Yazar anlatımı...
Marin, o gece ağlayarak da olsa kararını vermişti. Kaçıp gidecekti. Annesinin yanında büyüyüp, hayatın tüm zorluklarına karşı dimdik ayakta durmaya çalıştığı bu evden temelli kaçıp gidecekti. Zihninde bir umut ışığı, belki de son bir çıkış yolu vardı: Kaçmak. Ortalık sakinleştiğinde annesini de yanına alacak, birlikte yeni bir düzen kuracaklardı. Küçük bir çanta hazırladı kendisine. İçinde birkaç parça giysi, hayatının en zor kararına dair bir iz ve belki de özgürlüğüne dair bir umut vardı. Sabah erkenden, Manisa’ya gidecekti. İzini kaybettirip, oradan başka bir şehire gitme hayaliyle, annesiyle vedalaştı.
"Geleceğim annem. Bekle beni, olur mu?" diye fısıldadı, gözlerinde bu defa korku değil, bir güven vardı. Kaçarken yüreğindeki endişeyi, annesinin sevgisiyle yenecekti.
"Biliyorum kuzum. Sen iyi ol yeter ki. İstersen hiç geri dönme. Ama sen mutlu ol..." Annesi kızına güçlü görünmek istedi, ama o an içindeki acıyı saklamak ne kadar zordu. Kızı, gözlerinin ışığı, her şeyiydi. Bir tek kızı vardı, onun için yıllarca "babasız çocuk doğurmuşsun, çocuğu kimden peydahladığı belli değil" laflarına katlanmıştı. Fakat şimdi, baba olduğunu hatırlayan bir adamın yüzünden, kızını ve canını ona veremezdi. O adamın tehlikesi içindeki canavarlıkla birleşmişti.
"Seni seviyorum, anne..." Marin’in sesi, hıçkırıklarla boğulmuştu. Marin de bu evliliği yapamazdı. Kalbinde başka biri vardı. Bu hayat ona göre değildi, çünkü o kalp başka biri için atıyordu. Yanında olmayan ama ona ait olan bir kalp. Ve bir de bu eski, daraltıcı zihniyetten uzaklaşmak.
"Ben de seni seviyorum, deniz kokulum," dedi annesi, tıpkı her zaman söylediği gibi. "Deniz kokulum," diye severdi onu. Çünkü, kızının adı, en çok annesinin içinde büyüttüğü denizin özgürlüğünü taşıyordu. İşte o yüzden, ona "Marin" demişti. Her şeyin derinliğini ve güzelliğini, tıpkı denizin sonsuzluğunda bulmasını istemişti.
"İlk fırsatta ararım seni anne," dedi Marin, gözlerinde kararlı bir parıltı vardı. Saate baktı. Bir az daha geç kalsa güneş çıkacaktı.
"Git artık, kızım. O adamın ne zaman geleceği belli olmaz," dedi annesi, sesine korku ve endişe karışmıştı. Kızını kaybetme düşüncesi, en büyük korkusuydu. Yakalarsa, ne olacağını kimse bilemezdi. Birkaç saat önce yaptığı o korkutucu konuşma, kadını zaten derinden sarstı. O adamı sevmişti, evet... Ama artık geçmişin o hataları bir yüke dönüşmüştü. Babalık yapmamıştı, tamam ama suçsuz birini öldürmeye kalkmak ve bunun o adamın kızı olması, insanlık dışı bir şeydi. Marin’in annesi, kızı için elinden geleni yapmaya kararlıydı.
"Çok dikkatli ol, kızım. Kendini tehlikeye atma. Lütfen, seni kimse bulmasın." Annesi, hıçkırıkları arasında son kez kızına sıkıca sarıldı. Ve genç kadın kapıyı açtığı gibi elinde çantasıyla güneşin daha aydınlatamadığı karanlıkta evden çıktı.
*****
Marin
Otogara geldiğimde, hava henüz yeni aydınlanmaya başlamıştı. Yol boyunca, peşimden birinin gelip gelmediğini defalarca kontrol etmiştim, ama hiç kimse yoktu. Nihayet, kaçmayı başarmıştım.
"Allahım, sen bana yardımcı ol. Berdel mi kalmış bu devirde?" diye kendi kendime söylenerek otobüse bindim. Yerime geçip cam kenarına oturdum ve dışarıya bakmaya başladım. Manisa'ya vardığımda annemi ilk iş olarak aramalıydım. Ama bir şeyler hep beni tedirgin ediyordu. Bir an bile olsa, birinin peşimden geldiğini düşündüm, ama yine de her şey yolundaydı. Ya da öyle sanıyordum.
Bir süre sonra yanıma gençten bir erkek oturdu. Yüzüne bakmadım. Otobüsün kalkmasına sadece 5 dakika kalmıştı. O anda birden, sert bir şey belime saplandı. Gözlerim irice açıldı. Bu da neyin nesi böyle?
“Annen yaşasın istiyorsan sesini çıkarma ve benle gel,” dedi, tanımadığım adamın sesi soğuk ve tehditkârdı. Belimden iyice itip, sonra silahını çekip paltosunun cebine yerleştirdi. O an ne yapacağımı şaşırmıştım. Birinden yardım alabilirdim ama annemin başına nasıl bir iş gelirdi? Ya ona bir şey yapmış olsalardı? Elimde montumla ayağa kalktım, usulca peşinden gitmeye başladım. Otobüsten inip beni bekleyen adamın yanına geldim. Hemen koluma girdi, ama cebindeki silahı bana doğru tutuyordu.
“He bacım, uslu kız ol, böyle,” dedi, sesi daha da sertleşerek. Yavaşça yürümeye devam ettik. Biraz sonra, siyah bir araca yaklaştık. Kapı açıldı, beni içeri itti ve hemen ardından kendisi öne geçti. Araca bindiğim an, yüzüme bir tokat yedim. Her şey o anda birden değişti.
“Allahın belası! Nasıl kaçarsın sen? Seni bulamayacağımı mı zanettin?” dedi Davut Ağa, acımasızca. Tokatın şiddetiyle dudağım patlamıştı, ağzımda kan tadı vardı. Ama onun zehir gibi sözleri, daha da ağır bir acı veriyordu.
“Bırak beni. Evlenmiyorum ben. Git öz kızını evlendir. Babalık hakkın bana geçmez,” dedim, titrek ama kararlı bir sesle. Ne olursa olsun, o adamla evlenmeyecektim.
“Bacımsın demem doğru konuş, babamla,” dedi, beni getiren adam. Bacım mı? Babam mı? Nasıl yani? Bir an şaşkınlıkla kafamda yankılandı bu sözler.
“Baba, senin bu kızın zorluk çıkaracaksa cezasını ben keserim,” dedi, bana doğru soğuk bir bakış fırlatarak. O anda, bütün vücudum gerildi. Nasıl bir konuşma tarzıydı bu? Bu adam, kesinlikle abim olamazdı. Sözleri ve tavırları, bir çığlık gibi içimde yankı yapıyordu.
“Sen hele dur, Mesut. Ben halledeceğim,” dedi Davut Ağa, sesinde o korkutuculuk vardı. Davut Ağa’nın tam kendisi gibi bir oğlu vardı, ne beklenirdi ki zaten?
Gerçekten de, bu adamın kızı olmaktan başka şansım yok muydu?
*****
Eve zorla geri getirilmiştim. Davut Ağa’nın demir gibi sert eli koluma yapışmış, beni sürüklercesine kapının önüne getirmişti. Adının Mesut olduğunu öğrendiğim insan kılıklı sırtlan olan "abim" araçtan inmemiş, içinde bekleme kararı almıştı. İçimdeki korkuyla titriyor, kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi atıyordu. Kapıyı çaldı.
Annemin kapıyı açtığı an yüzündeki dehşeti görmemek imkânsızdı. Önce beni gördü, sonra yanımdaki adamı... Beni görmeyi beklemiyordu ama Davut Ağa’yı görmeyi hiç beklemiyordu. Kanı donmuş gibiydi.
"Geç içeri."
Davut Ağa, sert bir itişle beni anneme doğru savurdu. Dengemi zor sağladım. Annem, nefesi kesilmiş gibi bir adım geri çekildi, ama gözlerini benden ayırmadı. Ne olduğunu hemen anlamıştı. Bizi salona kadar sürdü. Dün geceden beri hayatımızı altüst eden bu adamın varlığı midemi bulandırıyordu.
Annemin bu defa da susacağını sanıyordum. Bunca yıldır baba olacak adamla ilgili hiç konuşmadığı, hep sustuğu gibi... Ama yanılmıştım. Yıllardır içinde biriktirdiği her şey, şimdi taşmak üzereydi.
"Ne diyeceksen de," dedi Davut Ağa, anneme küçümseyici bir bakış fırlatarak. Annemin ona olan bakışlarından rahatsız olmuş olmalıydı. Ve annemi tanıyordum. Artık gözlerinde korku yoktu, yalnızca yılların biriktirdiği bir öfke vardı.
"Ne mi diyecekmişim? Bunca yıl göz göre göre kızım var dememişsin!" diye patladı annem. "Bir de utanmadan nasıl gelirsin ha? Neredeydin bunca yıl? Nerede?!"
Sonunda Davut Ağa’nın gömleğinden yakaladı, onu sertçe sarstı. Annemin böyle bir şey yapacağını hiç düşünmezdim. Ama gözleri alev alev yanıyordu.
"Ve hiç gelmeseydin!" diye devam etti, sesi titriyordu. "Kızımı benden koparmaya nasıl cüret edersin?"
Davut Ağa bir an sinirle dişlerini sıktı, ama sonra küçümseyen bir ifadeyle başını eğdi. "Nerede olduğumu çok iyi biliyordun. Yanımda olmamayı sen istedin. Ben sana fazlasıyla müsamaha gösterdim. Karım olduğun halde, kocandan ayrı yaşamana izin verdim."
Kanım dondu. Karım mı dedi?!
Şok içinde anneme döndüm. Gözleri kısıldı, acı ve öfke doluydu.
"Benim aklım olsaydı, zaten seninle evlenmezdim ki!" diye haykırdı annem. "Beni kandırdın, Davut Ağa! Sevdiğini söyledin, inandım sana. Ama sen ne yaptın? İkinci kadın olmayı reva gördün bana! Senin o gurur dolu adın için, ben bir kenara atılmış bir eş oldum. Bunların hiç yerinde kızımın tek bir suçu da yok."
Davut Ağa, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle annemin bileğinden tuttu ve sertçe geri itti.
"Sakin ol, kadın. Geçmişin hesaplaşmasını şimdi mi yapacaksın?"
Annem dimdik durdu, bir an bile gözünü kırpmadı. "Bu geçmişin hesaplaşması değil! Bu, kızımı sana yedirmem demenin konuşması!"
Davut Ağa’nın yüzü gerildi. İlk kez sinirlendi.
"Geçti o liman, Aybike Hatun." Sesinde buz gibi bir tehdit vardı. "Artık benim isteğimle olacak o iş."
Ve dediği gibi silahını çekip annemin başına dayadı.
Dünya başıma yıkılmıştı. Donup kaldım. Annem ise titriyordu ama geri adım atmadı. Gözlerim, silahın ucunda gidip geliyordu.
Davut Ağa, bana döndü. "Şimdi kararını ver," dedi, ölüm gibi soğuk bir sesle. "Evleniyor musun, evlenmiyor musun?"
Annem gözlerime bakıyordu. O gözlerde binlerce kelime vardı. "Kabul etme," dedi ağlayarak. "Bırak beni, kendini kurtar." Ama yapamazdım. Onu ölüme terk edemezdim.
Gözyaşlarım yanaklarıma süzülürken titrek bir sesle, "Evleneceğim..." dedim. "Bırak annemi."
Davut Ağa kaşlarını kaldırdı. "Ne dedin? Duyamadım."
Boğazımdan yükselen çığlığı bastırarak, gözyaşlarımı silmeden bağırdım: "Evlenmeyi kabul ediyorum, Allah’ın cezası! Kabul ediyorum!"
Silahı yavaşça indirip, annemi sertçe bana doğru itti. Annem kollarıma yığıldı, nefesi kesilmiş gibi hıçkırarak ağlıyordu.
"Affet beni, kızım. Seni koruyamadım..."
Ben de ona sarılıp sırtını okşadım.
"Senin hiç bir suçun yok anne. Allah töresinin de, onların da cezasını versin."
*****
Aziz Cihan
Berdele razı gelmiştim ama içim hiç rahat değildi. Kız kardeşim Doğa’yı evden yollamıştık. Amcamda kalıyordu. Düğün olana kadar ne baba evine gitme hakkı vardı ne de damat evine gidip gelin olabilirdi. Kaçan kızların kaderi buydu. Ona bu yaptığı için ne kadar kızmış olsam da, o benim tek kız kardeşimdi. Evimizin küçüğü, üç erkek çocuğun tek kız kardeşi. İstemeye gelirse Mesut’a onu verir miydim, bilmiyordum. Hakkında kötü söylemler yoktu, temiz, efendi denirdi ama benim kardeşim daha iyisine layıktı.
"Ağam, yine dalmışsın."
Konuşan Yusuf’tu. Benim küçüklükten beridir en yakın arkadaşım, can dostum. Onun sesiyle daldığım düşüncelerden sıyrıldım ama içimdeki huzursuzluk azalmadı.
"Ben dalmayım da kim dalsın, Yusuf? Başımıza gelenleri bilmez gibi konuşursun."
Yusuf omuz silkti, yüzünde o bildik umursamaz ifadesi vardı. "İyi tarafından bak. Yengeye kavuşacaksın."
Bir anda sinirlenip ona döndüm. "Nesi iyi bunun, ha?" Sesim sert çıkmıştı. "Başımızı yerden kaldıramıyoruz, her ağızdan bir laf çıkıyor. ‘Ailesine söz geçiremiyor, köylüsüne nasıl söz geçirecek?’ diyorlar. Doğa yaktı bizi."
Yusuf başını iki yana salladı. "Off ağam off, hep karamsarsın. Düğün olsun, bi’kaç aya unutulur her şey. Doğa’ya da kıyamazsın zaten, bilirim ben seni."
Gözümün önüne Doğa’nın çocukluğu geldi. Ellerim sıkılıyordu. "O benim gözümün nuru..."
Yusuf gülümsedi. Ama bu gülümsemenin ardında bir şey vardı. Sinsice yaklaştı.
"Hmmm... Sana olan kıyağıma kaç puan verirsin o zaman?"
Kaşlarımı çattım. "Hangi kıyak?"
"Zeynep yengeyle benim sayemde evleniyorsun."
Bir an duraksadım. "Ne diyorsun Yusuf? Açık konuş."
Yusuf kollarını bağladı, sırıtmasını sürdürdü. "Unuttun mu? Bir ay önce sarhoş olmuştun,, ben de seni sürükleyerek eve getirmiştim. Bana Zeynep’e olan aşkını tekrar tekrar anlattın."
İçimde tuhaf bir his belirdi. "Ne anlatmışım?"
Yusuf kaşlarını kaldırdı. "Bana Zeynep’i sevdiğini, ondan başkasını gözünün görmediğini söyledin. ‘Ne olursa olsun onunla evlenmek ister misin?’ diye sordum, sen de kabul ettin."
Bir an dünya durdu. Beynime kan sıçradı.
"Ben hatırlamıyorum böyle bir şeyi. Hem de sarhoşmuşum." Yusuf’un yakasına yapıştım. "Ne yaptın sen?"
Yusuf, yaptığı hatanın farkına varmış gibiydi ama yine de geri adım atmadı. "Ama sen aşk acısı çekiyordun, ağam! ‘Onsuz yaşayamam’ dedin, ben de sana bi’ yol açtım işte."
Gözlerim karardı. Yusuf’un yakasını silkeledim. "Her ne çekiyordumsa, benim ağzımdan çıkan sarhoş kelamıyla mı oldu bu iş?"
Yusuf yutkundu, gözleri kaçamak kaçamak bana bakıyordu.
Dişlerimi sıktım, öfkem her geçen saniye daha da büyüyordu. "Hasbin Allah, sabır ver bana!" Ellerimi saçlarıma götürdüm, kendimi zor sakinleştiriyordum.
"Doğa şimdi o yüzden mi kaçtı? Ben şimdi sarhoşken istediğim bir şey yüzünden mi aşık olduğum kızla zorla evleniyorum?"
Yusuf sessizleşti. Başını eğdi.
Sesim kısıldı, içim titriyordu. "O yüzden mi ailemizin başı öne eğik şimdi?!" Gözlerim doldu, ama öfkeden. "Sarhoşken aşkımı haykırmamın bedeli, berdel olamaz!"