruları, tek bir cümleyle dışarı vurdu: “Burada ne işim var?" O an Boran, adımlarını atarak Defne'ye iyice yaklaştı. Sıcak nefesi kulaklarında hissedilirken, alçak ve baskın bir sesle, "Bundan sonra burada benimle beraber uyuyacaksın.” dedi. Defne, bakışlarını kaçırdı, yere ya da duvardaki gri tonlara bakıyor gibiydi. İçinde biriken öfke ve aşağılanma duygusuyla sözlerini arka arkaya sıraladı: "Beni satın aldığın yetmiyormuş gibi, vücudumu kendi zevkin için mi kullanacaksın?" Boran, derinden gelen o tok ve otoriter sesiyle cevap verdi: "Kızıl, vücudun sana ait. Ve bir gün kendi isteğinle benim olacaksın. Ama şu an merak etme, sana dokunmayacağım." Defne bu sözlere inanmaz bir kahkaha attı. Acı ve alay dolu bir sesle, "Şu yatakta abi kardeş gibi mi uyuyacağız? Sadece bu mu?" diye sordu. Aniden, Boran'ın kolu bir yılan gibi hızla hareket etti ve Defne'nin ince belini kavrayarak onu kendine çekti. Aralarında sadece bir nefes mesafesi kalmıştı. "Peki” diye fısıldadı yakıcı bir sesle “Sen ne istersin?" Defne, kalbinin deliler gibi attığını hissederek, nefesini tutup net bir şekilde cevap verdi: "Beni bırakmanı." Boran'ın dudaklarında anlık bir kıpırtı belirdi. Başını hafifçe eğerek Defne'nin alnına nefesini üfledi ve neredeyse bir fısıltıyla, "Şşş” dedi, "Öyle bir şey yok." Defne bir an geri çekildi, sesi titreyerek, “Beni… niçin satın aldın?” dedi. Boran’ın yüzü ifadesizdi, sesi ise sakin, neredeyse kayıtsızdı. “Beğendim.” Defne’nin gözleri irileşti. “Beni mi? Ben o kadar güzel bir kız bile değilim.” dedi hıçkırığı bastırmaya çalışarak. “Orada yüzlerce, binlerce güzel kız vardı. Beni mi seçtin yani? Şimdi cidden buna inanmamı mı bekliyorsun?” Boran’ın parmak uçları Defne’nin hafifçe saçlarına dokundu. “İpek gibiler.” dedi sessizce. Defne geri çekildi, nefesi karıştı. “Yarın tekrar eski haline dönecek.” diye fısıldadı, sanki utanarak. Boran’ın dudakları kıvrıldı, gözleri Defne’ninkiyle buluştu. “Öyle bir şey olmayacak.” dedi kararlı bir tonda. “Her daim parlayacaksın.” Defne şaşkınlıkla ona baktı. Bu adam niye bana böyle davranıyor? İçinde bir yer ürperdi ama gözlerini kaçırmadı. Boran’ın gözlerinde bir şey vardı. Sanki soğuk bir karanlıkla karışmış gizli bir şefkat Boran aniden geri çekildi, bakışını yere indirdi. “Karnın aç mı?” diye sordu beklenmedik bir yumuşaklıkla. Defne, sabahın erken saatlerinden beri doğru düzgün hiçbir şey yemediğini o an fark etti. Malikanede kızlara hep az yemek verilirdi; “zayıf kalmaları gerekiyordu.” Dudaklarını ısırarak, “Evet” dedi. Boran sessizce dolaba yöneldi. Elini dolabın kapısına attı, derin bir nefes aldı ve içeriden düzgün bir pantolon, gömlek ve ceket çıkardı. Hızla giyinirken yüzündeki sert ifadeyi saklamaya çalıştı. Sonunda hazır olduğunda, yavaşça Defne’ye döndü. “Benimle gel.” Defne tereddüt etti ama sonunda elini uzatmak zorunda kaldı. Boran’ın eli sıcaktı, güçlüydü. Onu odanın yan kapısına doğru yönlendirdi. Kapıdan geçtiklerinde Defne’nin gözleri büyüdü. Karşısında devasa bir yemek salonu vardı. Kristal avizeler, uzun masa, masanın üzerinde çeşit çeşit yemek… Etler, tatlılar, taze meyveler, sıcak ekmek kokusu… Defne hayranlıkla etrafa baktı, sonra Boran’a döndü. Boran sessizce sandalyeyi çekti. “Otur.” dedi. Defne yavaşça oturdu. Boran karşısındaki sandalyeye geçti. Sessizlik, tabakların parıltısı kadar ağırdı. Defne önündeki sofraya baktı. Hayatında hiç bu kadar zengin bir masa görmemişti. Tam o sırada salonun diğer kapısı açıldı. Bu kez içeriye üç kadın girdi. Hepsinin güzellikleri göz kamaştırıcıydı. Üzerlerinde açık renkli, zarif önlükler vardı. Kadınlar servis yapmaya başladığında Defne’nin içi burkuldu. Bu adamın çevresi hep böyle güzel kadınlarla mı dolu? diye geçirdi içinden. Boran sessizce Defne’yi izliyordu. Sonra gözlerini masadaki tabaklara çevirdi. “Hepsini yemek zorundasın.” dedi sakin ama kesin bir tonla. Defne, önüne eğilerek tabaktaki yemeğe baktı. Gümüş çatala dokunurken eli hafifçe titriyordu. Hizmetçiler sessiz bir uyumla hareket ediyordu; biri tabakları düzenliyor, diğeri kristal kadehlere içki dolduruyordu. Önüne yerleştirilen tabak dikkatini çekti. Ortasında kan kırmızısı tonlarında bir et parçası vardı. Dışı mühürlenmişti ama içi neredeyse çiğ gibiydi. Defne, çatala küçük bir parça alıp ağzına götürdü. Tadı garipti… alıştığı hiçbir şeye benzemiyordu. Hafif metalik, aynı zamanda yumuşak ve yoğun. Kaşlarını çattı. Boran onu izliyordu. “Beğenmedin mi?” diye sordu, sesi yumuşaktı ama altında bir dikkat vardı. Defne tereddüt etti. “Sadece… garip. Çiğ gibi biraz.” Boran, elindeki bıçağı masaya bıraktı. “Kuzu değil,” dedi. “Bu özel yetiştirilmiş dağ geyiği eti. En nadir türlerden. Avı yasaktır, ama bizim soframızda yer bulur.” Defne şaşkınlıkla baktı. “Dağ geyiği mi?” diye fısıldadı. Tam o sırada hizmetçiler, kristal kadehlere koyu kırmızı bir sıvı doldurmaya başladılar. Ortalığa ağır, meyvemsi bir koku yayıldı. Kadınlardan biri, Boran’ın yanına eğilerek kadehini usulca doldurdu. Boran içeceği eline aldı, ışığa tuttu. “Bu” dedi, Defne’ye dönerek, “Yurt dışında özel olarak üretilen bir şarap. Üzüm bağları sadece bir ailenin elinde. On yılda bir kez üretim yapılır.” Defne’nin kaşları çatıldı. “Şarap mı bu?” dedi, sesinde hem merak hem de temkin vardı. “Evet” dedi Boran, kadehi hafifçe sallayarak. “Ama öyle sıradan bir içki değil. Zamanla kıymetlenir, tıpkı bazı insanlar gibi.” Defne ne demek istediğini anlayamadı. O cümlede bir anlam gizliydi, ama çözmeye ne cesareti vardı ne de fırsatı. Bakışlarını kadehten kaçırdı. Hizmetçiler, sessizce son tabakları yerleştirip başlarını eğerek odadan çıktılar. Kapı kapandığında salon sessizliğe gömüldü. Defne, çatalı yavaşça bıraktı. Masadaki gümüş metalin çıkardığı ses odada yankılandı. Gözleri Boran’a dikildi; öfke, korku ve çaresizlik birbirine karışmıştı. “Tüm zenginliğini göstermek için mi beni satın alıp buraya getirdin?” dedi titrek ama meydan okuyan bir sesle. Boran dudaklarının kenarını hafifçe kıvırdı, o tanıdık, kendine güvenen gülümsemesiyle kadehini eline aldı. “Bu” dedi sakin bir tonda, kadehteki koyu kırmızı sıvıya bakarak, “Gördüklerinin çeyreği bile etmez.” Sonra şarabından bir yudum aldı, gözlerini Defne’den ayırmadan. Defne’nin boğazı düğümlendi. Başını çevirip salona baktı; her köşede başka bir ihtişam parlıyordu. Altın işlemeli çerçeveler, ağır kadife perdeler ve duvarlarda asılı tablolar… Bir tanesi özellikle dikkatini çekti , geniş, karla kaplı bir Rus köyünü tasvir ediyordu. Renkleri soluktu ama fırça darbeleri canlıydı; sanki tablo hâlâ nefes alıyordu. “Bu tablo…” dedi Defne, gözleri o resimde takılı kalmış halde. “Gerçek mi?” Boran başını hafifçe eğdi, dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm. “Repin’in ‘Köylü Kadınlar’ı. 1880’lerde yapılmış. Aslında bir müzede olması gerekirdi.” Defne şaşkınlıkla dönüp baktı. “Yani… kaçak mı?” Boran omzunu silkti, sanki bu tür şeyler sıradanmış gibi. “Kaçak değil… yanlış ellerde diyelim.” Defne sessizliği bozdu; sesi, salonun yüksek tavanlarında yankılandı. “Nerelisin sen?” Boran kadehini yavaşça masaya bıraktı, dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. “Buralıyım.” dedi sade bir tonda. Defne gözlerini kısmıştı, bakışları sorgulayıcıydı. “O odadayken bir adamla Rusça konuştun… nereden biliyorsun?” Boran göz ucuyla ona baktı. “Bildiğim dillerden biri sadece.” Defne kaşlarını kaldırdı. “Kaç dil biliyorsun peki?” “Beş olabilir.” dedi Boran, sanki sıradan bir şey söylüyormuş gibi. Defne’nin ağzı hafifçe açık kaldı. Beş dil. Bu adam sandığı gibi biri değildi; yüzeyde kaba, tehditkâr, ama içinde başka bir zeka, bambaşka bir geçmiş gizliydi. Sonra istemsizce sordu, sesi alçaldı: “Sen… mafyasın, değil mi?” Boran’ın yüzü ifadesizdi, ama gözlerinde bir parıltı belirdi. “Olabilir” dedi umursamazca. Defne’nin boğazı kurudu. “Ya bir şey soracağım sana benden ne istiyorsun? Daha doğrusu sana verebileceğim ne güzelliğim var, ne de iffetim. Neden beni kaçırdın?” Bir an sessizlik oldu. O an, uzaklardan bir piyano sesi duyuldu. Salonun diğer ucundaki kapalı odadan gelen nağmeler, havayı doldurdu. Müzik hem hüzünlüydü hem de büyüleyici. Boran sandalyeden kalktı. Yavaş adımlarla Defne’nin yanına geldi. Gözleri onun gözlerine kilitlenmişti. “Bu dansa benimle eşlik eder misin?” diye sordu alçak bir sesle. Defne, sorunun öylesine söylendiğini düşündü ama cevabı veremeden, Boran elini uzattı. Sonra, hiçbir şey sormadan, onu ayağa kaldırdı. Defne’nin kalbi hızla atıyordu. “Ben… bilmiyorum ki” dedi kısık bir sesle. Boran hafifçe gülümsedi. “Ben biliyorum.” Parmakları Defne’nin beline yerleşti, diğer eli onun avucuna değdi. Müziğin ritmine göre adımlar attı. Defne ne yapacağını bilemedi, birkaç kez sendeledi, ama Boran’ın elleri onu bırakmadı. Her adımında Defne’nin kalbi daha da hızlanıyor, içindeki korkuyla karışık bir sıcaklık büyüyordu. Bir an boyunca zaman durmuş gibiydi. Piyano sesi, nefesleri ve kalp atışları birbirine karıştı. Defne başını hafifçe kaldırdı, Boran’ın gözlerine baktı. Orada, o karanlık adamın içinde, bir anlığına bile olsa insana benzeyen bir şey parladı. Ama o bakış, hem bir vaatti… hem de bir tehlike. Defne’nin kalbi hızla atıyordu. Boran’ın eli beline yerleştiğinde, içinden bir ürperti geçti. O dokunuş ne tamamen şefkatliydi ne de tamamen sahipleniciydi, ikisinin arasında, tuhaf bir çizgideydi. Adımlarını karıştırsa da Boran onu bırakmadı. Müziğin ritmine uyum sağlamakta zorlanıyordu ama Boran’ın hareketleri kararlıydı; yön veriyor, adım attıkça Defne’yi yavaşça etrafında döndürüyordu. Defne, gözlerini yere indirip fısıldadı: “Benden ne istiyorsun?” Boran başını hafifçe eğdi, yüzü Defne’nin yanağına yaklaştı. Nefesi sıcak, sesi neredeyse bir fısıltı kadar yakındı. “Şşş…” dedi. “Kulağını müziğe ver. İyi gelecek.” Defne gözlerini kapattı. Müzik odada yankılanıyordu; her nota kalbine dokunuyordu sanki. Boran’ın avucu belinde, ritme göre yavaşça yön veriyordu. Defne istemsizce adımlarını ona uydurdu. O an sanki kaçırıldığı, kilitlendiği, korktuğu her şey bir süreliğine sessizliğe gömüldü. Sadece müzik, sadece o dokunuş, sadece o an vardı. Piyano sesi ağırlaşırken, salonun havası da değişti. Müzik yavaş yavaş son vuruşlarına yaklaşırken Boran, Defne’nin adımlarını daha da dikkatli yönlendirdi. Elini belinden ayırmadı, parmakları Defne’nin ince belinde hafifçe sıkılaştı. Defne’nin nefesi kesilmişti. Kalbi ritmi çoktan müzikle karıştırmış, elleri Boran’ın avuçlarında titriyordu. O an zaman durmuş gibiydi. Sadece adımları, nefesleri ve birbirine karışan bakışları vardı. Son vuruş geldiğinde Boran, Defne’yi belinden kavradı, hafifçe eğdirdi. Defne’nin saçları havada savruldu, kalbi göğsünden fırlayacak gibi attı. Ve tam o anda… Boran alçak, derin sesiyle kulağına fısıldadı: “Benimle evlenmeni istiyorum.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD