MANOLYA
20 Şubat 2025/ Perşembe
Yüzbaşı sandalyeye aynı rahat tavırla oturdu. Farklı olarak artık bana bakmıyordu. Kollarını göğsünde bağlamış, delici gözlerini postallarına dikmişti.
Sanırım, üzerimdeki tanımlanamayan etkisini farketmişti. Off. Ne düşünüyordum ki? Adam üst düzey eğitimli askerdi.
Sorulması gereken asıl soru; benim böyle bir hataya nasıl düştüğümdü? Bir adam sırf babama benziyor diye profesyonelliğimi kaybetmek, çirkin bir zaafiyetten başka ne olabilirdi? Senelerdir iyileşmeyen bir yaradan ibaret.
Peki onun yaptığı harekete ne demeli? Saçınızda kar tanesi kalmış falan filan.
Söyledikleri? ‘Benimleyken titreyen ilk kadın değilsiniz’ Ne demek oluyordu ki?
Neyse ne. Bu kadar yeterdi. Artık yüzbaşının, Savcı Manolya Deniz’le tanışma vakti gelmişti.
Dikleşip, masaya doğru yürüdüm. Sandalyeyi çektim; metal ayakların taş zemine sürtünürken çıkardığı ses, gergin havayı kesen bir bıçak gibiydi.
Dosyayı önüme koymadan önce tutanak kağıdını aradan çektim. Evrak çantamdan kalemimi aldım.
“Yüzbaşı Atilla Dağhan.” dedim, ses tonumu olabildiğince soğuk ve resmî tutarak.
“Ceza Muhakemesi Kanunu gereği susma hakkınız, müdafi isteme hakkınız ve aleyhinize olmayan hususları ileri sürme hakkınız vardır. Bu haklar size hatırlatılmıştır. Söyledikleriniz tutanağa geçirilecek, sonunda size okunup imzalatılacaktır.”
“Müdafi talep ediyor musunuz?”
Kafasını iki yana salladı “Gerek yok.”
Kalemimin ucunu kâğıda dokundurdum “Kimliğinizi teyit edin.”
Yüzbaşı başını kaldırmadan, postallarına bakmaya devam etti. Dudaklarının kenarında küçücük bir kıpırdanma belirdi “Dosyada yazıyor.”
“Ağzınızdan duymak zorundayım. Tutanak böyle işler, yüzbaşı.”
Bu kez başını kaldırdı. Kurşun karası bakışlarını gözlerime dikti.
“Yüzbaşı Atilla Dağhan.” Dedi, dudağının bir köşesi kıvrılırken “TC kimlik numaramı da isterseniz söyleyebilirim, Savcı Hanım.”
“Bölükte değiliz yüzbaşı, kelimelerinize dikkat edin. Karşınızda emir eriniz yok, Cumhuriyet Savcısı var!” Dedim, sert bir ses, ifadesiz bir yüzle.
Tek kaşı imayla kalktı ama konuşmadı. Sanki ağzımdan dökülen kelimeleri bana yedirmek için, iç dünyasında yeminler ediyor gibiydi.
İçimdeki yetim kız ürperdi, ama savcı olan tarafım soğukkanlılıkla kalemi oynatmaya devam etti.
Nihayet kimlik bölümünü doldurduktan sonra dosyayı açtım. İlk sayfaya baktım, sonra gözlerimi onun yüzüne çevirdim.
“Olay gecesi, saat 22.47. Şemdinli kırsalı, terk edilmiş taş karakol. Oradaydınız. Doğru mu?”
Atilla’nın bakışları bir anlığına buğulandı. Sonra alaycı tebessüm geri geldi.
“Yanlış yerde yanlış zamanda olmak mı dersiniz, yoksa doğru yerde doğru adam olmak mı? Hangisini yazacaksınız, Savcı Hanım?”
Kalemimin ucuyla masaya bir kez vurdum.
“Ben sorarım, siz cevaplarsınız. Tekrar ediyorum, taş karakoldaydınız. Doğru mu, değil mi?”
Bir an sustu. Sonunda, kısa ama net bir kelime çıktı ağzından: “Doğru.”
Garip bir şekilde kalbim hızlandı. Kalemim elimde titredi ama yazmaya devam ettim.
Doğru.
Kalemi masaya bıraktım. Dosyaya uzandım ve üst üste yığılmış kağıtları karıştırdım. Nihayet aradığım şeyi bulduğumda arasından çektim. Kağıt yığınının en üstüne bıraktım.
İşaret parmağımı önümdeki sayfaya bastırdım. “Balistik raporuna göre, Albay Altay Kara’nın ölümüne sebep olan mermi, sizin silahınıza ait.”
Parmağım kâğıtta sabit kaldı. Sanki bastırdıkça, yüzbaşının üzerimde yarattığı etkiyi de ezebilecektim.
Atilla bir an rapora baktı. Sonra bakışlarını bana kaydırdı. Ne şaşkınlık vardı yüzünde, ne de suçlulara özgü bir panik. Soğukkanlı, hatta neredeyse meydan okuyan bir bakıştı.
“Raporlar yalan söylemez Savcı Hanım.”
İstemsizce kaşlarım havalandı “Yani… cinayeti işlediğinizi kabul ediyorsunuz?”
“Ediyorum ve siz sormadan söyleyeyim; pişman değilim, yapılması gerekeni yaptım.” Dedi, emir verir gibi.
Bu, masumiyetini bağıran bir savunma cümlesi değildi. Bu, doğru bildiğini yapmanın ve sonuçlarına aldırmamanın cümlesiydi.
Sözleri o kadar net, o kadar sakin çıktı ki… Boğazımda düğümlenen havayı yutkunarak bastırmaya çalıştım.
“Yapılması gereken…” diye tekrarladım usulca. “Albay Kara’yı öldürmek… sizin için yapılması gereken bir şey miydi?”
Atilla, başını hafifçe yana eğdi. Gözlerinde ilk defa bir gölge, ilk defa bir acı kıvılcımı belirdi. “Savcı Hanım, bazen bir adamı öldürmek, yüzlercesini kurtarmaktır.”
Yıllarca adliye koridorlarında, dosyaların arasında öğrendiğim hukuk dili kafamda yankılandı: Hiçbir gerekçe, kasten adam öldürmeyi meşru kılmaz.
Ama kalbim… kalbim o sözlerinin ardında haklılık seziyordu.
“Bana masal anlatmayın, yüzbaşı.” dedim, sesim titremesin diye dişlerimi sıkarak. “Bir komutanı öldürmek kurtuluş değil, ihanettir.” Böylelikle kalp sesimi şiddetle inkar ettim.
Atilla bu kez hafifçe öne eğildi; dirseklerini masanın üzerine bıraktı. Bakışları bir mıknatıs gibi gözlerime kilitlendi.
İşaret parmağını kaldırdı “Birincisi, nefsi müdafaaydı.” Dedi. Parmağının yanına diğerini ekledi “İkincisi; asıl ihanet, vatan haini olduğunu bildiğiniz birinin yaşamasına izin vermektir.”
Dilinden dökülen kelimeler kulaklarımda küfür etkisi yarattı.
Bir albay ve vatan hainliği, aynı cümlede geçiyordu. İnanılır gibi değildi.
Ama garip bir şekilde… söylediğine inandım.
Bu sefer, kalp sesim ve mesleki tecrübelerim tek bir ağızdan bağırıyordu: Bu adam her şey olabilir, ama bir yalancı değil.
Ne var ki, haklı olsam bile bir şey değişmiyordu. Önemli olan delillerdi. Söylediğini doğrulayacak delillere ihtiyacım vardı.
“Nefsi müdafaa olduğuna dair kanıtınız var mı yüzbaşı?” Dedim, kaşlarımı çatarak “Ayrıca, adalet dururken ceza vermek size mi düştü?”
Atilla gözlerini kısıp başını yana eğdi. Dudakları arasından çıkan kelimeler, yakıcı ve soğuktu: “Adalet mi?”
“Adalet dediğiniz şey, çoğu zaman büyük adamların masalarında yazılır çizilir Savcı Hanım. O masalarda alınan kararların bedelini ise biz dağlarda, sınırda, pusularda öderiz.”
Yutkundum. Sanki kelimeleri, babamın ölümünden sonra duyduğum o soğuk cümleleri hatırlatıyordu bana. ‘Görev emri yukarıdan geldi…’
“Somut konuşun yüzbaşı.” Dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak “O gece Albay Kara’yı neden öldürdünüz? Kendinizi koruduğunuza dair kanıtınız ne?”
Atilla gözlerini masaya indirdi. Sanki düşüncelerinin ağırlığı omuzlarını bastırmıştı.
Sonra yeniden bana baktı. Kurşun karası bakışlarında bu kez tanımlayamadığım bir parıltı vardı.
Ağzını açtı kapattı. Açtı kapattı. Birden arkaya yaslandı ve kollarını göğsünde bağlayıp, ilk başta gördüğüm rahat tavrı takındı. “Susma hakkımı kullanıyorum. Avukatım olmadan devam etmeyeceğim.”
“Şimdi mi? Gerçekten mi?” Kaşlarım istemsizce havalandı.
Oralı olmadı. Yüzüne ifadesiz bir maske geçirdi. Donuk… ama derinliğini kaybetmeyen bakışlarını üzerime dikti.
“Peki yüzbaşı öyle olsun.” Dedim, bağırmadan önce. “Asker!”
Metal kapı gıcırtıyla açılırken ayaklandım. Önce masanın üzerindeki dosyaya, sonra evrak çantama uzandım.
Kalemimi ceketin iç cebine koyup, kapı ağzında dikilen askere döndüm “Yüzbaşıyı adliyeye alalım.”
Apoletinde bir yıldız olmasından teğmen olduğunu anladığım asker, yüzbaşına doğru birkaç ürkek adım attı.
Sanki emrimle yüzbaşı arasında sıkışıp kalmış gibi, korkuyla Atilla’ya bakıyordu. Sanki seçim yapmaya çalışıyordu.
Bakışlarım onun yüzündeki korkunun sebebine kaydığında, Atilla’yı tehlikeli bir sırıtmayla bana bakarken buldum.
Gözlerini üzerimden çekmeden, elini kaldırdı. Kendisi gibi, kafasında bordo bere olan askere işaret yaptı. “Gel koçum, adliyeye gidiyoruz. Bekletmeyelim Savcı Hanımı.”
Asker aniden esas duruşa geçti “Emredersiniz komutanım!”
Nasıl yani… Olan biten her şeye rağmen, askerler onu hala komutan olarak mı görüyordu?
Boğazıma bir düğüm oturdu. “Komutanım…” kelimesi odada yankılandığında, sanki duvarlar üstüme kapandı.
O an dosyalar, raporlar, tutanaklar anlamını yitirdi.
Karşımda elleri kelepçelenmesi gereken bir sanık değil, askerlerinin gözünde hâlâ komutan olan bir adam duruyordu.
Teğmenin gözlerindeki parıltı, çocukken babamın cenazesindeki askerlerin gözlerinde gördüğümle aynıydı.
Saygı. İtaat. Sadakat.
“Atilla Dağhan, sanıksınız.” dedim, kelimeleri bir kez daha sert ve soğuk çıkarmaya zorlayarak. “Unutmayın ki, burası bir yargı devleti. Askeri düzen değil.”
Ama o, gözlerini hiç ayırmadı benden. Sanki söylediklerim, bir duvara çapıyordu.
Bileklerini önünde toplayıp uzattı “Eğer adaletin kılıcı gerçekten varsa, boynum kıldan ince savcı.”
“Emin olun benim adaletim var yüzbaşı. Sizin için de işleyecek.” Dedim, askere dönmeden önce “Yüzbaşının ellerini kelepçeleyin.”
Hızla arkamı döndüm.
Rutubetli odadan çıkarken son duyduğum ses, kelepçenin çıkardığı klik sesiydi.
Dikkatimi dağıtmadan ilerlemeye başladım. Koridora ulaştığımızda diğer askerlerin bakışlarını hissettim. Hepsi önce bana, sonra ona bakıyordu.
Ancak o bakışların rengi farklıydı. Bana bakan gözlerde çekingenlik, ona bakan gözlerde ise… güven vardı.
Ben önde yürüyordum, arkamda Atilla, yanında teğmen ve buraya gelirken bana eşlik eden askerler. Ama kimin önde olduğu çok da fark etmiyordu.
Çünkü onun adımları, benimkilerle aynı ritimde yankılanıyordu. Sanki hâlâ yürüyüş kolunu komuta ediyordu.
O anda anladım; bu davada yalnızca bir sanığı değil, bir inancı da sorgulayacaktım.
Bu, adalet ile sadakat, hukuk ile dağların kanunu arasında açılmış derin bir hendekti. Ve ben, o hendeğin tam ortasında yürümek zorundaydım.
Çok geçmeden beni buraya getiren askeri araca ulaştık. Kar fırtınası durmuş, gökyüzü hırçın bulutlarla savaşmayı bırakmıştı.
Aracın kapısı açıldığında, Atilla tek kelime etmedi. Sadece başını eğip araca bindi.
Teğmen ve askerlerden biri, hemen onun yanında yerini aldı. Bir diğeri şoför koltuğuna ilerledi.
Kapı kapanmadan önce bana baktı. Dudaklarının kenarında yine o tehditkâr kıvrım belirdi.
“Savcı Hanım…” dedi, alçak bir sesle “Bileklerime kelepçe vurmak için verdiğiniz emri unutmayın.”
Kaşlarımı çatıp ona sert bir bakış attım “Unutursam ne olur yüzbaşı? Albay gibi bende kafama tek mermiyle ölür müyüm?”
Profesyonelliğimin dışına çıkmak artık umrumda değildi. Bu ukala adama haddini bildirme zamanı geldi de geçiyordu.
Bir de… bu adamın üzerimde yarattığı etkiye boyun eğmemem gerektiğini, kendime hatırlatma zamanı çoktan gelmişti.
İlk defa… ilk defa gözlerinde ham bir öfke belirdi. Atilla’nın çenesi kasıldı, o öfke, siyah bir şimşek gibi üzerime düştü.
Dudakları aralandı, fakat söylemek üzere olduğu sözleri yutkunarak geri çekti. Sadece nefesini duydum; ağır, bastırılmış, kaynayan bir nefes.
Sert bir tavırla aracın kapısını ittirdim. Ön koltuğa doğru yürüdüm, kapıyı açtım ve oturdum. Kemerimi bağladığım sırada, sürücü asker aracı çalıştırdı.
Karla kaplanmış yollarda, kalın lastiklerin izleri siyah şeritler bırakıyordu.
Ellerim dizlerimin üzerinde kenetlenmiş, gözlerim yola sabitlenmişti. Ama aklım… aklım hâlâ arka koltuktaydı.
Kelepçeli bileklerini dizlerine yaslamış, gözlerini belki pencereye, belki de sırtıma dikmişti. Onu görmüyordum ama varlığını her hücrem hissediyordu.
Sürücü asker yerinde dimdik oturuyordu. Ara sıra dikiz aynasından Atilla’ya bakıyor, sonra başını çevirip önümdeki camdan dışarıya odaklanıyordu.
O bakışlarda gördüğüm şey beni dişimden tırnağıma kadar ürkütüyordu: tereddütsüz bir saygı. Bir cinayet şüphelisine…
Kendi kendime fısıldadım: “Savcı Manolya Deniz. Unutma, karşında bir kahraman değil, bir sanık var. Sana meydan okuyan, gözlerini üzerinden çekmeyen, bir asker değil… dosyalarda ‘cinayet şüphelisi’ diye yazan bir adam var.”
Ama kalbim, aklımın tekrar tekrar fısıldadığı bu gerçeği reddetmek için inatla direniyordu.
Ta ki… yeri göğü sarsan o patlama sesine kadar.
Araç bir anda sağa sola savruldu. Kulaklarım acı verecek kadar tiz bir şekilde çınladı, gözlerim buğulandı. Sağlam çalışan tek duyum, yanık metal ve barut kokusuyla doldu.
Daha ne olduğunu kavrayamadan, başımın üzerinden geçen kollar belimi sardı ve koltukların arasındaki boşluktan beni arkaya çekti.
Ne oluyordu? Kemerim ne ara çözülmüştü?
Buğulu gözlerim gördüklerini seçmeye başladığında, sersemliğime bir de şok eklendi. Çünkü saniyeler önce oturduğum koltuğa bir mermi saplanmıştı.
Ve sadece bu da değildi… Arka koltukta boylu boyunca uzanıyordum, yüzbaşı da üzerime kapanmıştı.
Kollarının arasında bir kafese hapsolmuştum. Kelepçeli elleri başımın üzerinde, parmakları saçlarım arasında kıpırdanıyordu.
Atilla’nın yüzü öylesine yakındı ki nefesini hissediyordum. Gözlerimin önünde karanlık bir perde gibi sallanan kirpikleri, sanki alnımdan süzülen soğuk terle karışıyordu.
Yakınlığımız, içinde bulunduğumuz durumda bile, kalbime garip bir heyecanın kıvılcımını çaktı.
Hissettiğim heyecan çok yeniydi…
Tanımlayamadım, bu hissin ne olduğu belli değildi. Bir çeşit adrenalin patlaması olabilir miydi?
Cevap bulamadan, kulağımdaki uğultunun yerini dışarıdan gelen keskin mermi sesleri aldı.
Sanırım o sesler, araçtan ne zaman indiklerini bilmediğim askerlerin ağır makineli silahlarından geliyordu.
Mermiler, patlama yüzünden zırhı zayıflamış aracın gövdesine saplanıyor, metal parçaları çığlık çığlığa etrafa saçılıyordu.
Atilla hafifçe doğruldu, burunlarımız arasında beş santim yoktu “İyi misin savcı, yaralandın mı?” Dedi, kısık bir sesle.
Keskin bakışları bu sefer yumuşaktı. Orada belirgin bir endişe vardı. Benim için mi endişelenmişti?
Ona cevap vermeme fırsat kalmadan, heybetli bedeninde bir sarsıntı hissettim.
Tam o anda, metalin eti yırtan sesi duyuldu. Tiz bir kurşun sesi.
Kolları gevşedi, yüzüme düşen gölgesi titredi. Silah sesiyle aynı anda omzundan fışkıran kan, üzerime sıçradı. Boğazından boğuk, kısa bir inilti koptu.
“Yüzbaşı!” diye haykırdım. O anda… içimdeki bütün duvarlar çatırdadı. Kalbim öyle bir sızladı ki, yıllarca koruduğum o mesafe, o soğuk profesyonellik yerle bir oldu.
Üniformasının haki rengi, kısa sürede koyu kırmızıya boyandı. Sol omzundaki kan, sıcak ve yakıcı bir sel gibi akıyordu. Kan kokusu burnuma doldu.
Yine de kalkan olmaktan vazgeçmiyordu. Bedenini benim üzerime siper etmiş, dışarıdan gelen mermilerin vızıltısını umursamıyordu.
Dişlerini sıkarak, acısını gizler gibi bana daha da yaklaştı. “Sakin ol…” sıcak nefesi dudağımın üzerindeydi “İyiyim savcı.”
“Yüzbaşı çok kanaman var!” Dedim, titreyen bir sesle.
Ellerimi onun gövdesinin altından kurtarıp, yarasına baskı yapmak için çırpındım. Cevap olarak bana sert bir bakış attı. Sanki kurşun karası gözleri, hareket etmememi emrediyordu.
Bir an sonra, kulağımın yanında klik sesi duydum. Serbest kalmış bir kelepçenin sesiydi bu.
Elleri başımın üstüyle teması kesti. Parmaklarının arasında tuttuğu tel tokayı ağzının arasına aldı.
Anlaşılan o ki, tel tokamla kelepçeyi açmıştı. Zaten ne bekliyordum ki, adam bordo bereliydi…
Bir anda, arabanın metal ve cam parçalarıyla kirlenmiş zeminine uzandı.
Ben de, üzerimdeki baskının hafiflemesini fırsat bilip, ellerimi yüzbaşının kaslarının altından kurtardım ve boynuma doladığım atkıya uzandım.
Hızla bir ucunu çektim. Yüzbaşının omzundaki yaraya bastırdım.
O anda çok yakınımda bir tetik sesi duydum. Gözlerim sesin geldiği yöne kaydı ve… yüzbaşının elinde bir silah olduğunu gördüm. Tanıdık bir silah.
Belimden ne zaman düştüğünü bilmediğim silahımı tutuyordu.
Ama… zerre kadar korkmadım. Dosyada ‘cinayet şüphelisi’ olarak geçen bir adamın, elinde 9.19 kalibre silah tutmasından bir an bile korkmadım.
Hatta.. güvende hissettim. Sanırım aklımı kaçırıyordum ya da, adrenalin sağlıklı düşünmemi engelliyordu.
Yeniden yüzbaşına döndüğümde, dikkatle bana baktığını gördüm. Birkaç saniye yüzümü inceledi. Sonra başını eğip, omzundaki ellerime baktı.
“Ac-acıyor mu?” Yutkundum “Acıtıyor muyum?”
Gözlerini gözlerime çevirdi. Ve işte o an… öyle bir baktı ki bana, kelimeler yetersiz kaldı. Tek bildiğim, ilk kez… bir çift gözün nefesimi çaldığıydı.
“Ellerin çok narin savcı. Kirlenmesin.” Dedi, camdan dışarıya bakmadan önce.
Sonra silahı parçalanmış pencereden dışarı uzattı. Gözünü kırpmadan tetiğe bastı.
“Bu bir.”
Benim içinse zaman durdu. Kulaklarımda ne mermi sesi vardı, ne de yere çarpan boş kovanların gürültüsü.
Sadece o cümle yankılanıyordu zihnimde: Ellerin çok narin, Savcı.
Kurşunların gökyüzünü paramparça ettiği anda bile, onun ağzından çıkan kelime narinlikti; savaşın içinde bana hayat gibi bakmıştı yüzbaşı.
Mesele gerçekten ellerim miydi? Yoksa o bakışlar… başka şeyler mi anlatmaya çalışmıştı? Bilmiyordum.
Zaten öğrenmeye fırsatım da olmadı. İkinci atış sesi, kulağımın dibinde patlayarak bana gerçeği hatırlattı: savaşı… ve bir sanığa asla anlam yüklememem gerektiğini.
Kolu biraz sağa kaydı. Bir kez daha ateş etti “Bu üç.”
Sola kaydı ve tekrar ateş etti “Bu dört.”
Atilla gözünü kırpmadan ateş etmeye devam ederken, ani bir patlama sesi duyuldu. Ve bu seferki, uzakta olmasına rağmen az öncekinden bile şiddetliydi.
Yüzbaşı silahı aracın zeminine fırlatıp, bana baktı. Dudaklarında rahatlamış bir tebessüm vardı “İnfaz timiyle tanışma vaktin geldi savcı.”