6. OĞLUNUZDA İŞ YOK

2729 Words
Marin "Yani boşanmıyoruz," dedi Aziz, gözlerimin içine karanlık bir ciddiyetle bakarak. "Boşanamıyoruz." Sanki ben çok meraklıydım onunla evli kalmaya! "Ben çok mu meraklıyım seninle evli kalmaya?" diye hırsla karşılık verdim. "Yüzünü bile görmek istemiyorum. Üç kere boş ol mu deniyordu neydi? Ne gerekiyorsa yap, bitsin bu iş. Sonra da resmi işlemleri hallederiz!" Ama Aziz, beklediğim gibi geri çekilmedi. Aksine, bir anda kolumdan yakaladığı gibi beni odaya doğru sürükledi. Öfkesi, tuttuğu yerden bile tenime işliyordu. Korkmalı mıydım? Belki. Ama düğün telaşında ölüp ölmediğimi bile düşünmeye fırsatım olmamıştıysa, şimdi korkacak halim de yoktu. Kapıyı hızla kapattıktan sonra gözlerini üzerime dikti. "Ben sanki çok meraklıyım sana!" diye patladı. "Mecbur olmasam yüzüne bile bakmam, selam bile vermem. Ama mecburum. Mecburuz. Bu evlilikten kaçış yok." Güldüm. Hırçın, umursamaz bir kahkaha attım. "Selamın da yüzün de sana kalsın," dedim küçümsemeyle. "Hani birkaç saat önce atıp tutuyordun? ‘Ben boşanıyorum, bu evlilik benim için hiçbir anlam taşımıyor’ diyordun. Ne oldu? Süt dökmüş kediye mi döndün?" Aziz'in gözleri kısıldı. Çenesindeki kas gerildi ama bana el kaldırmadı. İşte bu şaşırtıcıydı. Çoğu erkek gibi değildi. Beni susturmak için şiddete başvurabilecek tiplerden biri olmadığını o an anladım. Ama siniri, içten içe kaynayan bir volkan gibi görünüyordu. "Benimle doğru konuş," diye uyardı. Sesi, ağır bir tehdit gibi havada asılı kaldı. Ama ben geri adım atanlardan değildim. "Yalan mı?" diye meydan okudum. "Kardeşinin evlilik dışı hamile olduğunu duyunca sesin soluğun kesildi. Hani o esip gürleyen Aziz Cihan Karaman? Bana gelince fırtına koparan adam nerede? Göremiyorum!" Bir anda hızla yaklaştı. İki elini kollarıma koydu. Sıkmadı, ama varlığını iliklerime kadar hissettirdi. Siyah gözleri gözlerimi delip geçerken nefesim kesildi. Beni dövmeyeceğini anlıyordum ama ruhumu sarsıyordu. "Beni tanımıyorsun," dedi. Sesi daha kontrollü ama daha da sertti. "Bilip bilmeden konuşma. Pişman olursun." Odadaki ağır hava her nefesimde ciğerlerime doluyordu. Aziz sinirle odanın içinde dolaşmaya başladı. Kendi kendine konuşur gibi mırıldanıyordu ama ben de duyuyordum. "Ben de bir ömür evli kalamam seninle." Bu sözleri duyunca bir an için afalladım. "Nasıl yani?" Aziz durdu. Gözlerini bana dikti. "Bir yıl. Sadece bir yıl evli kalmamız gerekiyor. Sonra benden boşanıp gideceksin. Çocuk doğana kadar evli numarası yapacağız. Elalemin gözünde gerçek karı-koca, ama bu odada iki yabancı olacağız." İnanamıyordum. "Benimle dalga geçiyor olmalısın." "Hayır," dedi kesin bir sesle. "Çok ciddiyim. Bir yıl boyunca bu evliliğe katlanmak zorundayız. Çocuk doğduğunda ben her şeyi hallederim. Berdeli bozarım. Ama şimdi olmaz. Şimdi boşanamayız. Kız kardeşim hamileyken yapamam." İçimde tuhaf bir his belirdi. "Ya başaramazsan? Ya boşanamazsak?" Aziz kaşlarını çattı. "Başarmam gerek. Ben seninle evli kalamam." İçimde tuhaf bir şüphe kıpırdandı. "Neden? Birine mi aşıksın?" Sorumu duyunca hafifçe öksürdü. "Ne münasebet! İlle de birine aşık mı olmam gerekiyor?" Omuz silktim. "Aman bana ne? Ne halt yersen ye. Ama bir yıl sonra beni azat edeceksen ve bu sahte bir evlilik olacaksa, kabul!" Elimi uzattım. Gözlerimden, düşüncelerimi okuyabiliyor gibi uzun uzun baktı. Sonunda tereddütle elimi tuttu. "Söz veriyorum," dedi. "Bir yıl sonra seni azat edeceğim. O zamana kadar hangi renkte açarsan aç, bu topraklarda tutunmanı istiyorum." İçimde garip bir ürperti hissettim. Bu adamın sözlerine inanmalı mıydım? Ama artık başka çarem yoktu. "Şimdi de git üstünü değiş. Gelinlikle gözüme gözükme." "Emriniz olur, Aziz Cihan Bey." Devam ettim, sesi hâlâ burnumun ucundaydı. "Ama önce odadan çıkman gerek." Kaşlarını çatıp bir an bana baktı, ama lafımı ikiletmeden kapıyı çekip çıktı. İçimden bir oh çektim ama yetmedi, hâlâ daralıyordum. Aslında banyoya girip orada da çıkarabilirdim bu ağır, üstüme yapışmış gelinliği. Ama yapmadım. Yalnız kalmak istedim. Gerçekten neyin içine düştüğümü anlamak istedim. İstemediğim bir evlilik. Yabancı bir koca. Bambaşka bir dünya. Bir yıl dedim, ama nasıl olacak? Onların adetlerine, törelerine ayak uydurabilecek miydim? Oyun içinde bir oyunun içine düşmüştüm sanki. Kurallarını bile bilmediğim bir oyuna başlamıştım ve ilerledikçe daha da zorlanacak gibiydim. Ama artık geri dönüş yoktu. ***** "Marin" "Marin, kalk." Başımda dikilen kişi, sabahın bu kör saatinde kimdi? Gözlerimi açtım ve sert yüz hatlarıyla Aziz Cihan’ı gördüm. "Ben çıkıyorum." Ne zaman uyumuştum ki? Gözlerimi ovuşturup doğrulmaya çalıştım, ama yorgunluk her yanımı sarmıştı. Perdelerin arasından süzülen güneş ışıkları, gözlerimi kamaştırdı. "Git üstünü değiş. Hâlâ gelinliklesin. Anamla, halam birazdan gelir." Hemen ardından odadan çıkmaya hazırlandı. Üstünü değişti ama yüzümü başka tarafa çevirdim. Ben ise öylece düşünmeye başladım. Akşam yatağın kenarına oturmuş, sonra nasıl olduysa sızıp kalmıştım. Şimdi anasını anladım da, halası neden geliyordu? "Neden geliyorlar?" diye arkasından seslendim. "Yeni geline bakmaya geliyorlar. Anamı bilmem de, halam kesin gelir." Daha ne olduğunu anlamadan kapıyı kapattı ve gitti. İçimde bir sıkıntı, üstümde hâlâ o ağır gelinlik... Hangi birine yanayım? Yerde oturup kalkmadan düşünmek istedim ama beş dakika geçmeden kapı sertçe vuruldu. Belli ki bahsi geçen misafirlerim gelmişti. Yavaşça doğrulup kapıyı açtım ve tahmin ettiğim gibi, karşıma iki kadın dikildi. Birisi Zeliha Hanım, diğeri ise hiç tanımadığım ama dik bakışlarından halanın o olduğunu anladığım bir kadındı. "Gelin, baksana!" Halanın sesi sertti, ama bana değil, Zeliha Hanım’a konuşuyordu. Sonra yüzünü bana çevirdi, gözleri tepeden tırnağa süzdü. "Bu gelin pek bi tembel çıktı. Hâlâ gelinlikle dolanıyor!" Kadının bir anda odaya dalması hoşuma gitmedi. Hatta içimden gelen ilk tepki, onu kapının önüne koymak oldu. Ama yapamazdım. Burası benim evim değildi. Daha neler görecektim ben burada? "Siz gece birlikte uyumadınız mı?" Bu soruyla afalladım. Çünkü... Evet, çünkü yatak hâlâ bozulmamıştı. Biz onu hiç düşünmemiştik ki! "Karı koca olmadınız mı siz?" Ben bir şey diyemeden halanın kaşları daha da çatıldı. "Gelin, konuşsana! Dilini mi yuttun?" Ne desem sakinleşirdi ki bu kadın? Ağzına bant yapıştırsam belki? Ama neyse ki, Zeliha Hanım imdadıma yetişti. "Abla, gelinin üstüne çok gitme. Sana olanları anlattım ya, dün akşam ortalık çok karışıktı. Ee, hâliyle yorgunluk... Olmamıştır." Hala bu sefer Zeliha Hanım’a döndü. Ama sonra yine gözlerini bana çevirdi. "Akşam kocan nerede uyudu?" Ben bile sabah öğrenmiştim nerede uyuduğumu, koca mı düşünecektim? Bir an duraksadım ama sonra kanepeyi işaret ettim. "Kanepede." Halanın gözleri küçüldü, şüpheyle baktı. "Kanepede mi?" Kadının sesi sertti, sorguya çekiyormuş gibi konuşuyordu. İçimde biriken öfkeyi zor bastırdım. Ama dik durdum, yılmadım. "Evet, kanepede." Sesim netti. "Ne olmuş?" Halanın kaşları kalktı, gözleri beni süzdü. "Kız sen akıllı ol bakem. Erkek evlenince karısıyla aynı yatakta uyur. Sen ne halt ediyon?" Kadın bir anda konuşma şeklini bile değişti. Zeliha Hanım, yine devreye girdi. "Abla, gelinin üstüne varma. O daha yeni geldi, alışması lazım." Ama hala pes etmemişti. Bana doğru bir adım attı, gözlerini gözlerime dikti. "Sen bizim töremizi, örfümüzü bilmiyon ama öğreneceksin." Ben de kendi içimden “Evet, evet” dedim. "Neyse, diyelim gelin. Dünkü olayları duydum. Seni de zorlamışlar. Ama artık anlamışsındır. Bura gelinliğinle geldin, kefeninle çıkarsın. Öyle 'ben gidiyorum, alışamıyorum' demek yoktur." Halanın sözleri beynimde yankılandı, sanki her kelimesi içime işledi. İçimde bir ürperti dolaştı. Demek ki benim için bir çıkış yolu yoktu. Bir yıl sonra bu evlilikten nasıl kurtulacaktım? Aziz Cihan boşanmayı kabul etse bile ailesi, töreleri buna izin verir miydi? Ama ağadır değil mi? Dediğini yapar. Bana söz verdi. Boşanacaktık. "Peki, efendim," dedim. Sesim çıkmıştı ama hala memnun edememiştim. "Bana hala, Zelihaya anne diyeceksin bundan sonra. Biz senin yeni ve ebedi ailen olacağız. Bak, güzel kızsın, hoşsun ama bu konağa, bize ayak uydurman daha önemli." "Peki, hala," diye tekrarladım. Artık uzatmasını istemiyordum. Ama yanılmıştım. En büyük darbesini sona saklamıştı. "Yarın sabaha çarşaf hazır olsun." İçimdeki huzursuzluk, yerini boğazımı sıkan bir korkuya bıraktı. Ne demek istiyordu? Yoksa düşündüğüm şeyi mi kast ediyordu? "Nasıl?" dedim, bir umut, yanlış anlamış olmayı dileyerek. "Ya sabır… Zeliha, bu gelin beni cinlendirecek!" dedi sertçe. Sonra yine bana döndü, gözleri buz gibi soğuktu. "Kocanla birlikte olduktan sonra bekaretini gösteren çarşaf. Anladın?" Dizlerimin bağı çözüldü. Bu nasıl olabilirdi? Biz göz göze bile doğru düzgün bakmamışken, sadece sözleşme gereği evli kalmayı düşünürken bu kadın şimdiden gerdeği düşünüyordu. İçimdeki isyanı zor bastırdım. Ben, bir anlaşmayla, sadece bir yıl için buradaydım. Aziz Cihan da bunu kabul etmişti. Öyleyse nasıl bu işin içinden çıkacaktım. Hala çıkıp gittiğinde, ben hâlâ neye uğradığımı anlamaya çalışıyordum. Odaya sessizlik çöktü ama içimde fırtınalar kopuyordu. Zeliha Hanım, sakin adımlarla yanıma geldi, yüzünde şefkat vardı. "Bak kızım, senin için de Azizim için de zor, biliyorum. Ama Münevver halan haklı. Sert konuşur, bazen can yakar sözleri ama büyüğümüzdür. Ailenin büyük kızıdır, kocası töreler yüzünden düğün günü vurulup öldü. O da babasının evine geri döndü ve bir daha evlenmedi. Yani hayat ve şartlar onu acımasız biri yaptı," dedi ve elimi nazikçe tuttu. Zeliha Hanım’ın sözlerinde bir anne sıcaklığı vardı ama bu bile içimdeki korkuyu bastıramıyordu. Çünkü söyledikleri, Münevver halanın dediklerini değiştirmiyordu. O çarşaf, o kan… Nasıl yapacaktım? Bekaret kanını onlara veremezdim ki? Bizim anlaşmamız vardı. "Benim bir kızım vardı önceden," dedi Zeliha Hanım, gözleri dolu doluydu. "Artık iki kızım var. Yabancısın buralara, biliyorum. Ama alışman gerek. Berdel bozulmadığı sürece sen buradan çekip gidemezsin. O da Azizim izin vermedikçe. Sen bu ailenin gelini, ilerdeki hanımağası olacaksın. Bir günde alışmanı istemiyorum ama alışmak için kendine izin ver. Oğlum iyi biridir. Birbirinizin kalbine girmesine izin verin. Tanısan gerçekten seversin de." İçimi acı bir gülümseme kapladı. Kalbimde başkası varken, nasıl başkasına yer açabilirdim ki? "Ama ben…" dedim, bir itiraz cümlesi daha kuramadan susturuldum. "Ve Münevver halanın dediği gibi, gerçek anlamda karı koca olmanız gerek," dedi, sanki bu sıradan bir şeymiş gibi. Ama benim için değildi. Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. Boğazıma oturan düğümü zorla yutkundum. "Peki, anne," dedim titreyen bir sesle. Yüzü aydınlandı, gülümsedi. "İşte böyle. Hadi üstünü değiştir. Kahvaltıda herkes seni yeni gelini görmek ister." Tam konuşması bitmiş kapıdan çıkarken durdurdum. Kalbim deli gibi çarpıyordu ama cesaretimi topladım. "Annemle görüşmeye ne zaman gideriz?" Zeliha Hanım durdu. Yüzündeki şefkatli ifade gölgelenmişti ama yine de yumuşak bir sesle cevap verdi. "Oğlumla gerçek anlamda karı koca olduktan sonra. Yarın bile gidebiliriz." İçim buz kesti. Şimdi anlaşılıyordu. Eğer o çarşaf olmazsa, annemi göremeyecektim. Bu, bir tehdit miydi, yoksa sadece bir kural mıydı? Fark etmezdi. Çünkü her ikisi de benim için aynı kapıya çıkıyordu: Kendi bedenim üzerinde hiçbir söz hakkım yoktu. Ve bu, beni çıldırtıyordu. ***** Aziz Cihan Sabah erkenden odadan çıkmış, Marin’i halamla yalnız bırakmıştım. Orada kalamazdım. Bütün gece gözümü bile kırpmadan düşündüm. Bu işin içinden nasıl çıkacaktım? Nasıl kaçacaktım? Konaktan ayrılırken içimde garip bir sıkıntı vardı ama bu beni durdurmadı. Nereye gideceğimi biliyordum. Bu başıma açılan oyunun asıl sahibinin yanına. Yusuf’la konuşmalıydım. Onun kötü niyetle hareket etmediğini biliyordum. Ama bana da danışmadan, beni bu oyunun içine sürüklemesi, hem beni hem de Marin’i bu hale düşürmesi affedilir gibi değildi. Eğer bana önceden söyleseydi, eğer oturup adam akıllı konuşsaydık, belki de şimdi ne ben, ne Marin, ne de ailemiz bu durumdaydı. Ama iş işten geçmişti. Zaten Doğa’nın hamileliği ortadaysa, bu berdel kaçınılmaz bir sondan başka bir şey değildi. Yusuf’la buluştuğumuz yere, Fırat Nehri’nin kıyısına doğru yürüdüm. Çocukluğumuzdan beri buraya gelirdik. Ne olursa olsun, ne kadar öfkeli ya da üzgün olursam olayım, bu manzara içimi biraz olsun ferahlatırdı. Ama bu sefer, içimdeki sıkıntı öyle büyüktü ki, Fırat’ın serin suları bile içimdeki yangını söndüremiyordu. Yusuf beni görünce gülümsedi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi… "Günaydın ağam. Erkencisin," dedi umursamaz bir tavırla. Bana 'ağam' demesi içimi acıttı. Bir zamanlar bu kelime hoşuma giderdi ama şimdi sadece midemi bulandırıyordu. Ben hiçbir şeyin ağası değildim. Hele ki kendi hayatımın hiç... "Ağalığı mı bıraktın bende?" diye sordum hafif alayla. Öfkeyle nefes aldım, içimdeki kırgınlığı bastırarak. "Ne olmuş ki? Aşık olduğun kızla evlenmişsin. Senden mutlusu olmaz ki. Tamam, yaptık bir hata ama sonuca odaklan," dedi, hala durumu tam anlamadığını belli ederek. Onun rahat tavrı, sabrımı taşırıyordu. Öyle ya, onun için işler yolundaydı. Kendi kendine mutlu bir hayatı vardı. "Sen öyle san," dedim dişlerimi sıkarak. Elimdeki küçük taşı Fırat’ın sularına fırlattım. Taş, önce birkaç kez sekerek ilerledi, sonra nehrin derinliklerinde kayboldu. Tıpkı benim de bu hikayenin içinde kaybolduğum gibi... Yusuf'un kaşları çatıldı. "Ne olmuş ki?" dedi merakla. İçimde biriken her şeyi bir çırpıda söyledim. "Kandırmışlar bizi. Gelin başkası çıktı. Zeynep’in büyük kız kardeşi varmış, Davut Ağa’nın ikinci eşinden olan kızı. Onunla evlenmişim." Yusuf'un gözleri büyüdü, şok içinde bana baktı. "Vay anasını…" diye mırıldandı. "Anası değil, kızı," dedim acı bir gülümsemeyle. Yusuf kaşlarını çatıp gözlerini kısmış, durumun ciddiyetini kavramaya çalışıyordu. "Ne oldu peki? Düğün iptal mi?" Güldüm ama bu kahkaha öyle acıydı ki içimi delip geçti. "Hayır, maalesef. Doğa hamile. Mesut itinden…" dedim, boğazım düğümlenerek. "Kızsa beni istemiyor ama annemler evlilik devam edecek diyor. Ben de Marin’e yani eşime bir yıl evli kalacağımızı, sonra boşanacağımızı söyledim." Yusuf'un yüzü asıldı. Omuzları düştü, gözlerini kaçırdı. İlk defa gerçekten mahcup olmuş gibiydi. "Boşanacak mısın? Ama zor biliyorsun," diye sordu. Sesi cılızdı, sanki kendi cümlesine bile inanamıyordu. Derin bir nefes aldım, Fırat’ın serin kokusunu içime çektim. "Berdeli bozarsan olacakları biliyorsun, değil mi?" dedi Yusuf, sesi ciddi ve uyarıcı bir tona bürünerek. Gözlerimi kıstım. "Bilirim, bilirim…" diye mırıldandım. "Ama bir umut. Belki boşanırız be Yusuf. Ama Marin boşanmama ihtimalinin olduğunu bilmiyor," dedim umutsuzca. Biliyordum… Berdeli bozmak, sadece bizim için değil, ailelerimiz için de felaket olurdu. Berdel bozulursa, Doğa geri verilir, Mesut’un ailesi buna izin vermezse kan davası başlardı. Annem, babam, Münevver Hala, diğerleri… Beni affetmezlerdi. Aile şerefimiz, töreler… Ama Marin… O hiçbir şey bilmiyordu. O, özgürlüğüne düşkün, bambaşka bir dünyadan gelen biriydi. Bu yükün altında nasıl kalacaktı? Bir yıla kadar ya mecburen alışırdık birbirimize ya da gerçekten bir yolunu bulup boşanırdık. Ama içimde tuhaf bir his vardı. Sanki işler düşündüğüm kadar kolay olmayacaktı. ***** Marin Aziz Cihan Beyimiz tüm gün nereye kaybolduysa, hiçbir haberim yoktu. Ee, malum, buraya gelirken telefonum elimden alınmıştı. Kimseyle iletişime geçemiyordum. Gerçi telefonum olsa bile, Aziz Cihan Beyimizin numarasını bilmiyordum ki! Ama bildiğim tek şey, Münevver Hala’nın töreler ve adetler konusunda bana öğrettiği onca şeyin beynimi kemirdiğiydi. Bir gün içinde her şeyi nasıl öğrenebilirdim? Kadın delirmiş gibi üstüme geliyordu. Sabahın köründen itibaren mutfağa sokmuştu beni. Sonra misafirlere çay servisi, kilerdeki eşyaların düzenlenmesi derken, akşama kadar durmaksızın çalıştırdı. Bir gün nasıl bu kadar ağır gelebilirdi insana? Burası bana ait değildi ama bir yıllığına buraya mecbur olduğum için katlanmam gerekirdi. Çekilen zorluklar insanı iyi günlere götürürmüş derlerdi. Ama iyi günler göreceğime dair inancım sıfırdı. Tüm gün bekledim. Aziz Cihan ortalarda yoktu, kocam olarak kabul etmem gereken kişi… Akşam olup da hâlâ dönmeyince, odaya çıkmaya karar verdim. Yorgunluktan bedenim tükenmişti. Hem dün akşam toprak içinde yuvarlanmış, hem de gün boyu konaktaki işlere koşturmuştum. Banyo yapmam şarttı. Konak eskiydi ama iyi dekore edilmişti. İkinci katın yarısı bize ayrılmıştı, bu yüzden bize özel bir alan vardı. Sözde mahremiyetimiz vardı yani. Ama ne mahremiyeti! Yarın sabah bekâretin kanıtı olarak kanlı çarşaf isteniyordu! Banyodan çıkıp saçlarımı havluyla kurularken bile aklımda o vardı. Ne yapacaktım? Nasıl kurtulacaktım? O çarşaf sabah kapının önünde olmadığında ne olacaktı? Tam bu düşüncelerle boğuşurken, kapı açıldı. Aziz Cihan Beyimiz nihayet teşrif etmişti. İçeri girerken paytak adımlarla yürüdü, gözleri hafif kızarmıştı. Belli ki içmişti. Yatağın kenarına oturdu, ellerini dizlerine koyup başını salladı. "İyi akşamlar karıcım," dedi ağır bir dille. Kaşlarımı çattım. Sarhoş mu bu? "İçtin mi sen?" diye sordum, gözlerimi kısarak. "İçtim." Omuzlarını silkti, sonra gözlerini gözlerime dikti. "Sor ama neden içtim?" Bir de bilmece gibi konuşuyor. "Neden içtin?" dedim sert bir sesle. "Gel yanıma otur, söyleyeyim," dedi alkolün verdiği gevşeklikle. "Burası iyi. Duyuyorum seni," diye karşılık verdim. "Hayır, yanıma gel," diye ısrar etti. Biraz daha bağıracak gibi oldu ama ne yapacağımı bilemeden hızla yanına gidip elimi ağzına kapattım. Gözlerime uzun uzun baktı. Sonra kaşlarını çattı. "Onun gözleri ela değildi," dedi birden. Kimin? Boğazım düğümlendi. "Kimin?" diye sordum. "Boşver…" diye mırıldandı. "Gel otur yanımda. Günün nasıl geçti? Halam başının etini yedi mi?" Derin bir nefes aldım. Tam da onunla ilgili konuşacaktım. "Ben de tam seninle bunu konuşmak istiyordum," dedim, gözlerimi kaçırarak. "Neyle ilgili?" "Halan bizden… şey… kanlı çarşaf istiyor." Sözler boğazımda düğümlendi ama devam ettim. "Gerçek karı koca olmamız gerektiğini söylüyor. Ne yapacağız?" Aziz Cihan başını geriye yasladı. Düşündüğünü sandım ama sonra alaycı bir ifadeyle bana döndü. "Hmm… Bir yerini kes, kanı çarşafa bulaştır, olsun bitsin," dedi umursamazca. Öfkeyle iç geçirdim. Aptal adam! Sanki ben bunu düşünmemişim gibi. "Yapamam ben onu," dedim, kollarımı kavuşturarak. "Korkarım. Sen yaparsın. Ağa adamsın sonuçta." Bir kahkaha attı. Başını hayır anlamında salladı. "Yapamam ben," dedi gözlerini devirmeden önce. "Kandan korkarım. Kan gördüm mü bayılırım, tansiyonum düşer." Şaka mı yapıyordu bu adam? "Ee, ne yapacağız o zaman?" dedim, iyice gerilmeye başlamıştım. "Gerçekten karı koca olacak değiliz ya?" Aziz Cihan hafifçe bana döndü. Gözleri kısıldı, yüzüne belli belirsiz bir gülümseme yayıldı. "Bak, o olabilir," dedi. Sesi alaycıydı ama gözlerinde bir ciddiyet vardı. "O kanı görmem sonuçta," diye ekledi. Bunu der demez, kollarını belime doladı ve beni yatağa çekti. Şoktan donakaldım. Delirmiş mi bu adam? Üstümden kalkması için hareket ettiğimde, fark ettim ki hiç kıpırdamıyordu. Yüzü boynuma yakın duruyordu ama öpme gibi bir niyeti yoktu. Çünkü hareket etmiyordu. Sızmıştı. İçimdeki korku, yerini derin bir rahatlamaya bıraktı. Bütün bedeni gevşemişti, alnı boynuma yaslanmıştı. Ama asıl mesele hâlâ ortadaydı. Sabah o çarşaf kapının önüne konmadığında ne olacaktı? Ya halasına, ailesine gidip "Oğlunuzda iş yok, yapamıyor," dersem nasıl olurdu?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD