Marin
Davut Ağa'nın sesi, odanın içinde yankılandı. Soğuk, tehditkâr, kaçışı olmayan bir kader gibi üzerime çökmüş gibiydi.
"Ne söylüyorsun sen?"
Derin bir nefes aldım, öfkemi kontrol etmeye çalışarak gözlerimi ona diktim.
"Kafayı sıyırmışsın sen. Tımarhane değil burası. Doğru yere gelmemişsin."
"Burada sana berdel diye kurban gidecek bir kızın yok. Ve bana da bir baba yok."
"Emin misin?" Anneme doğru tutmuş olduğu silahı bana doğrulttu. Korkmuştum ama geri duramazdım.
"Ne duyduysan o, Davut Ağa!"
Kaşları çatıldı, yüzündeki ifade sertleşti. Bu adamın benim babam olduğunu düşünmek bile midemi bulandırıyordu. Kaldı ki ona baba diyeyim.
"Baba demen gerek, kızım. Hatırlatırım ama ben sana."
"Bana kızım deme! Ben senin kızın değilim! Defol git evimizden! Sana ait hiçbir şey yok burada, Davut Ağa!"
Annemin yanında dimdik durdum. Beni koruması gereken adam, hayatımı cehenneme çevirmek için buradaydı. Ben hep beklemiştim onu. 18 yaşıma kadar gelir diye beklemiştim ama bir kez bile aramamıştı. Şimdi zora düştüğünde bir kızı olduğunu hatırlamıştı. Ve sanki söylediklerimden hiç etkilenmemiş gibi, anneme döndü.
"Kızıma neler söyledin de bana böyle kin dolmuş kalbi?"
Annem susuyordu. Konuşması gereken yerde susması neden? O sustukça içimdeki öfke büyüyordu.
"Yarına kadar vaktiniz var." Davut Ağa, sanki pazarlık yapar gibi konuşuyor, iyice gerim gerim geriyordu beni.
"Düşünün, taşının. Eğer kabul etmezsen... annenle vedalaş. Kabul edersen, bavulunu topla. Urfa'ya gidiyoruz. Annen de gelecek tabii."
İçimdeki öfke bir volkan gibi patladı.
"Kafayı mı sıyırdın sen?! Hiçbir şey yapamazsın! Polis var, kanun var!"
Gözlerime baktı. Ve hayatım boyunca unutamayacağım o kelimeleri tükürdü yüzüme.
"Varsa var. Annenin ölmesi için bir adam bulmak çok mu zor sanıyorsun?"
Dondum kaldım. Dünya başıma yıkıldı sanki. Anneme baktım. Titriyordu. O an anlamıştım; bu adamın söyledikleri boş tehditler değildi. Yapardı. Annemi öldürmekten çekinmezdi.
"Dediğimi duydun. Yarına kadar düşünün taşının.Büyük kızım olarak berdel senin hakkındır. Büyük kızım varken ikinciye laf düşmez"
Silahı doğrulttuğu alnımdan çekti. Sanki az önce ölüm tehdidi savurmamış gibi, hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp çıktı. Kapının sertçe kapanışı içime saplanan bir bıçak gibiydi. Şok içindeydim. Başıma gelenlere inanamıyordum. Annemin sessiz hıçkırıklarını duyunca kendime geldim. Onun yanına diz çöktüm, ellerini tuttum.
"Anne... Boş ver onu. Hiçbir şey yapamaz. Korkmana gerek yok."
Ama annem başını iki yana salladı, gözleri dehşetle doluydu.
"Yapar." Sesi titriyordu.
"Dediğini yapar."
İçimde korku, endişe, öfke... her şey birbirine karıştı.
"Sana bir şey olmasına izin vermem!"
Annemin ellerini sıkı sıkıya tuttum. Gözleri çaresizlikle doluydu.
"Ben kendim için korkmuyorum, kızım. Ben senin için ağlıyorum. Senin için korkuyorum. Bavulunu topla, kaç Marin. Git buradan. Hemen, bu gece."
"Anne, saçmalama! Ben kaçamam. Seni burada nasıl bırakırım?!"
Sarsılarak ağlamaya başladı.
"Seni babandan ayrı büyüttüm çünkü onlar gibi olmanı istemedim. Ama yapamadım. Bu lanet berdel geldi, boynumuza dolandı."
Boğazım düğümlendi.
"Anne, ben hallederim. Bir yolunu buluruz."
Başını sertçe salladı.
"Kaç Marin! Başka çaren yok! O adam aklına koyduğunu yapar. Seni gözümün önünde mahvetmesine izin veremem!"
İçim daraldı.
"Ama seni nasıl bırakırım? Ne yaparım ben sensiz?!"
Annem sımsıkı sarıldı bana. Hıçkırıklarımız birbirine karıştı. Birkaç saat önce yarışmaya hazırlanıyordum, şimdi ise hayatım için kaçmak zorundaydım. Başımıza gelenlere inanamıyordum.
Babam olacak şerefsiz adam, beni bir pazarlık malı gibi görüyordu. Kaçmalı mıydım? Yoksa savaşmalı mı? Ama bir şey kesindi... Bu evde kalırsam, hayatım artık benim olmayacaktı.
*****
Urfa - Karaman ailesi
Aziz Cihan Karaman
Babamın sesi avluda yankılanıyordu, içimdeki sıkıntıyı daha da büyüterek.
"Aşiretimizden kız kaçırıldı, oğul. Mutlu bir olaymış gibi öylece düğün yapamayız. Ama bu en kısa sürede halledilmeli."
Saatlerdir aynı sözleri tekrarlıyordu. Sanki ne kadar çok söylerse, söyledikleri o kadar doğru hale gelecekti. Yüzümdeki gerginliği görmezden gelerek devam ettim:
"Kimsenin kılına dokunulmayacak. Ne Doğan’ın ne de Mesut’un."
Öfkeyle yumruklarımı sıktım. Babamın dediği gibi "hallolacak" olan şey, benim hayatımdı. Düşlerimdi. Zeynep’le ilgili kurduğum hayallerimdi. Ama o, benim ne hissettiğimi umursamıyordu. Onun tek derdi töreydi, aşiretin adının lekelenmemesiydi. Tamam Zeyneb'i seviyordum. Ama onun da beni sevmesini ve kendi rızasıyla evlenmeyi istiyordum.Düşündüğüm evlilik hayali böyle değildi.
"Nasıl?" diye sertçe çıkıştım.
"Sana söylüyorum ama dinlemiyorsun ki!"
Babam, oturduğu yerden bana doğru eğildi. Yüzünde sert bir ifade vardı, gözleri karanlık ve amansızdı.
"Bunun töresi var. İkisinden birinde karar kılmak zorundasın!"
Yutkundum. Midemde koca bir taş varmış gibi hissediyordum. Ama babam sözlerini daha da ağırlaştırarak devam etti:
"Unutma dediğimi! İkisinden biri olmalı. Yoksa kimse senin ağalığını dinlemez, tüm köy halkı seni diline dolar. Ağalığı sana vermeden önce de demiştim. Bu kadar kişiyi bir arada tutmak kolay değildir. Gün gelir, güle oynaya karar alırsın, gün gelir de mecbur bırakılırsın. Yıllardır töreler bu şekilde yürüdü. Azalmış olabilir ama bitmedi!"
Boğazım düğümlendi. "Baba..." dedim, ama içimden geçenleri söyleyemedim.
Babam elini kaldırarak sözümü kesti.
"Dur, oğlum. Doğan’ın, kızımın başına bir iş gelmesini ben de istemem. Benim de içim sızlar. Ama eğer kan dökülsün diyorsan, kardeşinle vedalaşmalısın. Yok, kan dökülmesin istiyorsan dediğimi iyice bir düşün. Bizi evlat acısından kurtar."
Bir anda babamın sesi titredi. Deminden kükreyen o değilmiş gibi. Sarsıldım. Babam bana iki seçenek sunuyordu, ama aslında bir seçim hakkım yoktu.
"Baba, ben de kardeşime bir şey olsun istemiyorum!"
Babam derin bir nefes aldı, sesi kararlı ve soğuktu.
"O zaman başka yol arama, Cihan’ım. Kararını tez elden ver. Kız tarafı da işini bilsin."
Yutkundum. Babamın odasından çıkıp avluya indim. Yüreğimde ağır bir yük vardı, nefes almak bile zor geliyordu. Peşimden gelen annemin ayak seslerini duydum.
"Aziz oğlum... Aziz!"
Önümde durdu, gözleri yaşlarla doluydu.
"Kızımı benden alacak mısın? Gözümün son çiçeğini benden koparacak mısın?"
Sesindeki titreme, yüreğime hançer gibi saplandı. Annemin gözyaşlarını ilk kez görmüyordum ama ilk kez bu kadar çaresizdi.
"Deme öyle, anne..."
"Kızıma bu yaşında kefen giydirme, oğlum. Ağamsın dedim sana, önce ağam sonra oğlumsun. Kıyma kızıma, ağam!"
Yüreğim daraldı. Annemin gözlerinde öyle bir acı vardı ki, ne diyeceğimi bilemedim.
"Annem, kardeşime bir şey olmayacak. Yeter ki sen üzülme."
Annem, gözlerimi aradı. Çaresizlikle bana bakarken, bir an için sanki içinde bir umut yeşerdi.
"Benim vicdanlı, merhametli oğlum..."
Gözyaşlarının arasından gülümsedi. Artık rahatlamıştı. Kararımı vermiştim.
"Berdel'i kabul edeceğim."
Zeynep’le evlenecektim. Ama onun beni sevmiyordu ve zorla evlenecekti. Sevmesi için çabalayacaktım. Güzellikle olmasını dilerdim ama olmadı, bu evlilik benim kaderimdi. İyi tarafından bakardım bu işe. Aşık olduğum insanla evleniyorum.
Annemin elini öptüm.
"İlk göz ağrım benim..." dedi.
"Sen hep merhametli ol."
Kaderimin ne getireceğini bilmiyordum ama bir şeyden emindim… Bu evlilik, sadece bir imza değil, hayatımı baştan sona değiştirecek bir karar olacaktı. Sevsem bile kalbimde sebebini anlamadığım bir ağırlık vardı.