“Bırakın beni!”
Eski olduğu belli olan kamyonetin arkasından beni sürükleyerek aşağı indirdiklerinde dizlerimin üstleri, zeminde kızgın yağ gibi kavrulmuş toprağa değdi. Zemine sürtünen diz kapaklarım ile dudaklarımdan küçük bir çığlık kaçtı.
Acı ile buruştu yüzüm.
“Bırakın beni Allah’ın belaları!”
Üstlerine giydikleri kıyafetlerden eşkıya oldukları belli olan adamlar, benim çığlıklarımı umursamadan sürüklemeye devam etti. Ardımdan kamyonetten indirilen kadınların seslerini duyuyordum.
Ben neyin içine düşmüştüm böyle?
Daha dün gece kendi evimdeydim, yatağımda rahatsız bir uykunun pençesindeydim. Şimdi ise neredeydim, hiçbir fikrim yoktu.
Gözlerim acele ile etrafta dolandığı sırada içimdeki bir umutla etrafa bakındım, ancak kimsecikler yoktu. Dışarının sıcaklığı tenimin üzerine vururken bir yere girdik. Güneşin aksine boğucu, kasvetli olan bir alana girdiğimizde kollarımı adamlardan çekmeye çalışıyordum.
“Bırakın!”
Beni tutan adamlar, onlara göre cılız olan bedenimi savurdu. “Başınıza nasıl bir bela aldığınızı bilmiyorsunuz! Ben kimim senin haberin var mı?” diye iri yarı adama dönüp konuştuğum zaman adam beni umursamadan önüne döndü.
Dar, karanlık bir koridordan geçtikten sonra geniş bir salona çıktık. Ağrıyan gözlerimi kırptım ve etrafa baktım. Karşımda geniş bir sahne vardı, enstrüman aletlerini gördüğümde buranın bir meyhane ya da gazino olduğunu düşündüm.
Etrafta sandalyeler masaların üzerine konmuş, birkaç kişi temizlik yapıyordu. Etraf sessizdi, birkaç kişi haricinde kimse yoktu.
Ortamın kokusu ağırdı. İçki ve sigara ile doldurulmuş, boğucu bir havası vardı. Göğsümün altında atan kalbim buranın ne olduğunu fark ettiğinde daha hızlı atmaya başladı.
“Kapıya adam yok Hasan! Kimse kaçmasın.”
Yanımdaki adamlardan biri temizlik yapan genç delikanlıya seslendiğinde oğlan bizim tarafa döndü. Gözleri beni bulduğunda yüzündeki tepkisizlik kanıma dokundu. Halimi görmüyor muydu yoksa görmezden gelmek daha mı kolaydı onun için?
“Tamam abi.”
“Erdem Abi, nerede?” dedi biri, diğerine.
“Yukarıda, sen kızı tut ben haber vereyim.”
Kolumu bırakan adam, gazino olduğunu düşündüğüm salonun içine doğru yürüyerek kapı eşiğinden çıktı. Arkamdan getirilen genç kızlar, kadınların sesini duydum. Hepimiz aynı acı ve korku ile bekliyorduk.
Kolumu tutmaktan incitmiş olan adama bakıp, çektim. İzin vermeden daha sıkı tuttu. “Neye bulaştığınızdan haberiniz yok.” dedim nefretle, yüzümü buruşturdum.
Adam dönüp gözlerimin içine baktı, kolumu kendine daha çok çektiğinde debelendim. “Bir susmadın kadın! Kes sesini!”
“Ölürüm de susmam. Şerefsizler! Siz kim oluyorsunuz da eşkıya gibi yolumuzu kesip bizi kaçırıyorsunuz, ha?”
“Bilseydim böyle dilin olduğunu seni bırakırdım avrat! Ama merak etme Erdem Ağabey’im senin dilinden anlar elbet.”
“Şerefsiz herif! Hiç mi adamlığın yok senin? Kalıbından utan pislik!” dedim, boştaki kolumla göğsüne doğru savurdum, ayağımla dizine doğru tekme attı, beni zapt edemeyerek öfke ile üzerime geldi.
“Kes lan sesini!”
Öfke ve sinirle yanağıma doğru kalkan eli gördüğümde, uzanıp tutmaya çalıştım ancak bedenimin neredeyse üç katı olan bedenine karşı gücüm oldukça zayıftı. Bu yüzden yanağıma patlayan tokadın önce acısını, daha sonra ise salonun içinde sesini duydum.
Dizlerimin üzerine düştüğümde acıdan gözlerim doldu ancak kendimi sıktım. Asla bu adamın önünde ağlamayacaktım. Ona istediğini vermeyecektim. Kadınları güçsüz, iradesiz olarak görüyordu bu pislikler ama ben öyle değildim.
Saçlarıma dolanan parmaklar ile başım sertçe arkaya savruldu. Uzanıp saçlarımı kavramış olan bileğini tuttum. “Bırak!” dedim, dişlerimin arasından.
“Desene lan az önceki sözlerini!”
“Şerefsizsin dedim, kendine bir de adam diyorsun haysiyetsiz!” diye yüzüne öfke ile tısladığımda gözleri döndü.
Yüzüme doğru kalkan elini gördüğümde gözlerim sıkıca kapandı ancak beklediğim olmadı. Yüzümde bir acı hissetmedim. Onun aksine salonu dolduran adım seslerini işittim.
“Yakup, o elini indir!”
Gözlerimi usulca açtığımda karşımdaki öfkeden deliye dönmüş olan –adı Yakup’tu– adam hırsla saçlarımı bıraktığında dizlerimin üzerine düştüm.
“Abi ağzını tutmuyor oruspu!”
“Sensin oruspu! Bir de adam olacaksın, pislik herif!” dedim, dilimi tutamadan acıyan saç diplerime rağmen nefretle konuştuğumda adam üzerime geldi ancak bir adım atıp, durdu.
“Yeter, geri çekil dedim Yakup!”
Gelen tok ses ile başımı çevirdim ve gözlerim az ileride duran adamlara değdi. Tabi adam denilirse…İçlerinden biri, ellerini ceplerine yerleştirmiş gözlerini üzerime dikmişti. Gözlerimin içine göz dağı verirmiş gibi baktığında dişlerimi birbirine bastırdım.
Yüzünde kendinden emin bir ifade vardı ancak bilmiyordu ki bu gazinoda taş üstünde taş bırakmayacaktım.
Ardımda kalan kızların ağlayış seslerini duyabiliyordum, bazıları korkudan titriyor, bazıları da kaderlerine mahkum bir katil gibi başlarını eğiyordu.
Karşımda duran adam bunlardan sorumluydu.
“Kaç tane getirdiniz?”
“Şu yerdeki ile on dört kişiler abi.”
Gözlerini gözlerimden çekmeyen adama nefretle baktım. Dudaklarımı birbirine bastırdım, dilimi sustursam da gözlerimdeki nefreti görüyordu. Elbette ona boyun eğmeyecektim. İlk fırsatta kaçıp gidecektim.
Amcam eğer beni bulamazsa kafayı yerdi biliyordum. Şimdiden Ankara’nın altını üstüne getirmişti, emindim.
Bana doğru yaklaşan adımları işittiğimde başımı kaldırdım. Gözlerim oldukça güzel, cilalanmış olan siyah ayakkabılara değdi. Başımı usulca kaldırdığım zaman az önce ötede duran bana göz dağı verirmiş gibi bakan adamı başımın ucunda bulmuştum.
Üzerime gölgesi düştüğü zaman gözlerine baktım. Sırtını hafifçe eğerek parmaklarını yüzüme doğru kaldırdığında hızla geriye kaçtım. Parmakları havada asılı kaldı, gözlerinin içine sertçe baktım.
O kimdi ki bana dokunma hakkını bulabiliyordu kendinde?
Dudağının ucunu kıvırdığını gördüğümde dudaklarımı büzdüm. “Adın ne?” diye sorduğunu duyduğumda yüzümde bir tebessüm oluştu. Ancak tebessümüm sıcağın aksine buz gibi soğuktu.
“Sizinle konuşacağımı nereden çıkardınız?”
“Yerinde olsam sorduğum sorular dışında konuşmazdım küçük kız.”
Dişlerimi birbirine bastırdım ve oturduğum yerden kalktım. Dizlerimin zemine sürtünmesi ile canım yansa da kalktım. Karşısına dikilsem de benden birkaç santim uzundu.
“Ama yerimde değilsiniz.”
“Abi, ne yapalım kızları?”
Arkadan birinin konuşması ile gözlerimi pişmiş kelle gibi sırıtan adamdan çektim. Çok garip biri olduğu kesindi. “Yukarı çıkartıp hepsi ile özenle ilgilenin. Özellikle de bu küçük hanıma ilgili davranın. Akşam onu masada istiyorum.”
Ne masası?
“Meze mi sipariş veriyorsun sen be? Kimsin ha!”
Öfkeyle ona doğru bir adım atmamla omuzlarını gerdiğini fark ettim. Benim aksime oldukça rahat bir tavırla gülümsedi ve arkasını döndü. Ona doğru atılacağım sıra adamları önümü kapatarak ona ulaşmamı engelledi.
“Tek bir sorun çıkmasın İsmail.”
“Emrin olur abi.”
“Bırakın beni!” dedim, kollarımdan tutulmam ile yeniden sürüklenirken gözlerim bir yandan salonu inceliyordu. Ne olursa olsun buradan bir an önce kaçmam gerekiyordu.
**
“Her daim güçlü durmalısın kızım…”
“Ama anne, ya her zaman dik duramazsam?” dedi küçük kız, yataktaki bedenini iyice büzerek annesine sığındı. Onun sıcaklığı ile başını göğsüne yasladı. Küçük kızın bedeni annesinin bedeni ile sarmalandı.
Kadın, gülümsedi. “Her zaman güçlü duramazsın kızım ama unutma…ne kadar yorgun olursan ol kimseye bitap düştüğünü gösterme. Ben her zaman senin arkanda olacağım.”
Küçük kızın iri gözleri annesine çevrildi. “Her zaman mı?”
“Her zaman…”
“Peki ya babam?”
Kadının aklına eşi düştüğünde kalbi hızla atmaya başladı. “İşte o da bizim ardımızda durmalı ki, hepimiz güçlü durabilelim…”
Parmaklarım usulca boynumda asılı olan kolyeye dokundu. Sanki annem yanımdaymış gibi hissedip, içli bir nefes çektim. Gözlerim küçük odanın içerisinde dolanırken göz yaşlarımın akmaması için kendimle savaşıyordum.
“Anne, baba…ne yapacağım ben?”
Dudaklarımdan fısıltı ile düşen kelimeler ile derin bir nefes aldım. Ne yapacağımı nasıl çıkacağımı bilmiyordum. Odaya girdiğim gibi pencerelere bakmış, demirlik olduğunu görünce hüsrana uğramıştım. Kapıyı ardımdan kilitledikleri için kaçacak bir yerim kalmamıştı.
Ancak pes etmeyecektim.
Kaçacaktım buradan.
Aklımda türlü düşünceler vardı burası ile ilgili. İçimi korku ile dolduran şeylerden biri buranın bir genelev olma düşüncesiydi ancak aşağıda bir gazino vardı. Sadece müşteri çekmek için mi kadınları kullanıyorlardı? Yoksa genelev miydi?
Odanın kapısının kilidi hafifçe çevrildiğinde yatağın ucundan hızla kalktım. Odaya giren kadınla heyecanla öne doğru atıldım. Elinde bir tepsi vardı. Üzeri ise burası için fazla bakımlıydı.
Üzerinde dizlerinde biten bir elbise vardı ama elbise haddinden fazla açıktı. Yüzü boya içerisinde kalmış, saçlarını omuzlarının üzerine bırakmıştı. Oldukça cüretkar görünüyordu.
“Hoş geldin, demek yeni kurbanlardan birisi sensin.”
“Ne kurbanı?” dedim, elindeki tepsiyi yatağın kenarındaki sehpanın üzerine bıraktı. Başını çevirerek odayı inceledi.
“Burası artık senin odan, gelen müşterileri ağırlarsın.” dediği zaman duraksadım. Bir parmağını saçlarına doladı.
“Gerçi biraz küçük ama şimdilik idare edersin. Ne kadar çok müşteri alırsan Erdem seni o kadar çabuk yükseltir burada.”
“Erdem?”
Bu kadın ne diyordu?
Dudaklarını kıvırıp, küçük bir kıkırtı bıraktı. “Canım bu kadar saf olma. Hangi köyden geldin?” dediği zaman dişlerimi sıktım.
“Hiçbir şey bilmediğin belli, gerçi beni de bu yüzden odaya gönderdiler ya…”
Yapma olduğu belli olan gülümsemesi ile yüzüme baktı ve kollarını göğsünün üzerinde birleştirdi. “Bak canım, benden de anlamışsındır burada neler döndüğünü. Her akşam süslenip aşağı ineriz. Ne kadar çok müşteri alıp odana getirirsen o kadar iyi yerin olur burada ama Erdem’in kurallarına karşı gelirsen o incecik boynun elinde kalır.”
“Burası bir genelev mi?”
Genç kadın gülümseyip, başını salladı. “Ne sanmıştın? Kim bilir ne ile kandırıp getirdiler seni buraya?”
Beni kandırmamışlardı.
Bu, bu benim suçumdu.
Onların eline düşmemiştim, ben kendim bilerek kaçmıştım.
“Ben bunu yapmak istemiyorum. Lütfen bak sende bir kadınsın.” Ona doğru yaklaşıp ılımlı bir sesle konuşmaya çalıştım. “Benim acilen buradan gitmem lazım, bildiğin gibi değil. Benim burada olmamam lazım.”
“Hangimiz buraya ait? Burası artık senin evin. Arkandaki yatak senin her şeyin artık. Yemeğini ye, sonra süslenip akşam aşağı ineceksin.”
Şiddetle başımı iki yana salladım. “Asla! Asla inmem duydun mu beni? O Erdem denen it kim bilmiyorum ama istiyorsa beni öldürsün, umurumda değil! Ama asla dediğini yapmayacağım.”
“O halde akşam cesedini çıkartılar buradan.”
Arkasına bakmadan odadan çıkıp gittiğinde dudaklarım titredi. Kapıya koşsam da kilidi çoktan çevirmişlerdi. Ellerimle kaç kez kapıya vurdum hatırlamıyordum ancak kimse çığlıklarımı umursamamıştı.
Unutmuştum.
Burada kimse insan değildi.
**
Aradan geçen saatlerde buradan nasıl çıkacağımı düşünmüştüm. Yatağın üzerinde öylece oturmuş, hayatımı sorgulamıştım. Neyse ki karanlık tüm gökyüzünü kapladığında içeri birkaç kadın gelmişti. Sabah yanıma gelen kızlardan farksızdı.
Bir kaçış planı yapmıştım.
Kızlar getirdikleri bir elbiseyi yatağın üzerine koyduklarında sesimi çıkarmamıştım. Belki de uysal olursam kimsenin gözüne batmadan buradan kaçabilme şansım vardı. İçimdeki heyecanı dışa vurmadan asık bir suratla ne istediyseler yapmaya başladım.
Beyaz tenimin üzerine geçirilen kan kırmızı bir elbise, bedenimi ikinci bir deri gibi sarmıştı. Kalın askıları göğsümü öne çıkartıyordu. Sıska bir bedene sahip değildim ancak kilolu da sayılmazdım. Göğüslerim bedenime göre biraz büyüktü, bu elbise ile çok ön plana çıkmıştı. Gerdanımı tamamen açıkta bırakan elbise kendimi çıplak gibi hissettirmişti. Kollarımı önümle kapatma isteği peşimi bırakmıyordu.
Dizlerimin biraz üstünde kalıyordu elbise. Odanın içindeki aynadan kendime bakarken kızlardan biri yüzüme adını bilmediğim birkaç boyadan sürüyordu. Sanki beni görücüye çıkartacaklarmış gibi davranıyorlardı.
Bir nevi öyleydi de.
“Dizlerini saralım mı?”
Bakışlarımı aynadaki görüntümden çekip, başımda dikilen kıza çevirdim. Oldukça güzel bir kızdı ancak içimdeki öfke ve nefret buradaki her şeyin üzerini örtüyordu.
“Kalsın, buraya nasıl geldiğimi hatırlatıyor bana.”
Genç kız dediklerimle başını eğip, sallamıştı. Annemden aldığım kumral saçlarımı omuzlarımın üzerine bıraktıklarında derin bir nefes aldım. Hazırdım sanırım, gerçi birazdan olacaklara nasıl hazır olabilirsem…
“Aşağı inelim artık, sende yanımızdan ayrılma. Önce bir şeyler anlatacağım sana, işi öğrenmen lazım. Gerçi bu bedenle pek zor olmaz gibi.”
Odanın kapısını usulca açtıklarında arkalarından çıktım, kaçacağımı düşünüyor olmalılar ki gözleri hep üzerimdeydi. Onların bildiğinin aksine sessizce takip ettim. Numara verilmiş olan odaların önünden geçerken gözlerim etrafta geziniyordu.
“Kaçmayı düşünme.”
Kulağıma yaklaşarak fısıldayan kızla başımı kaldırıp ona baktım. “Ne?”
Benim saçlarımı yapan kızdı bu. “Erdem seni bulursa yaşatmaz. Buradan kaçamazsın.”
Ona baktığım zaman etrafı kolaçan edip, fısıldadı. “İnan bana denedim ama hiç umudun yok.” dedi, şaşkınlıkla ona baktığımda önüm geçerek yürümeye devam etmişti ki, sabah bana yemek getiren kadını merdivenlerden çıkarken gördüm.
Bizi fark ettiğinde bakışlarını üzerimde tuttu. “Kızı Erdem istiyor, masayı hazır edin.”
“Kızı mı? Meliha sen delirdin mi? Bu kız daha bugün geldi.”
Meliha denen kadın bana bakıp sinir bozucu bir şekilde gülümseyip, dişlerini gıcırdattı. “Ben ne bileyim Ayşe? Git kendin söyle Erdem’e söyleyebiliyorsan! Beni kovmaktan beter etti.”
İyi etmiş, diye fısıldadım kendi kendime.
Bana nefretle bakıp, üzerime yürüdüğünde şaşkınca ona baktım. “Masum kız rollerine hiç girme küçük köylü, tek bir gecedir Erdem’in seninle işi.” dediğinde kusacak gibi oldum ancak kendimi zorlukla tutabildim.
Tek bir gece?
O adamla ölsem aynı havayı bile solumazdım. Bu kadın şuan benden o adamı mı kıskanıyordu?
“Sanırım seninle işi bir geceden çabuk bitmiş.”
Sözlerim ile hırsla üzerime atılacaktı ki, kızlardan biri araya girdi. “Kendine gel Meliha, ona bir şey yaparsan Erdem neler söyler biliyorsun.”
“Elbet görüşeceğiz seninle.”
Omuzuma vurarak yanımdan geçtiğinde başımı iki yana salladım. Defolup gitmek istiyordum buradan. Daha oturup konuşmadığım bir adamı benden kıskanması –ki bu adamın nasıl biri olduğu belliydi- deli saçmasıydı.
“Sen ona aldırma, gel.”
Kızlarla birlikte merdivenlerden aşağı inerken müzik sesi kulağımı aşındırdı. Aşağıdan gelen gürültüler ile birlikte merdivenden indik. Titreyen bacaklarımı zapt etmeye çalışarak korkaklığımı içime attım.
Küçük bir koridorda ilerledikten sonra önümüze çift taraflı kapı çıktı. Kapıyı iterek açtıklarında sabah neredeyse sinek avlayan mekanın tıka basa dolu olduğunu gördüm. İçeri girdiğim an yüzüme vuran sigara ve rakı kokusu midemi burktu.
Havasız kalan salonun kokusu midemi tırmalamaya yetmişti. Gözlerim masalarda dolandığında nefesimi tuttum. Her masa ağzına kadar doluydu. İnsanlar kahkaha atıyor, bazıları önlerindeki kağıtlarla oynuyordu, bazıları rakı tokuşturuyor, bazıları ise sahnede çalan şarkıya eşlik ediyordu.
Burası bir kumarhane ve genelevdi sanırım.
Bunun başka bir açıklaması olamazdı.
“Gel.”
Ayşe, beni garsonların ellerindeki tepsilere içecek koydukları yere doğru çekiştirdi. Adımlarımla onu takip ederken düşmemek için kendime güç vermeye çalışıyordum.
Ayşe sırtını tezgaha vererek gözlerini salonunun içinde gezdirdi. “Bak, buradaki her adam bir müşteridir, buraya gelenlerden nefret etsen dahi gülümsemek zorundasın. Seni çağıran adamların ayağına gideceksin.”
“Onlar seni kovmadan gidemezsin.” dedi diğer kız.
“Sana küfür etseler dahi…” dedi diğeri.
“Siz, siz hiç karşı çıkamaz mısınız?”
“Çıkarız.” dedi Ayşe, “Adamlara istediğimizi söyleriz ama sonra Erdem…o bize iyi davranmaz.”
Erdem denen adam sabah masaya beni çağıran adamdı. Pislik herifin teki olduğu belliydi zaten. Onun masasına gitmeden buradan kaçmam gerekiyordu ama nasıl?
“Artık masalara gidelim yoksa Cemşit birazdan gelip kızacak.”
Ayşe beni kolumdan yumuşak bir şekilde tutup, bedenimi çevirdi. “Bak o masaya gidip oturacaksın, Erdem denen adam şimdi gelir.”
Usulca başımı salladığım zaman kızlar yanımdan gittiler. Hepsi salonunun içinde kendilerini çağıran adamların masalarına oturmak zorunda kaldılar. Kimisi adamların yanına, kimisi de kucaklarına.
Gözlerimi onlardan çekerek gideceğim masaya çevirdim. Erdem gelmeden önce çabucak buradan kaçmam gerekiyordu. Gözlerimi mekanın içinde dolaştırdım, geldiğim kapıdan usulca geri girdim ve merdivenleri çıkmaya başladım.
Merdivenlerden iki kat çıkarak koridorlardan birine girdiğimde koridorun sonunda bekleyen adamları gördüm. Daha doğrusu sabah beni sürükleyerek buraya getiren Yakup denen adamı görünce adımlarım birbirine dolandı.
Sırtımı kapısı usulca açık bırakılmış olan kapının pervasına yasladım ve gözlerimi o tarafa değdirdim. Karşısında bir adam duruyordu ancak birbirlerini pek sever gibi durmuyorlardı.
“En azından biz soysuz işler yapmıyoruz Yakup. Senin abin anca böyle kuytu köşede namussuz işler peşinde olur.”
“Senin abine ne demeli Mahmut? Çakır Abi’n çok mu namuslu?”
“Elhamdülillah adam gibi adamdır.”
Çakır da kimdi?
“Öyleyse böyle namussuz bir yerde ne işiniz var Mahmut?”
“Senin gibi soysuzları yola getirmek için maalesef böyle yerlere de düşüyoruz Yakup. Ne o? Bugün pek bir sinirlisin, herhalde şerefsiz olduğunu buradaki tüm kızlar anladı da sana pas mı vermiyorlar artık.”
“Ulan-”
Kapının açılma sesi, sözlerini bölmüştü. Başımı usulca tek gözümü öne çıkartıp onlara baktı. Kapının pervasına yaslanmıştım. Gözlerim odadan çıkan adamı bulduğunda kaşlarım usulca çatıldı. Gelenin Erdem denen herif olduğunu düşünmüştüm ancak değildi.
Kapıyı sertçe arkasından kapatan adamın sırtı bana dönüktü ancak Erdem değildi zira onun boyu bu kadar uzun değildi.
“Sesin çok çıkıyor Yakup.”
Sesi, kulaklarımın kirini, pasını temizleyecek kadar toktu. Şuana denk duyduğum en güzel ses tonu olabilirdi. Böyle güzel bir ses tonuna sahip adam var mıydı? Tek kaşımı çatarak adamı incelediğimde Yakup’un yüzünde dalgalanan ifadeyi gördüm.
Korkuydu.
Bu adam kimdi de ondan korkuyorlardı?
“Dikkat et de sesini bir kereden kesmeyeyim.”
“Affet abi!” dedi, az önce dediklerinden sonra geri adım atıp başını eğdi. “Ben laf olsun diye öyle konuşuyordum.”
“İçeri git.”
Yakup denen adam içeri doğru ilerlediğinde onları izlemeyi bıraktım. Şuan kafamı meşgul edemezdim zira çok önemli bir işim vardı. Buradan bir an önce kaçmalıydım. Kapının arkasından çıkacaktım ki buraya doğru gelen adımların sesini duyduğumda kaskatı kesildim.
Bu tarafa doğru geliyorlardı!
Sırtımı kapının pervasından çektim ve kapıyı usulca kapattım. Küçük bir aralık bırakarak koridordan geçmelerini bekledim. Koridorun beyaz ışığı gözlerime çarparken adım sesleri iyice yaklaştı.
Kalbim korkuyla çarptı.
Sırtımı duvara bastırarak iyice bedenimi gizledim. Gözlerim az önce Yakup ile konuşan Mahmut’a çarptı. Beni görmeden geçip gittiğinde nefesimi rahatça bırakmıştım ki tam odanın kapısının önünde duran adımlarla dudaklarımı birbirine bastırdım.
Ayak parmaklarımdan yukarıya doğru çıkan titreme ile gözlerimi odanın önünde duran adama çevirdim. Bakışlarım yüzüne değdiğinde nefes alıyor olsam bile soluğumu kesen bir cazibeye karşılık duraksadım.
Uzun, kemikli parmakları ile siyah ceketinin iç cebinden metal bir kutu çıkardı. Gözlerim kutuya değdiğinde bunun demirden yapılmış olan tütün tabakası olduğunu anlamam çok sürmedi. Parmakları tabakanın içinden bir sigara aldı ve cebine tekrardan yerleştirdi.
Sigarayı dolgun dudaklarının arasına yerleştirdi. Bir elini cebine koyup çıkarttığında çakmağını çakıp, sigaranın ucunu yaktı. Sigaradan yükselen duman ile başını kaldırdı. Gözlerim gözlerini bulduğunda ona neden bakakaldığımı anlayamamıştım.
Gözleri masmaviydi.
Buz gibi.
Adeta buzdan yapılmış olan mavi irisleri içine çektiği nefesle kısıldı. Sabah görüp de korktuğum Yakup’un bedeninden çok daha iriydi bedeni. Öyle ki aldığı nefesle bedeninin iriliği gözlerimin önünde büyümüş gibiydi.
Gözleri hafif çekikti, inci ile düzülmüş kalın kaşları gözlerini daha da öne çıkartıyordu. Dar alnının ortasında küçük yatsı bir çizgi oluşmuştu. Siyah, kuzguni saçları başının eğik olmasından ötürü alnını örtmüş, yüzünü kapatmış gibiydi. Yine de keskin çene hattını göz önüne sermekten geri kalmamıştı.
Çıkık elmacık kemikleri ile yüzünü keskince ortaya koyuyordu. Düz, yüzüne oldukça yakışan burnu yüzüne ayrı bir hava katıyordu. Yanakları sakallarını kaplamıştı, boynuna kadar ulaşıyordu. Sivri çenesi ve çehresi ile ona bakarken donup kalmamın sebebi daha önce hiç böyle birini görmemiş olmamdı.
Hatta öyle donup kalmıştım ki mavi gözlerinin çoktan gözlerimi kavradığını görememiştim.
Mavi gözleri, koridorun ışığından dolayı yüzüme vuran aralıktan gözlerimi bulmuştu. Biçimli kaşları gözlerimle karşılaştığında derince çatıldı. Aklım o an bitkisel hayattan uyanırmışçasına ayıldı, o beni görmüştü.
Gözlerimin irice açılmasına engel olamadım, dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Onun beni göreceği hiç aklıma gelmemişti. Göreceğini düşünmemiştim.
Gözlerini kırpmadan gözlerimi izliyordu. Sanki içimden geçen duyguları, hisleri biliyormuşçasına bakıyordu. Buz gibi mavi gözleri içime akıyor, heyecanımı körüklüyordu. Nefes almayı unuttuğumu bile unutmuş vaziyete gelmiştim.
Sigarasının ucundan yükselen dumanı kapının eşiğinden, küçük aralıktan sızarak yüzüme doğru yaklaştığında zehirli kokuyu içime çekmek zorunda kaldım, yoksa düşüp bayılacaktım.
Gözlerimi acele ile ondan çekecekken arkadan açılan kapının sesini duydum. “Erdem abi, gelecek. Aşağıda bekle diyor.”
Yakup’un sesini duyduğumda gözlerim korkuyla aralandı. Karşımda duran adam gözlerini benden alamazken, bakışlarımdaki değişikliği fark etmiş olmalı ki bakışlarını kısmıştı.
“Abinin soyunu sopunu siktirtme bana Yakup.”
Tok sesi, asabi çıkmıştı. Gözlerini benden çekmeden dudaklarının ucundaki sigaradan küçük bir nefes çekti ve parmakları ile dudaklarından uzaklaştırdı.
“Affet abi.”
“Ben burada değilken bir şey oldu mu Yakup?” dedi, bedenimi usulca geri çekmeye çalıştığım sırada gözlerini boynuma doğru düşürdüğünü hissettim.
“Ne gibi abi?”
Sesi biraz endişeli mi çıkmıştı onun?
“Benden izinsiz bir kuş uçsa hepinizi sikip atarım Yakup. Bunu bilsen, iyi olur.”
Benden bahsediyordu. Yakup bu adama abi diyorsa demek ki onun da diğerlerinden farkı yoktu, öyle değil mi? İçime düşen kurt ile korkuyla kapıdan çekildim ve bakışmamızı tamamen koparttım.
“Biliyorum abi.”
“Öyleyse siktir git! Erdem itini bekleyemem kaç saat.”
Odanın önünden ayrılan adım seslerini duyduğumda kalbim şiddetle çarpıyordu. Az önce yaşadıklarımdan olsa gerek bedenim bir zelzeleye yakalanmış gibiydi. Kendime gelmeliydim, gelip buradan hemen kurtulmam gerekiyordu.
Kendimi toparlayıp, kapının aralığından koridora baktım. Kimsecikler yoktu. Bedenimi aralıktan sızdırarak koridora çıktım ve aceleyle merdivenlerden inmeye çalıştım. Merdivenlerden inerken sarhoş bir şekilde bana yaklaşmaya çalışanları iterek inmeyi amaçladım.
Merdivenleri bitirerek kapıyı itip, salona girdim. Şansım yaver gitmiş olmalı ki Erdem ortalıkta yoktu ancak masada oturan Yakup’u gördüğümde beni görmemesi için acele ile arkamı döndüm.
“Sabahki kız, ne diye arkanı dönmüş gidiyorsun?”
Beni görmüştü!
Kahretsin, beni görmüştü!
“Gel, masaya.”
Ardıma bakmadan kaçıp gitmek istiyordum. Bir saniye dahi düşünmedim. Kalabalık insanların arasından sıyrılarak acele ile geldiğim kapıdan geri çıktım. Arkamdan seslendiğini duysam da umursamadan birbirine dolanan ayaklarımla koşar adımlarla ilerledim.
Koridordaki insanları adeta itip geçtim. Gözlerim aşağı uzanan merdivenleri gördüğünde hiç düşünmeden aşağı inmeye başladım. Yukarıdaki gürültüyü ardımda bırakarak hızla inmeye başladım. Arkamdan gelen adım seslerini duydum.
“Nereye kaçıyorsun?”
Korkuyla merdivenleri indiğimde önüme çıkan odalar ile ne yapacağımı şaşırmış vaziyette ilerledim. O beni görmeden bir odaya saklanmam gerekiyordu. Bu yüzden acele ile koridorun sonundaki odanın kapısını açtığımda, koridorun diğer ucunda duran adamlar bu tarafa dönmüştü.
“Sen de kimsin! Mahmut, bir kız odaya girdi!”
Arkamdan seslenenleri umursamadan odaya girerek şiddetle arkamdaki kapıyı kapattım. Kapıdaki kilidi çevirdiğimde diğer taraftan kapıya yüklenenler ile arkaya doğru birkaç adım atmak zorunda kaldım.
Kalbim şiddetle çarparken beni olduğum yere mıhlayacak bir ses duydum.
“Sende kimsin?”