Kardeş

1297 Words
Alaz mezarlıktan sinirli sinirli çıktı. Toprak kokusu genzini yakarken, ruhundaki intikam ateşi daha da harlanmıştı. Hala daha bu nasıl olur diye kendini sorguluyordu; koskoca Alaz Kandaloğlu nasıl böyle bir oyunun içine düşerdi? O sinirle ofisine nasıl geldiğini anlamadı bile. Ayak sesleri koridorda birer balyoz gibi yankılanıyordu. Sinirle Hamza'ya dönüp kükredi: "Lan bana akıllı demek kimin harcı ha! Beni kendi oyunumda mat etmeye çalışan o acizler, bedelini nefesleriyle ödeyecekler!" Hamza, patronunun gözlerindeki o vahşi ışığı görünce yutkundu: "Ne yapıyoruz patron? Hemen çökelim mi tepelerine?" Alaz, masasının üzerindeki kristal kül tablasını hınçla kenara itti. "Bu gece sakince uyusunlar bakalım. Korkunun eceliyle değil, sahte bir huzurla uyusunlar. Rahatlayıp kurtulduklarını sansınlar. Sabah o şaşkın hallerini ve benden kaçmak nasılmış bizzat soralım bakalım. Güneş onlar için son kez doğacak." Hamza esas duruşa geçti: "Tamam patron, başka emriniz var mı?" "Yok, çık sen. " Sabah Alaz erkenden kalkıp evden çıktı. Gece sinirden gözüne uyku bile girmemişti. Yastığına başını her koyduğunda Ali Cengiz’in o kaçamak bakışları geliyordu aklına. Sinirden önüne gelen herkese çatıyordu. Şoförün vites değiştirmesinden, kapıdaki korumanın selam verişine kadar her şey batıyordu ona. Bilmiyordu ki o kız hayatını tamamen değiştirip bir kız kardeşten daha çok seveceği biri olacaktı. Kader, Alaz’ın karanlık kalbine beklemediği bir ışık sızdırmak üzereydi. Tüm adamları toplayıp Ali Cengizlerin evine gittiler. Siyah lüks araçlar, mahallenin dar sokaklarından birer gölge gibi geçti. Bahçeye girdiklerinde herkes bahçede oturmuş sevinç ile muhabbet ediyorlardı. Çay bardaklarının tıkırtısı, kuş seslerine karışıyordu. Alaz için bu manzara bir hakaretti. Alaz, bahçe kapısını tekmeleyerek içeri girdi: "Gülün siz gülün! Az sonra da gülebilecek misiniz bakalım?" dedi. Sesi, bahçedeki tüm huzuru bir bıçak gibi kesti. Alaz'ın geldiğini fark eden Ali Cengiz, can havliyle yerinden fırladı. Tüm ailesini arkasına alıp bir kalkan gibi durdu: "Alaz beyim ne olur! Burada ailem var, masumlar var... Buradan gidelim, ne isterseniz orada yapın, karşı çıkmayacağım. Lütfen! Ama burada, çocukların gözü önünde olmaz!" dedi. Alaz, gözlerini nefretle kısarak yaşlı adamın üzerine yürüdü: "Lan kime güvendin de geldin! Arkanı kime yasladın da benim gazabımdan kaçabileceğini sandın!" diye adeta bağırdı. O sesin şiddeti ile bahçedeki ağaçlardaki kuşlar bile korkuyla havalandı. Alaz silahın emniyetine basıp tetiği çekeceği zaman, sokağın başından gelen bir lastik çığlığı duyuldu. Kapı büyük bir gürültü ile kırıldı ve içeri toz bulutu içinde beyaz bir araba daldı. Alaz’ın adamları panikle silahlarını o yöne çevirdiler. Arabadan kıvırcık saçlı, beyaz tenli, ay yüzlü ama bakışları zehir zemberek bir kız indi. Elindeki silahı hiç korkmadan Alaz'ın eğitimli korumalarının üzerine çevirdi. Duruşunda bir asalet, gözlerinde ise delice bir cesaret vardı. Ali Cengiz karşısındaki kadına, "Karışma güzelim, onların işi benimle! Kendini yakma!" diye bağırdı, sesi titriyordu. Onu korumak istiyordu ama Derya’nın durmaya niyeti yoktu. "Karıştım bile dayıcım! Artık çok geç!" deyip, Alaz ve adamlarına döndü. Silahı adamlara doğrulttu. "İndir lan o silahı! Kime doğrulttuğunun farkında mısın? Ya da kime kafa tuttuğunun?" diye adeta kükredi. Sesi tüm bahçede yankılandı. Korkunun zerresi yoktu o seste. Alaz’ın yüzünde alaylı bir gülümseme oldu. Karşısındaki bu "küçük" kızın cüretine inanamıyordu. "Ya gel de indir o zaman," dedi, meydan okurcasına. Derya, Alaz'ın söylediğine gözlerini devirerek güldü. O gülüş, yaklaşan fırtınanın habercisiydi. İçindeki canavar uyanmıştı. Hamza, Alaz'a yaklaşıp fısıldadı: "Patron, bak! İlk başta böyle tatlı tatlı gülüyor, sonra içinden bir canavar çıkıyor. Vallahi yemin ederim! Bu kızın gözleri bana hiç tekin gelmiyor, bir delilik yapacak!" "Kes sesini Hamza, geç yerine!" dedi Alaz. Kıza dönüp, "Hadi ne yapıyorsun bakalım?" bakışı atınca... O an, kızın yüzündeki ifade adeta değişti. Göz bebekleri öfkeyle büyüdü. "Bak, son kez uyarıyorum! O silahı indir, adam gibi siktir olup gidin. Utanmıyor musunuz yaşlı başlı insanların, çoluk çocuğun önünde bir adama zulüm etmeye? Sizin adaletiniz sadece güçsüzlere mi işliyor?" dedi. Sesindeki öfke, havayı bile titretmişti. Alaz etrafındaki ağır silahlı adamlarını gösterip kahkahalarla sordu: "Sence bizim böyle bir derdimiz var mı? Bizim olduğumuz yerde hukuk değil, benim sözüm geçer!" Derya, Alaz’ı ve adamlarını hiç takmayıp arkasındaki korkmuş kadınların yanına gitti: "Yenge, sen dedemi ve anneannemi, çocukları da alıp gir eve! Hemencecik! Burada görecekleriniz sizin uykularınızı kaçırır." "Ama Derya kızım... Sana bir şey olursa..." Emine’nin sesi titrek, gözleri korku doluydu. "Yenge, girin siz! Az sonra olacaklara şahit olmanızı istemiyorum, lütfen! Hadi! Hemen!" Sesindeki o sarsılmaz otorite, aileyi hareket etmeye zorladı. Hamza tekrar Alaz'a sokuldu, terini siliyordu: "Patron, vallahi vazgeçelim! Bu kızda gram korku yok! Çiğ çiğ yer bizi! Vallahi! Yemin ederim! Ben böyle bir bakış en son bir sırtlanda görmüştüm!" Alaz hiçbir şey demeden ters ters baktı sadece. Hamza'nın korkusu ona batıyordu ama içten içe bu kızın içindeki o sönmeyen ateşi merak etmeye başlamıştı. Dışarıdaki aile üyeleri eve girdiler ve kapıyı arkalarından kilitlediler. Onların sağ salim içeri girdiğinden emin olan Derya, Alaz’ın karşısına geçti. Gözlerinin içine, en derinlerine baktı. Gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. Ali Cengiz'in kolunu tutup ayağa kalkmasını sağladı, onu da arkasına aldı. "Şimdi derdin neyse adam gibi söyle. Ha, adamlık varsa tabii!" dedi. Bu cümle, Alaz’ın damarlarındaki kanı dondurdu. Yüzündeki alaycılık bir anda silinmiş, yerini saf bir öfke almıştı. Alaz, bu korkusuz kıza bakıp gürledi: "Bana bak kızım! Sen kiminle konuştuğunun farkında mısın? Seni buraya gömerim, kimse de bir şey diyemez! Kandaloğlu sülalesini karşına almak ölüme davetiye çıkarmaktır!" "Ya öyle mi? Allah aşkına bir gömsene! Bekliyorum! Hadi, göster bakalım o çok güvendiğin gücünü!" dedi meydan okurcasına. Ali Cengiz şaşkınlıkla olduğu yerde mıhlanmıştı. Gözleri kocaman açılmıştı. Bu Derya, onun bildiği narin, çiçekleri seven kız değildi; o şu an bir savaşçıydı. Konağın pencerelerinden dehşet dolu gözler onları izliyordu. Emine ellerini ağzına kapatmış ağlıyor, çocuklar cama yapışmış bu devler savaşını izliyordu. Alaz adeta kükredi: "Bırakın lan bu acındırma sahnelerini! Ne bekliyorsunuz! Benzetin şunları! Toplayın bu kızı, haddini bildirin!" O an, Alaz’ın tüm adamları kızın üzerine saldırdı. Bahçede bir toz bulutu yükseldi. Yumruk sesleri, acı feryatlara karıştı. Derya, sanki bir dans ediyormuş gibi çevikti. Vurduğu yerde gül bitmiyor, kemik sesleri geliyordu. Alaz, olan bitene donuk bir ifadeyle bakıyordu. Ağzı hafifçe aralanmıştı. Yıllarca yanında tuttuğu, en ağır eğitimlerden geçmiş adamları bir kızın elinde oyuncağa dönmüştü. Hamza ise arabanın tekerleğine yapışmış, hıçkırarak dua ediyordu: "Bittik biz! Bu kız değil, bu başka bir şey!" Geriye bir tek Alaz ve Hamza kalmıştı. Derya, "Ayı" lakaplı o devasa adamı bile tek bir hamleyle yere sermişti. Nefes nefese kalmıştı ama bakışlarındaki keskinlikten hiçbir şey kaybetmemişti. Alaz’ın tam karşısına dikildi, parmağını sallayarak konuştu: "Bana bak it oğlu it! Bu adamlardan uzak duruyorsun! Eğer bir daha bu aileye yanaştığını görürsem, seni bu adamlarından beter eder, ölmek için yalvarırsın bana! Bu insanlar, bir kızlarını sokak ortasında bir iftira yüzünden taşla sopayla dövülerek öldürdüler... Onlara sırf senin keyfin istediği için bir daha evlat acısı yaşatma! Bunu bil! İtlerini al ve siktir olup git buradan!" Gözlerinden yaşlar akıyordu. Bu sözler, Alaz’ın kalbinde bir yerlere dokundu, içini yaktı. Kendi geçmişindeki o sönmeyen yarayı hatırlattı ona. Alaz şaşkınca hala daha yüzüne bakıyordu. Gözlerinde hayranlık ve dehşet karışımı bir ifade vardı. Adeta buz kesmişti. Kızın her kelimesi Alaz’ın karanlık geçmişine bir ışık tutuyordu; haksızlık, acı ve kayıp... "Ne bakıyorsun? Defol git dedim sana!" diye bağırdı Derya. Bu son bir kükremeydi. Alaz kafasını şaşkınca salladı. Hiçbir şey söyleyemedi. Onun gibi bir adamın dili tutulmuştu. Hamza’ya dönüp sadece, "Buraları temizleyin!" dedi. Ve arkasına bakmadan arabaya binip uzaklaştı. O gün o bahçede bıraktığı sadece adamları değil, kibriydi. Alaz, o günden sonra durmadı. Kızı araştırmaya başladı. Arşivleri açtı, eski dostlarını aradı. Ve sonunda gerçeğe ulaştı: Derya, yıllar önce kaybettiği, "abi, amca, baba yarısı" bildiği o en sadık dostunun kızıydı. Aynı kan olmasa da, aynı ruhun parçasıydılar. İşte o günden sonra Derya, onun öz be öz kardeşi oldu. Alaz sss’un dünyasında artık sadece yıkım yoktu; koruması gereken bir çiçek, ama dikenleri olan bir çiçek vardı. Yıllar geçse de Derya onun hayatındaki en kıymetli varlık olarak kalacaktı. Derya, Alaz’ın katı hayatına güzel dokunuşlar getirdi. Ona sadece kardeşliği değil, merhameti ve en güzeli olan aşkı öğretecekti. Alaz, bu hayatta birini sevebilme umuduna tutundu. Çünkü aşk, en sert kayaların bile arasından sızan küçük bir filiz gibi bir yerden başlamaktır. Alaz Derya ile Adardan Aşkı öğrenecekti. Aynı zaman da kardeşliği de...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD