Zühre, loş ışıklı odasında masanın başında oturuyordu. Elindeki telefon, avucunda terlemiş gibiydi. Ekrana uzun uzun baktı; numarayı ezbere biliyordu ama parmakları bir türlü arama tuşuna gitmiyordu. Saniyeler dakikalara karıştı. Gözleri sabitti, nefesi kontrollüydü. Sonunda sandalyeden kalktı, derin bir iç çekişle arama tuşuna bastı. Telefon uzun uzun çaldı. Her çalışta Zühre’nin kalbi biraz daha daraldı. Nihayet hattın öteki ucunda bir tıkırtı duyuldu. “Alo,” dedi yorgun, kısık bir ses. “Rana,” dedi Zühre. Sesi sakindi ama buz gibiydi. O anda Rana, karanlık bir ara sokakta, çöp konteynerinin yanında çömelmişti. Yarı soğumuş bir pizza diliminden büyük bir ısırık alıyordu. Ağzı yağ içindeydi, açlık gözlerini kan çanağına çevirmişti. Zühre’nin sesini duyduğu an donup kaldı. Yavaşça ayağ

