Alaz: "Ya benimle gelir, temizlenirsiniz..."
Alaz: "...ya da o kapıdan geri adım atar, bu kanlı düzenin içinde kaybolursunuz."
Alaz: "Seçimini yap. Hızlı ol. Ben beklemem."
Hamza, nefes nefese odaya girdi ve kapıyı arkasından hızla, titreyen ellerle kapattı.
Olduğu yerde öylece durdu. sakince etrafına baktı . Daha sonra birden ağlamaya başladı
İlk başta yürek parçalayan hıçkırıklarla ağladı. Ardından, bir anda, hıçkırıkları kesildi ve yerini kontrolsüz, deliliğe yakın kahkahalara bıraktı. Bu, mutlak özgürlüğün, travmatik bir zaferin sesiydi.
Alaz, kaşlarını çatarak kendi kendine mırıldandı: "Kendi kendine deli olan bendim ama bu da delirdi galiba." Tuhaf tuhaf, Hamza'ya bakmaya başladı.
Alaz: "Lan, iyi misin?" diye sordu şaşkınlıkla.
Hamza: "İyiyim. İyi! Hatta hiç bu kadar iyi olmamıştım!"
Hamza: "O işkenceci adamdan kurtulduğumuz, hatta kardeşim bu leş kargasının eline düşmeyeceği için çok mutluyum!"
Alaz: "Az önce niye ağladın ya oğlum o zaman?"
Hamza: "Niyemi... Yıllardır çektiğimiz acılar, işkenceler... Hem annemin hem de kardeşimin çektiği bu acılar gözümün önünden geçince kendimi tutamadım. Ama bitti! Artık bitti!"
Hamza, birden yerinden fırlayıp ayağa kalktı.
Hamza: "Hadi! Ne yapıyoruz?"
Alaz: "Neyi ne yapıyoruz?" diye sordu.
Hamza: "Lan, bunları burada böyle bırakırsak kokar. Zaten şimdiden dayanılmaz bir şekilde kokmaya başlamışlar."
Alaz: "Komple yakalım bu odayı da, binayı da."
Hamza: "Olmaz. Bizim yaptığımız anlaşılır. O zaman başımız beladan kurtulmaz."
Alaz: "Doğru söylüyorsun."
Alaz: "Bir el arabası getir, şu leş kargalarını içine dolduralım."
Hamza: "Tamam!" deyip kapıdan hızla çıktı.
Kısa süre sonra el arabası ile odaya girdi. İlk önce koca Temel'in cansız, koca cüssesini bindirdiler. Sonra Hamza'nın babasını. Alaz, Hamza'dan daha kalıplı ve güçlü olduğu için Hamza kapıyı açtı, Alaz da arabayı tüm öfkesiyle itti.
Kapıdan dışarı çıktıklarında, konakta çalışan herkesin bakışları üzerlerindeydi. Kiminde dehşet dolu bir şok, kiminde gizli bir neşe ve hayranlık vardı.
İçlerinden, Koca Temel'in sağ kolu olan adam, Bekir, yavaş ve tereddütlü adımlarla Alaz'a yaklaştı. Alaz, içgüdüsel olarak tehlikeyi sezip belindeki silaha sarılacak gibi oldu. Gerilim, havayı kesiyordu.
Bekir, Alaz'ın bu çelik gibi gerginliğini gördü ve korkuyla karışık saygıyla başını eğdi.
Bekir: "Bey'im, leşleri nereye gömüyoruz?" Bekir'in sesi, yeni güce boyun eğdiğinin ilanıydı.
O konakta herkesin Koca Temel'den bir alacağı vardı. O günkü olay, herkesin ortak, kanlı sırrı olarak kaldı. Herkes ebedi bir sessizlik yemini etti.
Alaz, silaha uzanan elini indirdi.
Alaz: "Gel."
Koca Temel'in en çok sevdiği, eski model, üstü açık spor arabasını aldılar. Cesetleri bagaja atıp, yol kenarında, denize bakan yüksek bir uçurum kenarına geldiler.
Arabayı uçurumun kenarına getirince sert bir fren izi bıraktı. Bekir ile Hamza, Temel ve Hamza'nın babasını ön koltuğa otutturdular. Alaz, Bekir ile Hamza'ya dönüp emretti.
Alaz: "Direksiyondaki parmak izlerinizi silin. Sadece bu ikisinin DNA'sı bulunsun arabada. Kaza süsü tam olmalı."
İkili dikkatli şekilde arabayı temizleyince, Hamza ile Alaz, omuz omuza, arabayı uçurumdan aşağıya itti.
Araba, taklalar atarak yere çakıldı ve çok geçmeden yüksek bir gürültü ile patladı. Alevler, gökyüzünü yalarcasına yükseldi.
Hamza ile Alaz'ın yılları eskiden dostlukları, o ateşin önünde, sonsuz bir kardeşlik yeminiyle mühürlendi. Yıllarca herkes ihanet etti ama onlar birbirine asla ihanet etmediler.
O günden sonra Koca Temel'in ölümü bir efsane gibi kulaktan kulağa gezmeye başladı. Söylentilere göre; Temel, şeytanla yaptığı anlaşmanın bozulması üzerine, gökyüzünden gelen bir ateş topuyla cezalandırılmıştı. Konak sakinleri ise, onun ruhunun hala avluda dolaştığını fısıldıyordu. Jandarmalar, cesetler tamamen yandığı için ve Hamza'lar
"Babamız yok" dediği için, olayın üzerinde durulmadı.
O günden sonra Hamza ve ailesi, konakta yaşamaya başladılar. Menekşe, Alaz'ın yardımları ile okudu ve doktor oldu. "Alaz abimin hakkını ödeyemem," demiştir hep. Alaz da çocukluğunda yapamadığını yapıp okudu, avukat oldu. Hamza ise işletme okudu.
Artık ikilinin önünde hiçbir güç duramıyordu. Koskoca Karadeniz'de adları duyulmaya başladı. Bölgedeki tüm ticaretler mutlak anlamda onlardaydı.
Yeraltındaki 'Masa'da da yüksek bir mevkileri vardı. Rusya, Gürcistan, Irak, Ermeni mafyası vardı ve Alaz, onlara liderlik ediyordu.
Acımasızlığıyla ün salmıştı. Kuralları vardı: "Ülkeme uyuşturucu, silah sokmak yok! Hainlik düşünmek yok!" İtaat etmeyenlere verdiği dersler, kimsenin unutamayacağı kadar ağırdı.
Alaz ofiste çalışırken Hamza, kapıyı çalıp içeri girdi.
Hamza: "Patron..." Sesi, derin bir felaketin habercisi gibiydi.
Alaz: "Söyle Hamza," dedi sakince.
Hamza: "Şey patron... Dimitri'nin oğlu Arthur, Karadeniz'e uyuşturucu sokarken yakalandı. Kuralı çiğnedi. Ve... akşama masa kuruluyor. Bütün liderler masada bulunacak."
Alaz: "Hainlik kokusu burnuma kadar geldi, Hamza. Dimitri, bu masanın en eski kurduydu. Oğlu, onun sonu olacak. Unutma, bu coğrafyada kimseye güven olmaz."
Hamza: "Biliyorum abi. Ama bu sefer... Bütün gözler üzerinde olacak. Herkes, kuralların hala geçerli olup olmadığını görmek istiyor."
Alaz: "Öyleyse onlara, kuralların çelikten olduğunu gösteririz. Hazırlan. Akşam masada, tarih yazılacak."
Alaz'ın dahil olduğu üç masa vardı: Biri Türklerin, biri yabancıların ve bir de gücün kimde olduğunun belli olmadığı, her şeyin gizli olduğu, dokunulmazlar masası.
Akşam olunca herkes son model siyah arabalarla geldi. Silahlar kapıda bırakıldı. Odadaki atmosfer, bıçakla kesilebilecek kadar gergindi.
Alaz söze başladı. Sesi, oda içindeki tüm havayı kontrol ediyordu.
Alaz: "Bu topraklarda bir kural vardır."
Alaz: "Eğer bu kuralı çiğnersen, cezanı da çekeceksin. Bunun istisnası yoktur."
Alaz, masadaki her yüze tek tek baktı. Dimitri'ye geldi.
Alaz: "Dimitri... Sen," dedi, parmağıyla onu göstererek.
Alaz: "Sen, oğlunun ipini iyi tutamamışsın, Dimitri... Dimitri... Dimitri..." Üstüne bastırarak söyledi ve ayağa kalktı. Birkaç adımda Dimitri'nin arkasına geçti.
Elini Dimitri'nin omuzlarına koydu, kemiklerini ezecek kadar sıkarak.
Alaz: "Bu toprakların kurallarını hatırlat bakalım arkadaşlara. Belki unutan vardır," dedi, sesinde tehlikeli bir alay vardı.
Dimitri, yüzü kireç kesilmiş bir ifadeyle, titrek bir sesle kuralları anlattı.
Alaz: "Ulan, biliyorsun madem kuralları, ne demeye oğluna da öğretmedin, haaa!" diye yüksek sesle bağırdı. Omuzlarını iterek Hamza'ya döndü.
Alaz: "Getirin iti!"
Hamza, Arthur'u yaka paça getirdi. Eli yüzü dayaktan dağılmıştı. Alaz, Dimitri'ye döndü.
Alaz: "Cezası nedir, Dimitri?"
Dimitri, ağzında yuvarlaya yuvarlaya, kendi oğlunun infaz emrini vermenin dehşetiyle konuştu.
Dimitri: "Ölümdür..."
Alaz: "Duyamadım, Dimitri! Yüksek sesle söyle!" diye bağırdı Alaz. Sesi, odadaki herkesin kulaklarını yaktı geçti.
Dimitri: "ÖLÜMDÜR!" diye bağırdı, umutsuzluğun son çığlığıyla.
Dimitri: "Bak Alaz! Yalvarırım oğlumu bağışla! Kızımı seninle evlendiririm, tüm her şeyime ortak olursun! Yeter ki oğlumu bağışla!"
Alaz: "Tamam, anlaştık," dedi Alaz, aşağılayıcı bir alaycılıkla.
Alaz: "Ben yine yapacağımı yapacağım. Sağ kalıp kalmamak onun elinde. Bu benim sana merhametim."
Alaz: "Haa, kızına gelince... İstemem ben senin ucube soyundan kimseyi! Kalsın. Benim soyum temiz kalmalı."
Dimitri: "Tamam," dedi Dimitri, tamamen çökmüş bir halde kabul ederek.'Canı üstünde olsun da' diye düşündü.
Alaz, Hamza'ya döndü.
Alaz: "Masayı getir!"
Arthur masaya yatırıldı. Alaz, Arthur'un hayatta kalıp kalmamasının değil, çektiği acının ders olmasını istiyordu. Başladı. Önce keskin bir çakı ile Arthur'un avuç içlerine, uyuşturucu sokmayı denediği için, her bir parmağının boğumuna kuralı ihlal ettiğini belirten derin ve yavaş kesikler attı. Arthur'un çığlıkları, masadaki herkesin kanını dondurdu. Ardından, Alaz'ın en sevdiği işkence aracı olan, ucunda küçük, keskin dikenler bulunan ağır bir sopayı aldı. Arthur'un ayak tabanlarına ve böbrek bölgelerine kalkık yumruklar gibi inmeye başladı. Her darbe, kemiğin çatlama sesine benzer bir ses çıkarıyordu. Arthur, bilinci açık kalsın diye Hamza tarafından sürekli yüzüne su çarpılıyordu. Kan kaybından değil, saf acıdan bayılıp uyanıyordu.Alaz bu işkenceyi yüksek bir müzik eşliğinde dans ederek yapıyordu.
Öyle zevk alıyordu ki karşısındakiler dehşetle izliyorlardı. Karşılarındaki gerçek bir manyak vardı.
Arthur'u öldürmedi ama uyguladığı bu akıl almaz, insanlık dışı işkencelerle son nefesini bıraktırdı. Alaz'ın soğukkanlılığı, masadaki herkes için unutulmaz bir ders oldu. Hiç kimse, bir daha Alaz'dan korktuğunu inkar edemedi ve düzenin tek hakiminin o olduğunu kabul etti.