9. BÖLÜM II. PART

2619 Words
Cihangir Payiz, bana bir bataklığa ayak basmışım gibi hissettiriyordu. Onunla ilk karşılaştığımız andan beri sürekli çırpınıyordum sanki. Daha derine batmamak için kurtulmaya çalışıyordum ama beni yakalamıştı bir kere. Çırpındıkça batıyor, battıkça dehşete düşüyordum. Benim önümde, tek dizinin üstündeyken ve ona yukardan bakıyorken bile karşısında küçücük hissetmem bu yüzdendi. Sesler kulaklarıma uğultu biçiminde doluyordu, beynim kelimeleri ayırt edecek güce sahip değildi. Ayak bileklerime sardığı havlu baldırlarıma çıktığında hareketsizdim. Birileri konuşmaya devam ediyordu, belki beni azarlıyordu. Umurumda değildi, tek görebildiğim çatık kaşlarına rağmen beni kurulama işini dikkatle yapan Cihangir’di. Kalbimin ritmi bozulduğunda benim de kaşlarım çatıldı. Bir şeyler söylemek zorundaydım lakin kelimeleri bulamıyordum. “Ne oldu dedim sana?” diyen Leyla, başını yüzüme yaklaştırarak dikkatimi dağıttı. Boğazım yanmaya başladığından konuşmadan önce hafifçe öksürdüm. “İşim vardı,” derken başka herhangi bir açıklama yapamayacağımın farkındaydım. Kelimeler dudaklarımdan döküldüğü an, Cihangir’in koyu kahverengi uçsuz bucaksız gözleri bana çevrildi. Yere dayadığı dizinin üstünden hafifçe doğruldu, iki eli sırtıma dolanan havlunun yakalarını kavradı. O bana böyle yaklaşırken Leyla tedirginlikle geri çekilmişti. Sözcük kullanmadan bile beni her şeyi anlatmanın sınırına getirmişti, hem de tek bakışıyla. Güçsüzlüğümden korkarak bakışlarımı kaçırdım fakat havluyu düzeltir gibi davranırken beni biraz kendine çekti. Aramızdaki mesafe ne olduğunu anlamadan santimlerden milimlere düşmüştü. “İşin vardı,” dedi tehlikeli bir ses tonuyla. Öfkesini sezebiliyordum, bakışları gitgide sertleşiyordu. “Bu kadar mı?” Korku en sevmediğim duygu olduğundan içimdeki yükselen hissi ısrarla bastırdım. Dudaklarımı iki yana kıvırırken alaycı moduma bürünmeye çalıştım. “Evet, ne oldu? Kıskandın mı Cihangir?” derken sesimden çok eğlendiğimi düşünebilirlerdi. Aniden yüzündeki sert ifade hafifledi, kaşları biraz düzeldi, bakışları yumuşadı. Havlunun sol köşesini kaldırıp boynumdaki bir noktaya dokundururken “Kıskanmadım,” diyerek benim oyunuma katıldı. “Çünkü müstakbel nişanlım bana sırılsıklam aşık.” Gözlerimi devirdim, bakışlarım baygınlaştı. “Su şakası mı?” derken inanamaz gibiydim. “Gerçekten mi?” “Gerçekten,” dediğinde aramızdaki mesafe biraz daha azaldı, kişisel alanımın neredeyse tamamını işgal edecek kadar. “Avucunda ne var?” derken gözlerim benden bağımsız dudaklarına kaydı, kalbimin gümbürtüsü kulaklarımda çınladı. Nefesini hissedebileceğim yakınlıkta olmak, zihnimi susturmuştu. Freni boşalan bir araba gibi sürüklendiğimi hissediyordum. “Sana bir soru sordum, Uhde.” “Ne sordun?” Cümlem bir anlığına havada asılı kaldı, bakışları daha fazla yumuşadı. Hala dudaklarına baktığım için kıvrılışını an be an seyrettim, gamzesi ortaya çıkana dek. “Titriyorsun ama artık soğuktan olduğunu sanmıyorum,” dediğinde bir öksürük sesi beynimi yeniden çalıştırmama yardımcı oldu. Feza yanımızda huzursuz bir şekilde kıpırdanarak dikiliyordu. “Avucunda ne var diyor,” dedi Feza, hala sımsıkı kapalı sağ elime bakarak. O an her şeyi hatırladım. Bozuk para tenimi yaktı geçti sanki. “Hiçbir şey,” derken ıslandığım için şükrettim. Çünkü sesimin titremesini bir şeylere bağlamalıydım ve sonbaharda yağmurun altında sırılsıklam olmak çok mantıklı sebepti. “Kızın üstüne gitmeyin!” Leyla’nın sesini duyduğumda biraz gevşemeye çalıştım, başaramadım. Koltukta aşağı kayarak başımı arkaya yasladım, Cihangir hafifçe geri çekilerek bana alan tanımıştı. Gözlerim kapanırken hiç olmadığım kadar yorgun hissettim. Sıcak ve sert parmaklar, kapalı avucuma dokunduğunda refleks olarak daha sıkı kapattım elimi. İyice işkillenen Cihangir’in avucumu açmaya çalışmasıyla sinirle nefes aldım. Her şey çok fazlaydı. Çok yoğundu. “Yorgunum,” dedim gözlerimi açmadan. “Çok yorgunum.” Cihangir’in elimin üstüne kapanan parmakları durdu. Avuç içime muhtemelen kan oturmuştu, canım yanıyordu. Müstakbel nişanlımın eli üzerimden çekildiğinde rahat bir nefes aldım. Ne yazık ki kısa sürmedi. Dizlerimin arkasındaki hissettiğim hareketlenmeyle gözlerimi açtım, diğer kolu sırtıma kapanıp beni koltuktan prenses misali kaldırdığında sadece bakakaldım. “Ne yapıyorsun?” Feza’nın gerginlik dolu sorusuyla ortam buz kesti. “Burada bir odam var, onu ısıtıp kuru kıyafetler vereceğim.” Cihangir’in kararsız bakışları bulunduğumuz locada gezindi. “Kimseye zarar gelmeden birbirinize yarım saat tahammül edebilir misiniz?” Hala Cihangir’in kucağında olmanın verdiği şokla baktığı yere çevirdim gözlerimi. Kerem’le göz göze geldik. Yüzünde eğlenen bir ifade vardı. “Söz veremem,” derken arkamda kalan Feza’ya göz kırptı. “Kerem.” Cihangir’in ismini söylemesiyle oturduğu yerden hafifçe doğruldu. “Söz veremem ama elimden geleni yaparım. İlk hamle onlardan gelirse karışmam, Cihangir.” “Feza?” Cihangir’in soru dolu ses tonuyla bu sefer bakışlarım omzumun üstünden Feza’ya kaydı. Kırışan alnını ovalıyordu. “Yarım saati bir dakika geçerse kapınıza dayanırım.” Nihayet huzur ve barış ortamı sağlanınca Cihangir göğsünü şişiren derin bir nefes alıp verdi. Sol kolum göğsüne yapıştığı için kaslarını hissedebiliyordum, en son bakışları bana döndü. “Beni en çok şaşırtan sen oldun,” derken çoktan birkaç adım atmıştı. Şaşkınlığına hak veriyordum. Tüm teması ve emrivakisini kabul etmiştim. Çünkü az önce dile getirdiğim şekliyle çok yorgundum. “Çırpınırsam veya burayı başına yıkarsam beni bırakacak mısın?” diye sordum istemsizce. Cevabı çok hızlı ve netti. “Hayır.” Başımı anlarcasına aşağı yukarı salladım. “Bende öyle düşünmüştüm, Cihangir.” İyiden iyiye keyiflenmişti. Acil çıkış kapısına doğru yürümeye başladığında bir anlığına yüzüne baktım. Yan profilinden daha sert görünüyordu, burnuna dikkatli bakınca yamukluğu gördüm. Muhtemelen kırılacak kadar sert yumruk yemişti bir zamanlar. “Ceza olarak beni tekrar yağmurun altında mı bırakacaksın?” dedim hala yönümüz değişmediği için. Üstüme yönelen tanımadığım insanların rahatsız edici bakışlarından kurtulmanın tek yolu, dikkatimi dağıtmaktı. “Niye Enver Bey, ceza vermek için öyle mi yapardı?” Kabul etmedim ama reddetmedim de. Gözlerimi kaçırdım. “Başını omzuma koy,” dediğinde huzursuzca kıpırdandım. “Ateşin çıkıyor muhtemelen, başın omzuma doğru eğiliyor. Kafanı sabit tutamıyorsan omzuma koy işte.” Tartışacak enerjiye sahip değildim, o yüzden dediğini yaptım. Otomatik olarak gözlerim kapandı. Kokusu çok güzeldi, vücut ısısı da yüksekti. Birkaç dakikalığına normal bir kadın olabilirdim, müstakbel nişanlısının kucağında odaya taşınan bir kadın. Kulağıma uğultular doldu, kapı sesi duydum. Bedenim irkildi, beni üşütecek soğuğu bekledi. Aksine oda sımsıcaktı. Cihangir, vücudumu hiç ağırlığı yokmuşçasına yatağa bıraktığında her zamanki pozisyonumu aldım. Yan dönüp dizlerimi karnıma doğru çektim. Kollarımı da dirseklerimden büküp göğsüme yapıştırdım. Üşüyordum, hem de çok fena. Önce sırtımın hizasında hareketlilik oldu, ardından saç kurutma makinesinin sesini duydum. Sıcak hava saç diplerime vurduğunda hala gözlerim kapalıydı. Cihangir’in parmakları hiç beklemediğim bir yumuşaklıkla ıslak saçlarımda gezinmeye başladı. O an Cihangir, bana vursa daha az şaşırırdım. Hayatımda ilk defa birisi saçımı kurutuyordu, en azından benim bildiğim kadarıyla. “Bunu neden yapıyorsun?” Sesim çok aciz çıkmıştı, bunun için sonra pişman olacaktım. “Bana doğru dön,” dedi sorumu duymazdan gelerek. Gözlerimi açmadan dediğini yaptım. Kollarımı göğsüme yaslasam da bana çok yakın oturmuş olmalı ki bacağına değdim. Cenin pozisyonundaydım. Saç kurutma makinesinin yaydığı sıcaklık, ıslak kalan yanımı ısıtırken parmakları kısa saç tutamlarımda gezinmeye devam etti. Kalbim sancıyordu. Fiziksel bir acının esiri olmuştum. Kendi kendime defalarca onun beni sadece araç olarak kullandığını söylemek zorunda kaldım. Cihangir Payiz, Enver Kandemir’den farklı değildi. Yine de içimde bir yerlerde bugün fazla uysal davrandığımı söyleyen sesi susturmak zor oldu. “Bir şey oldu,” dedi Cihangir. “Değil mi?” Saçlarımda gezinen parmaklar bir anlığına geri çekildi, hiç vakit kaybetmeden çeneme dokundu. “Yaraların geçti,” diye devam etti. Sessizliğe sığındım. “Uhde, ne oldu az önce?” Geçmişim gömdüğüm yerden çıktı geldi diyemedim. “Hiçbir şey olmadı, Cihangir.” Sustuğunda iç çektim. Onlara zayıf yönlerimi göstermekten nefret ettikçe daha fazlasını görüyorlardı. Kurutma makinesinin gürültülü sesi biraz uzaklaştı. Diken üstündeydim, herkes beni bu odaya getirdiğini bilirken canımı yakmayacak kadar duyarlı olduğunu düşünmek istiyordum. Parmakları kapalı gözlerimin altına temas etti. “Ağlama.” Dudaklarım iki yana kıvrıldı, alaycı bir tebessümle. “Ağlamıyorum zaten.” İç çektiğini duydum. “Ağlıyorsun…” dedikten sonra birkaç saniye bekledi. Kararsızlığını hissedebiliyordum. “…İçine ağlıyorsun.” Görebilir miydi? Yüreğimin yangın yeri olduğunu, içimdeki çocuğun kurtulmak için çığlıklarla çırpındığını, ruhumun dizleri üstünde hüngür hüngür ağladığını görüyor olabilir miydi? Gözlerimi açtım. Sol bacağı yatakta yatay pozisyondaydı, sağ bacağını aşağı sallandırmıştı. Tek eli yüzümdeydi, diğeri saç kurutma makinesini tutuyordu. Karşısında küçülme hissi her yanımı sardığında sol elimden destek alarak bedenimi doğrulttum. İstemsizce göğüs dekoltemi düzeltirken bakışları boynumdan aşağı kaymadı. Yüzüme bakıyordu, bedenime değil. Elindeki kurutma makinesini yatağın köşesine fırlattı, üçlü priz çektiğini o zaman fark ettim. Bakışları gözlerimden çeneme kaydı, boynuma indi ama daha aşağı değil. Oradan alnıma çevirdi gözlerini. “Bugün niye böyle giyindin?” diye sorduğunda bende aynı şeyi ona yaptığımı fark ettim. Sol gözünün kenarında ince çizik şeklinde çok dikkatli bakılmayınca görülmeyecek bir yara vardı. O yaranın farkına varacak kadar dikkatli bakmıştım. “Beğenmedin mi?” dedim onu kendime aşık edemeyeceğimin bilinciyle. Elimi dekoltemden çekerek yüzüme masum görünmesini umduğum bir tebessüm kondurdum. Kaşları yeniden çatıldı, öfkelendi. “Beğeneyim diye mi giydin?” “Evet.” Bana doğru eğildi. Aramızdaki mesafeyi kısalttıkça gerildim, seslice yutkunduğumda gözlerini kıstı. Dudakları dudaklarıma birkaç milim kala durdu. Yargılayıcı bakışlarının ağırlığı altında nefesimi tuttumu fark ettim. “Enver Kandemir beni baştan çıkarmanı mı söyledi?” Sorusuyla afalladım ve direk göz hapsinde olduğumdan ifademi toparlayacak vakti bulamadım. “Ne saçmalıyorsun?” derken gözlerimi inatla kaçırmadım. “Bu lanet dünya son baktığımda senin etrafında dönmüyordu, Cihangir.” “Rol mü yapalım yani Uhde? İstediğin bu mu?” Boğazımı temizledim. “Saçmalamayalım, istediğim bu.” Ayağa kalktı, yatak sarsılacak kadar kuvvetle hem de. Odanın içindeki banyo olduğunu düşündüğüm yere yürüdü. Onun arkasından bakarken dudağımı sertçe ısırdım. Ne yapacağımı kestiremiyordum, onu kendime aşık edemezdim, Leyla’yı kurtarmam gerekiyordu, Enver Bey ipimi çekmesin diye uyduracağım makul yalanları bulmalıydım. Çok işim vardı ve hepsi birbirinden bunaltıcıydı. Cihangir elinde lacivert bir bornoz ve kıyafetlerle geri geldi. Kucağıma fırlattığı yığına bakarken ofladım. “Bunlarla idare et. Kapının önünde olacağım.” Kapıya doğru attığı adımlarla omuzlarımın düştüğünü hissettim. Odadan çıkmadan önce duraksadı. Bana doğru dönmedi, yüzüme bakmadı. “Senin bundan daha fazlası olduğunu düşünmüştüm.” Kendini dışarı atıp kapıyı çekti. Kahkahamı tutamadım. Onu baştan çıkarmak için kendimi bu yağmurda rezil rüsva ettiğimi düşünmesi dünyanın en komik şeyiydi. Neden hayal kırıklığına uğramış gibi davranıyordu? Benim Enver Bey’in her dediğini yapan manevi kızı olduğumu bilmiyor muydu? Ayağa kalkarken kendi kendime omuz silktim. Cihangir Payiz’den bana güvenmesini, benimle ilgilenmesini, beni kurtarmasını veya en kötüsü bana acımasını istememiştim. Eğer içinde bir şeyler yaşadıysa benim problemim değildi. Bornoz yardımıyla kurulanıp saten elbiseyi çıkardım ve verdiği siyah kazağı üstüme geçirdim. Dizlerimin bir karış üzerine kadar uzandı. Altıma koyu gri eşofmanı geçirdim, belindeki lastikleri tüm gücümle sıkarak bağladım. Bana verilen elli kuruşu eşofmanın cebine attım, gerçekten de avuç içine kan oturmuştu. Islak iç çamaşırlarım için yapabilecek çok şeyim yoktu, onları çıkarmam ihtimal bile değildi. Saçlarım neredeyse kurumuştu. Çok daha iyi haldeydim. Banyoya gidip bornozu kirli sepetine attım ve yüzümün tamamına yayılmış makyajı da sabunla yıkayarak temizlediğimde rahatlamıştım. Biraz dağılmış görünsem de bu kadar toparlanabilmiştim. Çıplak ayaklarımla odanın içinde kapıya yürüdüm. Kapıyı araladığımda Cihangir’in cüssesiyle karşı karşıya kaldım. Dediğini yapıp burada beklemişti. Bana çorap ve beyaz spor ayakkabıları uzattığında kaşlarım havaya kalktı. Tek kelime etmedi. Elindekileri alıp yere çöktüm, bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Ayakkabıları giydiğimde yürümeye başladı. Küçük adımlarla onu takip ettim. Öfkesi gözle görülür şekilde yansıyordu. Omuzları gerginleşmişti. Belki de saçlarımı kuruturken bana duyduğu sempati onu kızdırmıştı, asla bilemeyecektim. Locaya döndüğümüzde Leman alay etme fırsatını kaçırmadı. “Prenses yok oldu, hoş geldin Külkedisi.” Leyla, dirseğiyle onu dürttüğünde hafifçe yana kaydı fakat çok şükür ki konuşmadı. “Formundasın, Leman.” Homurdanmamı engelleyemedim. Feza oturduğu yerde kaşlarını çattı, böyle giderse otuz yaşını görmeden kırışacaktı. “İyi misin?” Bunaltıcı ilgiye alışık değildim, o yüzden şakaklarımı ovarken cevap verdim. “İyiyim, Feza.” Bir anda iyi aile tablosu içine hapsedilmiş gibi hissettim. Sonra bakışlarım Kerem ile kesişti. “Böyle çok masum görünüyorsun,” dedi elindeki meyveyi kemirirken. Işıklar öncekine göre daha kısılmıştı, net görebilmek için gözlerimi kıstım. “Neredeyse narin bir kadın gibi,” diye devam etti. “Korunmaya ve sevgiye aç.” Cihangir çoktan eski oturduğu yere kurulmuştu ve Kerem onun sessizliğinden cesaret alıyordu. Beni tamamen görmezden geldiğinden Kerem’in dudaklarında gülümseme iyice büyüdü. “Kadınlar ve görünüşleri hakkında zırvalamaktan vazgeç,” derken ses tonum düşündüğüm kadar kendimden emin çıkmamıştı. Işığın azlığına rağmen Kerem’in gözlerindeki karanlığın parlayışını görmüştüm. Boynuma bir urgan geçiriyordu sanki. “Kadınlardan değil, senden bahsediyorum.” Ayakta öylece kalakalmıştım. Hareket edemiyordum, hiçbir şey olmamışçasına davranabilsem daha kolay olurdu fakat yapamadım. Gözlerimiz birbirine değdi. Yakalamıştı beni, bırakmayacaktı. “Masum görünüşünün altında yatan caniden bahsediyoruz burada.” İdam sehpasındaydım, Kerem ayaklarımın altındaki sandalyeyi itecekti, emindim. Az önce her ne olduysa bana karşı öfkeleri tetiklenmişti, hem Cihangir’in hem Kerem’in. Buraya ilk geldiğimiz an, tavırları bu derece düşmanca değildi. Bir şeyler olmuştu ya da ben deliriyordum. “Kerem, kaşınma.” Feza biraz öfke biraz şaşkınlıkla beni savundu. Suspus kalakalmamı beklemiyorlardı muhtemelen. Leman bile tüm odağını bize çevirdiğine göre dışarıdan kötü göründüğüme emindim. “Seninle değil, kardeşinle konuşuyorum.” Kerem, Feza’yı kolaylıkla başından savınca yumruklarım iki yanda sıkıldı. “Kerem,” dedim güçlü görünmeye çalışarak. “Şansını zorlama.” Abartılı hareketlerle gözlerini devirdi. “Sana bir anlığına inanacaktım biliyor musun Uhde?” diye söylendi ayağa kalkarak. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordum ama farkına varabildiğim tek şey Kerem’in yersiz nefretiydi. Cihangir beni odaya götürdüğünde kesinlikle bir şeyler olmuştu. Kafamda dönen düşünceleri anlamlandırabilmek için Cihangir’e baktım. Elindeki su dolu bardağı dudaklarına götürüp tek yudumla içerken durumdan hiç rahatsız görünmüyordu. “Yağmurda ıslanıp köpek yavrusu gibi buraya geldiğinde senin için üzüldüm.” Kimse konuşmanın gidişatına yön veremiyordu. “Cihangir,” dedim dişlerimi sıkarken. “Sustur şunu.” Onunla konuşmama rağmen bana bakmadı ve meyve tabağına uzandı. Kerem yanıma yaklaştığında iç güdülerim devreye girdi. Beynimde alarm çalmaya başladı. Vücudum hayatta kalma güdüsüyle savunma mekanizmamı çalıştırdı. Kerem benim etrafımda dönerken kaskatı kesildim. “Sizde baya sarıp sarmaladınız, Uhde’yi. Şaşırtıcı.” “Ne saçmalıyorsun?” diye sorduğumda omuz silkti. “Cengiz nerede Uhde?” Başım sağ tarafa, Kerem’e döndü şiddetle. Leyla’nın doğrulmaya çalıştığını, Feza’nın merakla bize bakarken onu durdurduğunu gördüm. “Bilmiyorum,” dedikten sonra dudağımın içini kimsenin göremeyeceği yeri ısırdım. Hayır, aklıma kötü ihtimaller gelemezdi. Cengiz yoğundu, buralarda değildi sadece. “Adamı kullanıp attın.” “Bana bak,” diye ona doğru tüm vücudumla dönüp bir adım attım. Kerem istediğini almıştı, gözlerindeki ışık arttı, gülüşü büyüdüğü için dişleri göründü. İdam anım gelmişti. Ağzını açıp tek cümleyle boynumdaki urgana rağmen ayaklarımın altındaki sandalyeyi itti. “Altı yaşındaki bir çocuğu kaçırtıp işin bitince onu kaderine terk ettin.” Yeniden ortalık karıştı. Leman ve Feza ayağa fırladı. Bir şeyler söylediler fakat ben Kerem’e öyle odaklanmıştım ki algılayamadım. Birinin vücudumu omuzlarımdan tutup sarstığını hissettim. “Doğru mu dedim?” diye çınladı Feza’nın sesi kulaklarımda. “Doğru.” Verebileceğim tek cevap buydu. Feza birkaç küfür savurarak beni bıraktı. Ellerini saçlarından geçirdi, tamamen öfkeden kuduruyordu. “Çocuklara dokunmayız, Uhde!” Leman başını iki yana sallarken “Bu çok alçakça,” dedi. Leyla zaten olayı bildiği için ayağa bile kalkamadan sadece dinliyordu. Başıma saplanan ağrıyla yüzümü buruşturdum. Feza bana döndü, birkaç saniye bile bakamadı. Başını çevirdi. “Çocuk…” Ne diyeceğini bilemiyor gibi sustu. Cümleler birbiriyle bağlantılı olmasa da devam etti. “Bu kadar haysiyetini kaybedemezsin.” Leman küçümseyerek bakarken araya girdi. “Kaybedebilirmiş demek ki!” “Leyla, Leman gidiyoruz.” Leyla hareket etmeyince onu kolundan tutup sarsarak kaldırdı Feza. “Karnını doyurduğun çocuğa dikkat et, Cihangir. Evi varsa gittiğinden emin ol.” Feza’nın cümleleriyle boğazıma yükselen safra tadını hissettim. Avucuma para bırakan çocuktan bahsediyordu. Açıklama yapmadığım için kalan kısmı hayal güçleriyle halletmişlerdi. Sonuç olarak kalemim kırılmıştı. Leyla ağabeyinin onu çekiştirmesine rağmen bir anlığına kafasını kaldırdı. Gözlerimiz kesişti. “Niye susuyorsun?” derken her an gözyaşlarına boğulacak gibi görünüyordu. Müzik tamamen kesilmişti, herkes bizi izliyordu artık. “Niye hiçbir şey demiyorsun Uhde?” Anlatsam da anlamazlardı. O yüzden susmaya devam ettim. Feza, Leyla’yı sürüklercesine peşinden götürürken hala hareket edememiştim. Leman yüz ifadesinden açıkça okunan tiksintiyle son vuruşu yaptı. “Çocuk taciriyle aynı arabada gitmeyi midem kaldırmazdı zaten.” Çocuk taciri… Her şey olmuştum bugüne dek. Manevi kız, gayrimeşru evlat, kuduz bir köpek, çöp… Çocuk taciri kadar yakmamıştı canımı hiçbiri. Nedense o an aklıma Kerem’in davette söylediği cümle geldi. Sen yangında atılacaklar listesindesin. “Oysa daha ortalığı ateşe vermedim,” dedim kendi kendime. Cihangir tüm olayın sonunda ağzını açıp tek cümle söyledi, bana bakmadan. “Onur, Uhde Hanım’ı evine bırak.” Erkek kıyafetleri giyiyorken ve gecenin yarısı olmuşken, geçmişimden birisi karşıma çıkmışken reddedebileceğim bir teklif değildi. O yüzden gururumun kırıntılarını kenara atıp adının Onur olduğunu öğrendiğim korumanın peşinden yürüdüm. Bu gecenin sona ermesi dışında herhangi bir şey istemiyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD