Marin
Annemle yaka paça sürüklenerek getirilmemiştik belki, ama buraya isteyerek geldiğimi kim söyleyebilirdi? Evleniyordum. Beni neyin beklediğini bilmeden, kim olduğu hakkında hiçbir fikrim olmayan bir adamla, adı, soyadı gibi hiç bir şeyini bilmediğim yabancıyla… Onun yaşı, yüzü, sesi, kim olduğu… Hiçbirini bilmiyordum. Ama bir şeyi çok iyi biliyordum: Bu evlilik benim rızamla olmuyordu.
Arabada başını omzuma yaslamış ve yeni uyuyakalmış anneme baktım. Yüzündeki çizgilere kazınmış korkuyu, çaresizliği gördükçe içimde bir şeyler kırılıyordu. Ne yaparsam yapayım, onun gözündeki korkuyu silemeyecektim. Onu rahat ettirmek, en azından güvende olduğunu bilmesini sağlamak için razı olmuştum bu evliliğe. Ama içimde bir ses, bu işin sonunun hayırlı olmadığını söylüyordu. Belki de burada ölecektim. Bazı şeylerin bedeli ağır olurdu, bazı hatalar affedilmezdi. O âdetlerin içinde, o yazılı olmayan kuralların gölgesinde, benim gibi asi bir kızın fazla yaşama ihtimali var mıydı?
"Geldik."
Mesut’un sesi, tuzla buz olmuş hayallerimin üstünde gezen bir rüzgâr gibi sert ve acımasızdı. Kulağıma her çarpışında içimde bir şeyleri daha kırıyordu. Yıllarca bir kardeşim olsun istemiştim. Hep bir abim olsa, beni kollasa, korusa diye hayal kurmuştum. Ama şimdi, Mesut’a her baktığımda içimden "Keşke Allah’tan başka bir şey dileseydim." diye geçiriyordum.
Yanımdaki adam benim kardeşim olamazdı. Bir abinin eli, kardeşini korumak için kalkardı; onu satmak için değil. Ama Mesut’un eli benim için değil, aşiret için kalkmıştı. Davut Ağa’nın oğlu olmak demek, duygularını öldürmek, kan bağını bile kurallara feda etmek demekti.
Kapılar açıldı. Güneşin altında parlayan taş evler, yüksek duvarlar, dimdik duruşlarıyla etrafımızı saran adamlar… Sanki bir törene değil, bir infaza gelmiştim. Kış bile çekip gitmiş, bahar tazeliğini getirmişti. Oysa benim içim hâlâ kış gibiydi. Dışarıdaki güllük gülüstanlık bir hava benim umrumda değildi.
*****
Yazar anlatımı...
Marin ve annesi o gün bir anda İzmir’den Şanlıurfa’ya gelmişlerdi. Ya da daha doğrusu, zorla getirilmişlerdi. Marin’in adını bile bilmediği akrabalar tarafından alınan karar, iki kadının hayatını kökünden değiştirmişti. Buraya kendi rızalarıyla gelmedikleri her hallerinden belliydi. Asıl vatanına ilk kez bir yabancı gibi ayak basmak, insanın ruhunu nasıl da paramparça eden bir histi!
O gün Marin, küçük kız kardeşi Zeynep’i, onun annesini ve babaannesini ilk defa görmüştü. Yıllardır varlığını bile bilmediği bu insanlar, şimdi onun hayatı hakkında karar veren kişilerdi. Kimse onlarla konuşmamıştı. Anne kız, ayrı odalara yerleştirilmiş, etraflarına duvarlar örülmüştü. Zaten ne konuşulacaktı ki? Sözler çoktan söylenmiş, kararlar alınmıştı. Şimdi sıra Davut Ağa ve ailesindeydi. Berdel için gerekli olan adetler yerine getirilecek, alışveriş yapılacak, ancak Marin düğüne kadar saklanacaktı. Kimse onu görmeyecekti. Sadece düğün gecesi, Aziz Cihan ilk kez gelininin yüzünü görecekti.
Marin için buraya geleli sadece bir gün olmuştu. Ama ona sorarsan, sanki yıllardır burada kilitli gibiydi. Bugün, damat tarafı onu almak için gelecekti. Gelinlik, takılar, geleneklere göre ne gerekiyorsa alınacaktı. Ama Marin’in umurunda değildi. O, sadece odasında sessizce oturmuş, pencereden dışarı bakıyordu. Avluyu, kapıyı izliyordu. Kaçabilir miydi? Kaçsa, nereye giderdi? Annesi vardı. Onu yalnız bırakamazdı. Ama kaçarsa da annesinin hayatıyla kumar oynayacaktı.
Tam o sırada odasının kapısı tıklatıldı. Annesi olduğunu düşündü.
"Gel anne," dedi istemsizce. Ama kapı açıldığında tanıdık olmayan bir ses duydu.
"Benim, Zeynep."
Marin, gelen kişiye baktı. Kendiyle hiçbir benzerliği yoktu. Gözleri, saçları, boyu… Marin ondan daha uzundu. Ama vücut yapıları neredeyse aynıydı. Marin'in saçlar kumralken, Zeynep'in saçlar siyaha daha yakındı.
"Ne istiyorsun?" diye sordu, olduğu yerden bile kıpırdamadan. Zeynep, sessizce odanın içine süzüldü.
"Alışverişe gideceğiz damat tarafıyla."
"Bana ne? Nereye giderseniz gidin."
"Senin için alacağız her şeyi. İstediğin bir şey varsa utanma, söyle."
Marin alaycı bir kahkaha attı. Gerçekten dalga geçiyor olmalıydı.
"Ya bir yürü git. Benimle dalga mı geçiyorsun?"
"Hayır ama…" Zeynep cümlesini tamamlayamadı, çünkü konağın giriş kapısı açılmıştı. İçeri giren adamı eliyle gösterdi.
"Bak. Müstakbel kocan."
Marin, cevap vermedi. Ama gözleri, daha dün adını öğrendiği Aziz Cihan’a kaydı.
Gençti. Kendi yaşlarındaydı. Yakışıklıydı da. Ama bu zerre kadar umurunda değildi. Onu yakışıklı bulsa ne olacaktı? Şu an düşünecek o kadar çok şeyi vardı ki… Yakışıklılık, listenin en son sırasını bile hak etmiyordu. Ve dolu olan bir kalp yakışıklı suratla hiç ilgilenmezdi.
Ne garipti ama, evleneceği adamın adını düğüne bir hafta kala öğrenmiş olması. Zoraki bir düğün ancak bu kadar olurdu.
"Benim sen olmadığımı anlamayacak mı?" diye sordu, gözlerini ondan kaçırarak.
Zeynep, omuz silkti. "Hayır. Düğün için gereken tüm adetlerde ben olacağım. Senin tek vazifen, sesini benimkine benzetip ‘Evet’ demek."
Marin, Zeynep’in yüzüne hayretle baktı.
"Nasıl bu kadar duygusuz olabiliyorsun?"
Zeynep, gözlerini kaçırdı. "Mecburum. Üstüne alınma. Senlik bir durum değil. Aşkım için ne gerekirse yaparım."
Aşk…
Marin’in içinde bir şeyler yerinden oynadı. Bu kız, Aziz Cihan’ı sevmiyordu. Ve bu sevgi uğruna başkasını yok sayabiliyordu. Kan bağı olan ablasını bile.
"Git artık," dedi, sesi buz gibiydi. "Bekletme ağanı."
Zeynep cevap vermedi. Ama Marin, onun yüzündeki buruk ifadeyi görmüştü. Onu zerre kadar ilgilendirmiyordu.
Gerçekten çok kötü bir durumdu. Bir anda kendini evlenme aşamasında bulmak, hiç tanımadığı biriyle nikâh masasına oturmak.
Ama en kötüsü. Evleneceği adamın, onun gerçek kimliğini ancak düğün bittikten sonra öğrenmesiydi.
*****
Düğün günü
"Güzel kızım, ağlama ne olur. Ölürüm ben senin için…"
Annesi, Marin’in gözlerinden süzülen yaşları silmeye çalışıyordu. Ama hangi gözyaşı silinse, yerini bir başkası alıyordu. Marin, derin bir nefes alıp annesinin titreyen ellerine baktı. Bu sözleri söylememeliydi. Annesi böyle söyledikçe, içindeki acı daha da katlanıyordu.
"Kurbanın olayım anne, konuşma öyle." Sesi titredi, gözleri buğulandı. "Ben senin yaşaman için buna katlanıyorum. Sen yoksan, bunların hiçbir anlamı yok ki!"
Katlanmak…
Evet, yaptığı tam olarak buydu. Ama gerçekten dayanabilecek miydi? Annesini sakinleştirmek istiyordu. Ama ya kendisi? Kendi ruhunu kim toparlayacaktı? Kim onun gözyaşlarını silecekti?
"Ben iyi olacağım anne," dedi, olmayacağını bile bile. "Sen bunların içinde kendini korumaya çalış. Aklım sende kalır yoksa…"
Kadının yüzü daha da buruştu. Yaşlı gözlerle kızına baktı.
"Merak etme, gülüm." Sesi titriyordu. "Belki… Belki iyi bir adamdır diyeceğim de…"
Devamını getiremedi. Yutkundu.
"Anne, lütfen yapma," diye fısıldadı Marin. Daha fazlasını duymaya gücü yoktu. Annesi de biliyordu; kızının hayatı boyunca sadece birini sevdiğini, ilki de, sonu da o olduğunu. Ama şimdi, o sevgi burada hiçbir anlam ifade etmiyordu. Kapı sertçe açıldı. Bir anda gelen sesle Marin irkildi.
"Damat tarafı geldi," dedi Mesut içeri dalarak. Zeynep saklanmıştı. Plan neyse, o artık sahnenin dışında kalmıştı. Şimdi, karşılıklı olarak gelin verilecek, gelin alınacaktı.
Böyle basit, böyle soğuk.
Mesut’un yüzündeki sinsi gülümsemeyi gören Marin’in midesi bulandı.
"Ne mutlu sana," dedi Marin sesi alay doluydu.
"He ya. Benden mutlusu yok." Sesi acımasızdı. "Sen de mutlu ol. Aziz Ağa seni mutlu eder. İyi biridir."
Marin, kaşlarını çatıp Mesut’un yüzüne baktı. Sakin kalamayacağını biliyordu.
"Sen evlen o zaman, iyi biriyse." Sesi buz gibiydi. "Ben istemem."
Odadaki hava bir anda değişti. Mesut’un yüzündeki alaycı ifade anında silindi. Öfkesi gözlerinden okunuyordu.
"Ağzından çıkana dikkat et!" diye kükredi. "Kardeşimsin demem, basarım tokadı!"
Marin, yerinden kıpırdamadan, dik durdu.
"Vursana! Senin gibi erkeklerin gücü ancak kadın dövmeye yeter," dedi gözlerini kısmadan. "Bakalım nasıl vuracaksın?"
Sesindeki meydan okuma Mesut’u daha da çileden çıkardı. Yumruklarını sıktı, öfkeyle ileri atılmak üzereydi. Tam o anda…
Annesi araya girdi. Marin’in önüne geçti, kollarını iki yana açtı. Titreyen bedeniyle Mesut’un karşısına dikildi.
"Yapma," dedi, sesi hıçkırıklarla bölündü.
Kapıdan içeri bir başka kişi daha girdi. Mesut’un annesi, Zehra Hanımağa. Kadın, gözleriyle oğlunu süzdü. Hiddetliydi. Ama içinde fırtınalar kopuyordu.
"Delirdiniz mi?!" diye tısladı. "Damat alayı kapıda! İmam nikâhı kıyılacak, sonra resmi nikâh kıyılacak! Siz kavga ediyorsunuz!"
Mesut, öfkeyle geri adım attı. Ama gözleri hâlâ ateş saçıyordu.
"Ama anne!" diye itiraz etti. "Bu kızın dili pek bir uzun. Kısaltmam gerek!"
Zehra Hanımağa kaşlarını çattı. Gözleri bıçak gibiydi.
"Sana ne oğlum!" dedi sertçe. "Birazdan kocası olacak. Aziz Ağa düşünsün onu!"
Mesut, hınçla dişlerini sıktı. Ama annesine karşı gelemeyeceğini biliyordu. Marin, olduğu yerde duruyordu. Ne korkuyordu ne de rahatlamıştı. Çünkü biliyordu ki bu evden gittiğinde annesi burada kalacaktı.
Ve Zehra Hanımağa’nın gözlerinden dökülen tek şey öfke değildi. O da kaybetmekten korkuyordu. Şayet Marin giderse, Zehra hanımağaya bu yaşında üstüne kuma gelecekti. Ve Zehra Hanımağa, sadece kızı ve oğlu için göz yumuyordu.
*****
Karamanların konağının avlusundaki hava ağırdı. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir nikâh töreni gibi görünse de, işin aslı bambaşkaydı.
Aziz Cihan Karaman, yanındaki genç kadına göz ucuyla baktı. Zeynep…Uzaktan gprüp sevdiği genç kadınla evlenecekti. Hayal gibi olan istek bir azdan gerçekleçecekti. O, artık onun karısı olacaktı. Ama yüzünü göremiyordu. En son bir hafta önce düğün alış- verişi zamanı yüzünü görmüş daha sonra kınada bile yüzünü göstermemişlerdi.
Nikâh memuru, belgeleri düzenlerken ciddiyetle konuştu:
"Gelin hanımın kimlik bilgilerini teyit edelim. Adınız ve soyadınız?"
Marin, boğazına düğümlenen kelimeleri yutkunarak söylemek üzereydi ki…
Memur, önündeki dosyaya bakarak kendi sesiyle gerçeği açıkladı:
"Marin Sancar, Aziz Cihan Karamanla hiç bir baskı altında kalmadan evkenmeği kabul ediyor musunuz?"
Avlunun içinde bir anlık sessizlik oluştu. Aziz'in kaşları hızla çatıldı. Gelinin ismi yanlış mı söylenmişti? Hayır… Memurun elindeki belgeler doğruydu.
Ama o Zeynep değil miydi?
Aziz, yanındaki kadına döndü. Şaşkınlık ve şüphe iç içeydi. Yüzünü görememesi de içine şüphe düşürdü.
"Ne dediniz? İsim ne oldu?" diye sordu Aziz, sesi keskin ve sorgulayıcıydı. Memur, şaşkınca ona baktı.
"Gelin hanımın adı Marin Sancar. Evraklarda böyle görünüyor."
Aziz, hızla Marin’e döndü. O ise ellerini sımsıkı kavuşturmuştu.
"Marin mi? Senin adın Marin mi?"
Avludaki herkes, nefesini tutmuştu. O sırada Davut Ağa öne çıktı. Sesi tok ve buyurgandı.
"Evet, onun adı Marin. Zeynep, takma isimdi. O benim öz kızım Marin Sancar."
Aziz'in gözleri kısıldı. Bundan hiç haberi yoktu. Gözlerini Marin’in üzerine dikti. Aziz yanlış anladığını düşündü ve memura devam etmesini söyledi. Her halde onu kandıracak halleri yoktu. Aynı soyisimdi ve onların da başka kızı olmadığından yanındaki Zeynepti.
Memur soruyu tekrar sordu ve Marin zar zor çıkardığı bir sesle "Evet," dedi.
Memur, gerginliği fark etse de görevini tamamlamak zorundaydı.
"Aziz Cihan Karaman, Marin Sancar’ı eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?"
Aziz, sessizce bir süre düşündü.
Gözleri bir an Marin’e kaydı. Sonunda, derin bir nefes aldı ve yanıtladı:
"Evet."
İmzalar atıldı.
Ve artık Marin, Aziz Cihan Karaman’ın eşi olmuştu. Onların nikahı kıyıldıktan sonra Mesut ve Doğa'nın da nikahı kıyılmış düğünün devamı için gelinlerini Sancar kocağına aparmışlardı.
*****
Düğün gecesinin o tarifsiz sessizliği... Aziz Cihan Karaman, odanın kapısını yavaşça araladı. İçeriye adımını atarken göğsünde bir düğüm vardı. Kalbini yerinden sökecek kadar güçlü atan o ritim, sevdiği kadını nihayet yanında bulacak olmanın heyecanından olacakdı ki ilk defa töreler onun istediği yönde ilerlemiş ve aşık olduğu kızla evlenmişti.
Bir adım daha attı. Gelin, beyaz duvağın arkasında hareketsizce oturuyordu. Günlerdir yüzünü göremediği için ayrıca heyecanlıydı. İnce kınalı elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmiş, başı hafifçe eğikti. Işığın altında, genç kadının nefesinin ritmi bile duyuluyordu. Aziz duraksadı. Neden bu kadar gergindi? Sevdiği kadına bu kadar yakınken neden içinde bir gariplik hissediyordu?
Ellerini yavaşça uzattı. Duvağa dokunduğu anda kadının nefesi kesilir gibi oldu. Küçük bir titreme, o beyaz kumaşın arkasında fırtınalar koptuğunu ele veriyordu. “Rahat ol, Zeynebim,” diye fısıldadı Aziz, sesi çatallı ve boğuk çıkmıştı. “Biz artık... bir aileyiz. Belki şimdi bana aşık değilsin ama ben senin bana aşık olman için gereken her şeyi yapmaya razıyım.”
Duvağı kaldırdı...
Ve o an dünya ayaklarının altından çekildi. Karşısındaki yüz, beklediği değildi. O tanıdık kahverengi gözler, sevdiği kadının bakışları değil, yabancı bir çift ela renkte korku dolu gözle karşılık veriyor ve sessiz sessiz ağlıyordu. Aziz’in gözbebekleri büyüdü, bir adım geri çekildi. “Sen... sen de kimsin?” diye sordu, sesi bir anda sertleşmişti.
Genç kadın titreyerek geri çekildi, ağzını açtı ama kelimeler boğazına düğümlenmişti. “Ben... Ben Marin,” dedi nihayet, sesi o kadar cılızdı ki neredeyse duyulmayacaktı. “Ben... beni babam...” dedi ve devamını getiremedi. Ağlamaya devam etti.
Aziz’in elleri yumruk oldu. Zihni karmakarışıktı. Sevdiği kadın neredeydi? Bu nasıl bir oyun, nasıl bir ihanetti? Başını iki elinin arasına alıp bir nefes aldı. “Bunu bana nasıl yaparlar?!”diye tekrarladı kendi kendine, acı bir kahkaha ile.
Marin gözyaşlarını tutamıyordu artık. “Benim suçum değil...” diye mırıldandı, sesi neredeyse bir fısıltıydı. “Beni zorladılar. Annem için...”
"Sen de bir kurbansın, öyle mi?" dedi Aziz, sesi alay doluydu. "Ama ben bu kurbanlığın bedelini ödemek zorunda değilim. Bu evlilik, benim için hiçbir şey ifade etmiyor."
Aziz odadan çıkarken, Marin titreyen bir nefes aldı. Yalnızlık ve korkunun içine gömülmüştü. Bu evlilik, sadece iki yabancının bir araya gelmesi değil, iki hayatın da karanlık bir zincire vurulmasıydı.
*****
Aziz Cihan odadan çıktığında kalbindeki öfke, adımlarına sertlik katıyordu. Beş dakika içinde kendini zor tuttu, ama daha fazla dayanamadı. Annesini kolundan kavrayıp hızla odasına kadar getirdi. Elleri titriyor, nefesi düzensizdi.
"Bak gelinine!" Sesi tok ve buyurgandı.
Annesi şaşkınca baktı. "Ne oldu oğlum? Anlatsana önce!"
"Duvağı kaldır, göreceksin!"
Marin, Aziz’in odadan çıkmasıyla yeniden duvağını yüzüne kapatmış, sessizce ağlamaya devam etmişti. Yüzünü örten duvak sığınak gibi gelmişti ona. Kadıncağız, korkarak yaklaştı. Eli titreyerek duvağı kaldırdı. Ve gözleri büyüdü.
"Bu gelin de kim oğlum?!"
Aziz, çenesini sıktı. Dişlerinin arasından kelimeleri zorla çıkardı:
"Ben de onu diyorum! Kim bu?! Zaten anlamalıydım nikâh zamanı isim değişikliğinden!"
Kadın, boğazında düğümlenen kelimelerle baktı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Onlara Zeynep’i vereceklerini söylemişlerdi. Ama bu kız...
"Dur bir oğlum. Önce konuşalım. Ne olmuş, öğrenelim."
Aziz’in gözleri öfkeyle parladı. Öğrenmek mi? Öğrenecek ne kalmıştı?
"Ne konuşursanız konuşun, beni ilgilendirmez!"
Dişlerini sıktı, gözlerini Marin'e dikti.
"Yarından tezi yok boşanacak! Ve bu kızın da yeri neresiyse oraya yollayacağım!"
Marin, başını kaldırmadı. Biliyordu. Aziz’in bu evliliği kabul etmeyeceğine az bir umudu vardı ve o da gerçekleşecek gibiydi. Ama canını en çok acıtan şey, ona sadece 'Bu kız' diyerek, bir eşyadan bahsediyormuş gibi konuşmasıydı.
İçini acı bir gülümseme kapladı. Demek ki, ona zorla koca edilen adam, bir gün bile karısı olmasına tahammül edemiyordu.