1. "YENİDEN YAZILAN KADER"

1067 Words
Yazar anlatımı... Giriş... "Baba, ben Aziz Ağa’yla evlenmek istemiyorum!" diye haykırdı Zeynep, babasının ayaklarına kapanarak. Sesi çaresizlikle titriyordu. Gözleri yaşlarla dolmuş, nefesi düzensizleşmişti. Yüreği korkuyla sıkışırken, tek bir cümle zihninde yankılanıyordu: Bu bir adaletsizlik! Başkasını seviyordu. Hayallerinde bambaşka bir adam vardı, ama şimdi abisinin hatasının bedelini ödemesi isteniyordu. Yoksa herkes gibi o da Aziz Ağa’nın eski kafalı, acımasız biri olmadığını biliyordu. Ama mesele Aziz değildi; mesele, kendi hayatı üzerindeki hükmünün elinden alınmış olmasıydı. Bu hususta ne gerekirse yapmaya hazırdı. "Abinin ölmesini mi istiyorsun?!" diye gürledi Davut Ağa, sesi odanın duvarlarında yankılandı. Gözleri öfkeden alev alevdi. "Evleneceksin! Başka yolu yok!" Zeynep irkildi, ama dizlerinin üzerine kapanmış halde başını kaldırarak babasına meydan okurcasına baktı. Gözlerindeki çaresizlik, yerini öfkeye bırakmıştı. "Bana mı sordu kız kaçırırken?!" diye bağırdı, sesi çatallaşmıştı. Sonra odanın bir köşesinde oturmuş abisine kaydı nefretli bakışları "Gitmiş, bir de Karamanların kızını kaçırmış! İstemeye gitsek, vermeyeceklerdi sanki? Baba, abimin hatasını benim üzerime yıkma!" Davut Ağa’nın kaşları çatıldı, elleri öfkeyle yumruk oldu. "Bu düğün olacak!" dedi, sesi tok ve kesindi. "Fazla da laf istemem!" Odanın içinde gergin bir sessizlik oluştu. Herkes nefesini tutmuş, Davut Ağa’nın katı hükmünün duvar gibi karşılarında durduğunu hissediyordu. Ama o sessizliği bölen, aniden konuşan Zehra oldu. Yıllardır bu evde kocasının sırrını kendi sırrı gibi saklayan kadın, şimdi Davut Ağa’nın karşısında dimdik duruyordu. "Madem düğün olacak diyorsun, o zaman diğer kızını evlendir Karamanların oğluyla." Odada soğuk bir rüzgâr esti sanki. Davut Ağa’nın yüzü bir an dondu, gözlerindeki sertlik yerini şaşkınlığa bıraktı. Eşi konuşana kadar unutmuştu… Onun başka bir kızı daha vardı. Kızına sadece doğduğunda soyismini vermiş ve baba olmak adına yaptığı tek şey bu olmuştu. Unutması mümkündü böyle bir durumda. Bir kahkaha attı Mesut, gergin ama alaycı bir kahkahaydı. Sanki bu durumun sebebi kendi değilmiş gibi anne ve babasından hesap sormaya kalktı. "Ana, ne dersin? Babamın başka bir kızı mı var?" Zeynep de bir adım geriledi, annesine bakarak fısıltıyla sordu: "Ana ne dersin?" Ama Zehra’nın gözleri artık kocasındaydı. Ömrünü adamış olduğu adamın, kendi kanını nasıl kolayca unuttuğunu hatırladığında içi ürperdi. Davut Ağa’nın yüzü gerildi, kaşları çatıldı. Gözleri şüpheyle karısına döndü. "Ne diyorsun, Zehra?" Zeynep başka zaman ailenin başka bir kızı var diye kızardı belki ama şimdi sinsice gülümsedi. Onun için umut vardı artık. "Karamanlar bizden bir gelin bekliyor. Ama eğer o kızı verirsek, Zeynep de burada kalır. Gelsin çocuğun olarak o da vazifesini yapsın." Davut Ağa’nın kaşları daha da çatıldı. O dakikaya kadar bu ihtimali hiç düşünmemişti. Tabi unuttuğu için düşünememişti ama şimdi mutlu anlarında değil de kendine gereken bir anda kızını hatırlar olmuştu. Ne iyi bir baba!!! "Ne dersin kadın? Onlar benimle Zeynep için berdele razı geldiler!" dedi, sesi öfkeli ve tedirgindi. Ama Zehra hiç istifini bozmadı. Karşısında dik durdu, yılların getirdiği hesapçılıkla konuşmaya devam etti: "Hayır, Davut Ağa. Onlar sadece kızını vermen konusunda ateşkes imzalayıp kimseye dokunmadılar. Kimse sana ‘küçük kızını ver, büyük kalsın’ demedi. Hem, büyük kızın varken küçüğü evlendirmek nerede görülmüş?" Sözleri Davut Ağa’nın zihnine bir ok gibi saplandı. Gözleri hafifçe kısıldı, parmakları masanın üzerinde sabırsızca tıkırdadı. Zehra haklı olabilirdi. Ama ya o kız evlenmişse? Onu yıllardır görmemişti bile. Düşündüğünde kızının 26 yaşı olması gerekiyordu. Büyük oğlu Mesutla aynı yılda doğmuştu çünkü. Karısı Zehra hamile kalamadığı için İzmire bir süreliğine tatile gitmiş ve o zaman o kadını aşığım, evleneceğiz diye kandırmıştı. Ama sonrası malum. Geri döndüğünde Zehra'nın hamile olduğunu öğrenmişti. Kadına ise kuma olmayı teklif edince kabul etmeyen kadın ondan ayrılmıştı. Sadece kızına babasız adı gelmesin diye doğduğunda çağırıp soyismini vermesini istemişti. "Ya evlenmişse?" diye sordu, sesi şüpheyle karışık bir tehdit taşıyordu. Zehra, hiç duraksamadan cevap verdi. "Evlenmişse eğer, Zeynep gelin gidecek. Ama evli değilse… berdel büyük kızının hakkıdır." Odadaki hava bir anda ağırlaştı. Bir karar verilmek üzereydi ve bu karar, bir hayatı tamamen değiştirecekti. O gece, evde sadece evlilik konuşulmuyordu. Bir kader yeniden yazılıyordu. ***** Marin, İzmir’de annesiyle birlikte yaşıyordu. Hep öyle olmuştu. Küçükken anneannesi ve dedesi de yanlarındaydı ama onlar yıllar önce vefat etmişti. O günden sonra sadece anne ve kızı kalmışlardı. Hayatlarında büyük lüksler yoktu ama Marin kendi ayakları üzerinde durmayı başarmıştı. Dans öğretmeniydi, çocuklara dans etmeyi öğretmek için açtığı küçük bir kursu vardı. Günlük hayatı, dans, çocukların kahkahaları ve annesiyle geçirdiği sakin akşamlardan ibaretti. O gün de işten geç çıkmış, hava çoktan kararmıştı. Yarışmaya katılacağı için yeni dans figürleri üzerine çalışmıştı ve bu yüzden yorgun hissediyordu. Derin bir nefes alarak anahtarını çıkardı ve kapıyı açtı. "Aybike Hatun, ben geldim!" diye seslendi neşeyle. Ama cevap gelmedi. Bu tuhaftı. Annesi her zaman ona mutlaka bir şeyler söylerdi, ya “Hoş geldin kızım,” der ya da mutfaktan duyulabilen bir tabak sesiyle varlığını belli ederdi. Ama bu defa... hiçbir şey yoktu. Kaşlarını çatıp çantasını kapının kenarına bırakırken içeriye adım attı. "Anne? Evde misin?" diye seslendi tekrar. Evin ışıkları açıktı, her şey yerli yerindeydi ama ortamda garip bir sessizlik hakimdi. Annesi bu saatte dışarı çıkmazdı, peki neredeydi? Önce mutfağa göz attı, yoktu. Sonra salona doğru yöneldi ve işte o an kalbi sertçe göğsüne çarptı. Annesi, koltukta sessizce oturuyordu. Ellerini dizlerinde birleştirmiş, başını öne eğmişti. Yanında ise Marin’in hiç tanımadığı ama bir yerlerden çıkarır gibi olduğu bir adam duruyordu. Adamın bakışları sertti, yüzünde otoriter bir ifade vardı. Marin'in gözleri annesinin yüzünde gezindi. "Anne? Misafirimiz mi var?" diye sordu, sesi hala normal çıkmaya çalışıyordu ama içindeki huzursuzluk büyüyordu. Adam ona doğru döndü ve dudaklarından soğuk, keskin bir cümle döküldü: "İnsan babasına misafir mi der?" Marin’in yüzündeki ifade anında değişti. Bir an beyninde o kelimeler yankılandı: "Baba mı?" Sonra kısa bir kahkaha attı, içinde alay ve öfke karışmıştı. "Şakacı seni! Babam mı? O ne demek? Benim babam ben doğmadan öldü, haberin yok sanırım." Adamın yüzü karardı, gözleri küçüldü. Birkaç adım attı ve sert bir sesle konuştu: "Babaya böyle terbiyesizlik mi yapılır? Aybike, kızına babasına nasıl konuşacağını hiç mi öğretmedin?" Marin bir adım ileri çıktı, adamın karşısına dikildi. "Şu an gerçekten sinirlerimi zorluyorsun. Kimsin bilmiyorum ama bana babalık taslamadan önce bir kendine gel. Babam falan yok benim. Anneme diklenmeden önce iki kez düşüneceksin." Adam derin bir nefes aldı, ardından sinsi bir gülümsemeyle başını hafifçe eğerek belinden bir şey çıkardı. Marin’in gözleri büyüdü—o bir silahtı. Davut Ağa ağır adımlarla Aybike’nin yanına gitti, silahı belinden çıkardığı gibi kadının başına doğrulttu. "Sanırım anlamadın," dedi buz gibi bir sesle. "Anlayacağın dilden anlatayım. Urfa’ya geliyorsun benimle. On gün sonra düğünün var. Eğer 'Gitmiyorum' dersen de, anneni burada gebertir, öyle giderim." Marin’in nefesi kesildi. Tüm vücudu buz gibi oldu. Korku, öfke ve şaşkınlık birbirine karışırken adamın karanlık gözlerine baktı. Bir anlığına her şey dondu. "Ne diyorsun sen?" diye fısıldadı sadece
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD