1.BÖLÜM

1222 Words
BÖLÜM 1: MÜHÜRLÜ KORİDORLAR Diyarbakır’ın temmuz sıcağı, sadece bir hava durumu değil; şehrin üzerine çöken, nefesi kesen ve zamanı yavaşlatan bir varlıktı. Dicle Üniversitesi’nin uçsuz bucaksız kampüsünde, güneşin gazabı asfaltı bir serap gibi titretiyor, uzaktan bakıldığında binalar sanki yerinden oynuyormuş gibi görünüyordu. Aleyna, elindeki buzlu latte bardağının dış yüzeyinde biriken yoğunlaşma damlalarının parmaklarından süzülüşünü hissetti. Fen-Edebiyat Fakültesi’nin o nispeten modern ve gürültülü atmosferinden çıkmış, kampüsün en sessiz, en "ağır" ve sanki görünmez duvarlarla örülmüş binasına doğru yürüyordu. Üzerindeki açık renkli jean’i, ince belini açıkta bırakan beyaz crop top’ı ve güneşin her dik vuruşunda platin parıltılar saçan sarı ombreli saçlarıyla Aleyna, bu bozkırın ortasındaki gri binaların arasına yanlışlıkla düşmüş bir ışık hüzmesi gibiydi. Başka bir şehirden Diyarbakır’a gelirken, sadece bavulunu değil; özgürlüğüne düşkün ruhunu ve modern yaşantısını da yanında getirmişti. Ancak o, sadece "batılı" bir genç kız değildi. Bir büyüğün yanında nasıl oturulacağını, bir sofranın kadim adabını ve bu toprakların kültürünü de damarlarında hissederdi. Babasından öğrendiği hürmet ile kendi inşa ettiği modern kimlik arasında kusursuz bir denge kurmuştu. Yine de, Psikoloji 2. sınıfın getirdiği o amansız analizci bakış açısıyla, insanların dış görünüşlerine, giydikleri kumaşın boyuna veya tarzına göre yargılanmasından nefret ediyordu. Onun için insan, bir deri ve kemik yığınından ziyade, çözülmesi gereken karmaşık bir zihin haritasıydı. Özel yurdun ferah, iki kişilik odasında başlayan dostlukları, onu bugün buraya getirmişti. Oda arkadaşı Sümeyye, onun tam zıttıydı. İlahiyat öğrencisi olan Sümeyye, dünyalar tatlısı, hoşgörülü ve Aleyna’nın bu şehirdeki en güvenli limanıydı. Aleyna, akşamki planları için Sümeyye’ye aceleyle bir not ulaştırmak zorundaydı. İlahiyat Fakültesi’nin o devasa, vakur kapısından içeri adımını attığında, sadece mekanın değil, havadaki moleküllerin bile değiştiğini hissetti. Burası; ağır tespih kokusu, yüzyıllık kitapların üzerine sinmiş toz zerrecikleri ve adeta üzerine mühür vurulmuş bir sessizlikle kuşatılmıştı. Dışarıdaki o neşeli kampüs hayatı, bu kapının eşiğinde son buluyordu. Koridordaki yüksek tavanlar, her adımı yankılatıyor; sanki duvarlar buraya "ait olmayan" bu genç kızı izliyordu. O Karşılaşma ve Koridordaki Fırtına Aleyna, elindeki kahve bardağıyla uzun koridorda ilerlerken, bakışların bir ok gibi üzerinde toplandığını hissediyordu. Kütüphane kapılarından kafasını uzatan öğrenciler, koridorda yürüyen genç erkekler, onun cesur kıyafeti ve özgüvenli yürüşü karşısında duraksıyordu. Kiminin gözünde saf bir şaşkınlık, kimininkinde ise derin bir kınama vardı. Aleyna bu bakışlara alışıktı; onları birer veri olarak zihnine kaydedip yürümeye devam etti. Tam o sırada, koridorun uzak ucunda bir hareketlilik oldu. Sanki görünmez bir el, koridordaki tüm sesi ve hareketi bir anda dondurmuştu. Öğrenciler, sanki bir hükümdar geçiyormuşçasına duvar diplerine çekiliyor, omuzlarını dikleştirip başlarını hafifçe öne eğiyorlardı. Ortamda, modern bir eğitim kurumundan ziyade, bir dergahın ya da bir krallığın ağır protokolü hakim olmuştu. Gelen kişi, Türkiye’nin dört bir yanında müridleri bulunan, Adıyaman’ın en köklü, en zengin ve muhafazakar ailelerinden birinin tek veliahtıydı. Aynı zamanda İlahiyat Bölüm Başkanı ve Dekan Yardımcısı olan Doç. Dr. Ömer Mehmet Haznedaroğlu. Ömer Mehmet, jilet gibi ütülü lacivert takım elbisesi, kar beyazı gömleği ve her zaman kusursuz duran kravatıyla koridorda ilerliyordu. Kemikli yüz hatları, mermerden yontulmuş bir heykel kadar sert ve kusursuzdu. Ancak asıl çarpıcı olan, o buz mavisi gözleriydi. O gözler, bakmıyor; sanki karşısındakinin ruhunu soyuyor, en gizli saklı günahlarını bir çırpıda okuyordu. Dışarıdan bakıldığında o bir "kanaat önderi", bir "bilge", bir "istikrar abidesi" gibi duruyordu. Ancak Aleyna’nın psikoloji eğitimiyle harmanlanmış sezgileri, o parlak vitrinin ardındaki karanlığı hemen sezmişti. O maskenin altında, narsisizmin zirvelerinde dolaşan, kontrol manyağı ve kendi iç dünyasındaki iblislerle savaşan, travmalarla yoğrulmuş karanlık bir adam gizliydi. Ömer Mehmet, yanındaki asistanlarına bir şeyler fısıldayarak ilerlerken, tam karşısında belini açıkta bırakan kıyafeti, parlayan saçları ve "buradayım" diyen duruşuyla Aleyna’yı gördü. Adımları yavaşladı. Sonra tamamen durdu. Koridorda o an, ölümcül ve boğucu bir sessizlik hakim oldu. Kimse nefes almaya cesaret edemiyordu. Ömer Mehmet, Aleyna’nın tam önünde, kişisel alanını ihlal edecek kadar yakın bir mesafede durdu. Aralarındaki belirgin boy farkı nedeniyle Aleyna, başını hafifçe kaldırmak zorunda kaldı. Bu, fiziksel bir üstünlük kurma çabasıydı ve Ömer Mehmet bunu bir silah gibi kullanıyordu. Adam, Aleyna’yı tiksinir gibi değil de, sanki haddini bildirmesi, terbiye etmesi ve ehlileştirmesi gereken bir "nesneye" bakıyormuş gibi soğukça süzdü. Bakışları, bir tarayıcı gibi genç kızın üzerinde gezindi ve Aleyna’nın açıkta kalan belinde, ahlaki bir yargıdan ziyade, derin bir öfke ve tuhaf bir takıntıyla bir saniye fazla oyalandı. "Yanlış fakülteye geldin galiba küçük hanım," dedi sesi koridorda yankılanarak. Ses tonu, kadifemsi bir yumuşaklığa sahipti ama aynı zamanda bir cerrahın neşteri kadar keskin ve soğuktu. "Burası Güzel Sanatlar ya da Moda Tasarım fakültesi değil. Burası İlahiyat. Burada sadece zihinlerin terbiyesi değil, edep ve ruhun örtüsü de önceliklidir." Maskelerin Ardındaki Savaş Aleyna, bu beklenmedik ve sert çıkış karşısında bir anlık irkildi. Vücudundaki tüm savunma mekanizmaları devreye girmişti. Ancak geri adım atmadı. Aksine, o buz mavisi gözlerin tam içine baktı. Psikoloji derslerinde okuduğu narsist kişilik bozukluklarının tüm emareleri bu adamın bakışlarında mevcuttu: Hükmetme arzusu, aşağılayarak yücelme çabası ve sarsılmaz bir ego. "Yolumu kaybetmedim hocam," dedi Aleyna, sesini titretmeden ve tam bir özgüvenle. "Bir arkadaşıma not ulaştırmak için buradayım. Ayrıca edebin, üzerimizdeki kumaşın kaç santim olduğuyla değil, karakterin derinliği ve insanlara gösterilen saygıyla ilgili olduğunu sanıyordum. Sanırım yanılmışım, zira burada kıyafetten önce nezaket beklerdim." Koridordaki öğrenciler, duydukları karşısında dehşete düşmüştü. Kimse, bölgenin en güçlü adamlarından biri olan, arkasında binlerce kişilik bir cemaat ve siyasi güç bulunan Ömer Mehmet Haznedaroğlu’na böyle bir cevap veremezdi. Bu, bir intihar girişimi gibiydi. Adamın dudak kenarı hafifçe seğirdi. Bu, kontrolünü kaybetmek üzere olan birinin öfkesi miydi, yoksa karşısında ilk kez dişli bir rakip bulmuş bir avcının gizli ve hastalıklı tebessümü mü, anlamak imkansızdı. Ömer Mehmet, Aleyna’ya bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, Aleyna adamın o ağır, baskın, odunsu parfüm kokusunu hissetti. Bu koku, sanki toprağın altındaki rutubeti ve gücü simgeliyordu. "Karakter, vitrinine ne koyduğunla başlar," dedi Ömer Mehmet, sesini biraz daha alçaltarak. Sesi şimdi daha tehditkar, daha boğucuydu. "Bu kapıdan içeri girdiğin andan itibaren benim kurallarıma, benim otoriteme tabisin. Buranın ruhu, senin sığ modernlik anlayışına kurban edilemez. Şimdi o 'vitrinini' topla, bu binayı ve buranın temsil ettiği değerleri daha fazla kirletme. Bir daha buraya bu şekilde girersen, sonuçları senin o analiz etmeye çalıştığın zihninin ötesine geçer." Ömer Mehmet, Aleyna’nın bir şey söylemesine, o keskin zekasıyla yeni bir cevap vermesine fırsat bile tanımadan, rüzgarını arkasında bırakarak yanından geçip gitti. Topuk sesleri koridorda uzaklaşırken, arkasında bıraktığı tek şey Aleyna’nın adrenalinle hızlanan kalp atışları, koridorun duvarlarına sinmiş ağır baskı ve yüzlerce suçlayıcı bakıştı. Karanlığın Peşinde Aleyna, olduğu yerde çakılı kalmıştı. Sırtından aşağı bir soğukluğun indiğini hissetti. Bu adamın yaydığı enerji, sadece bir hoca otoritesi değildi; bu, yüzyılların getirdiği bir baskının, mutlak itaatin ve bastırılmış bir karanlığın yansımasıydı. O an anlamıştı; Ömer Mehmet Haznedaroğlu sadece yıkılması imkansız bir kale değildi, o kale aynı zamanda çok büyük günahların üzerine inşa edilmişti. Aleyna, titreyen elleriyle saçlarını geriye attı ve derin bir nefes aldı. Psikoloji öğrencisi kimliği, bu adamın gözlerindeki o boşluğu ve karanlığı analiz etmek için yanıp tutuşuyordu. O sarsılmaz duruşun, o "kutsal" maskenin altında neyin yattığını merak ediyordu. Adıyaman’daki uçsuz bucaksız topraklardan, o görkemli konaklardan ve mühürlü kapıların ardındaki aile sırlarından gelen bir şeyler vardı. Aleyna, koridorun çıkışına doğru yürürken içinden tek bir şey geçirdi: "Bu adamın ruhu, dışarıdan göründüğü kadar berrak ve kutsal değil. O buz mavisi gözlerin arkasında bir yangın var. Ve ben o karanlığı çözeceğim. Bu kale sandığın kadar sağlam değil, Ömer Mehmet Haznedaroğlu. Çünkü her narsistin bir zayıf noktası vardır ve ben onu bulana kadar durmayacağım." Dışarı çıktığında Diyarbakır’ın yakıcı güneşi yüzüne vurdu ama Aleyna artık üşüyordu. Çünkü o mühürlü koridorlarda sadece bir adamla değil, bir zihniyetle ve kendi kaderini değiştirecek o karanlık çekimle karşılaşmıştı. Savaş yeni başlıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD