"Okan Bey siparişleri getirdik." Garson tam tartışmamızın ortasında geldiğinde utandığımı hissetmiştim. Garsonlar tüm kahvaltılıkları masaya yerleştirirken ben sessiz kalıp ellerimle oynamaya başladım. İşlerini halledip gittiklerinde Okan'a döndüm. "Neden beni bırakamıyorsun? Henüz sıkılmadın mı yoksa oyuncağından?"
"Seni öyle görmüyorum. O yüzden kendinden öyle bahsetmeyi kes. Bir şeyler ye şimdi. Kadınlar açken hiç çekilmiyor," dediğinde yemekleri onun yüzüne atmamak için kendimi zor tuttum. "Asıl sen erkeklere bak. Sizin hiçbir halimiz çekilmiyor."
"O yüzden mi bırakırım diye trip atıyorsun sabahtan beridir?" dediğinde öfkeyle patateslerden ağzıma attım. "Ben ona kızmıyorum. Yaptığın saygısızlığa kızıyorum."
"Tabi canım kesin öyledir," dedi alaycıl bir şekilde. Ben çatalımı sertçe patateslere daldırırken birden iki eliyle de yüzümü tuttu ve yüzümü kendisine çevirdi. "Bak güzelim. Evet seninle ilgileniyorum ve de tanımak istiyorum ama bizim bir geleceğimiz yok. Çünkü benim dünyam çok karanlık ve sen orada zarar görürsün. Kimse sana zarar veremez buna asla izin vermem ama sen olaylardan hırpalanırsın. Ben bu kötülüğü sana yapamam."
"O zaman hayatımdan bugün def ol Okan," dedim sert bir sesle. "Çünkü sana alışmak istemiyorum."
"Peki tamam," dedi ve ellerini yüzümden çekti. O masadakilerden atıştırırken ben de patateslerden yemeye devam ettim. Aramızda bir sessizlik hakimdi. Ona karşı sert çıkışımdan dolayı biraz pişman hissediyordum ama doğru olan bu idi, biliyordum. Erkekler konusunda, göründüğüm kadar güçlü değildim. Ona bağlanıp sonrasında acı çekme ihtimalim vardı ve bunu istemiyordum.
Hiç konuşmadan kahvaltımızı yaptıktan sonra arabaya geçmiştik. Son konuşmadan sonra onun birkaç kere bana baktığını hissetsem de ben, ona hiç bakmamıştım. Evin önüne geldiğimizde tam inecekken Okan kolumu tuttu. Bunu beklemiyordum doğrusu. Şaşırarak ona döndüğümde sertçe yutkundum. "Bir kez de olsa sarılmak istiyorum."
Sessiz kalıp kollarımı açarak ona sarıldım. Bunu kendim de istediğim için yapmıştım çünkü sonrasında pişman olmak istemiyordum. Biz birbirimize sarılırken garip bir şekilde kalbimin hızlandığını hissettim. Okan'ın da solukları hızlanmıştı. Okan haklı olabilir miydi peki? Aramızda gerçekten büyük bir çekim olabilir miydi? Sanırım olamazdı. Çünkü öyle olsa beni bırakmayı düşünmezdi.
Ayrıldığımızda gözlerimin içine bir süre baktı. İkimizin de gözlerinde duygular vardı ama ikimiz de o duyguları bilmiyorduk. Gözleri dudaklarıma düştü ve yanağımı hafifçe okşadı. Ben ise anında geri çekildim ve arabadan inip evime doğru yürümeye başladım.
Eve girdiğimde kendimi çok depresif ve boşlukta hissetmiştim. Bunun Okan ile çok da alakası yoktu aslında. Birkaç gün boyunca masada duran bir defteri kaldırınca orası fazla boş gelirdi göze. Ve Okan ile beraberken epey kaos yaşamıştım. Bu sakinliği yadırgamam gayet normaldi. Birkaç güne düzeleceğimi biliyordum. Sadece biraz kendime vakit ayırıp iyileşmem gerekiyordu. Kaos, kişinin farkında olmadan onu çok fazla hırpalıyordu. Duygusal ve mental sağlık için herkes kendisiyle vakit geçirip iyileşmeye odaklanmalıydı.
Şekersiz bir türk kahvesi yapıp üzerine süt ve bal ekledim. Bu karışım, bana göre en sağlıklı kahve çeşidiydi. Kahvemi alıp odama geçtim ve üzerime ince bir eşofman takımını geçirdim. Saçlarıma güzel bir örgü yaptıktan sonra Cemre'nin bana doğum günümde aldığı kitabı okumaya başladım. Filmini zaten izlemiştik ama okuyup kendi kafamda canlandırmak bana daha güzel geliyordu. Kitabı okumaya başladığımda filmdekinden daha çok detay görmenin şaşkınlığıyla ne ara bitirdiğimi fark edemediğim kahvemi yenileyip tekrardan kitaba döndüm. Miftah - Elif YAZICI... Ne kadar farklı bir isimdi öyle. Filmde ve kitapta Güneş'in art arda yaşadığı kötü olaylarla birlikte hayatının bitmesi ve sıfırdan, hatta eksilerden yeniden başlamasını anlatıyordu. Güneş aslında tüm hayatının bir yalan olduğunu öğreniyordu, aslında onun hiç de hayatı yokmuş. Kendisini ve hayatını baştan yaratmak için bir anahtar aramaya başlıyor. Miftah aslında anahtar demekmiş. Yeni bir hayat için gerekli anahtarın nasıl bulunacağını ve her şeyin yeniden nasıl başlatılabileceğini anlatıyordu kitap. Güneş, yeni bir hayat kurup içinde bastırılan tüm ruhunu dışa vurmuştu ve bambaşka biri olmuştu. Aslında bambaşka biri değildi sadece içindeki gerçek karakterini bastırmak zorunda kalıyordu. Ufak bir cesaretle kendini gerçekleştirip gerçek kimliğine kavuşmuştu ve çok mutlu bir hayatı vardı. Kitaba not da düşmüştü. "Hayatımın bitmesi başıma gelen en güzel şeydi çünkü yeni bir hayat kurma şansım elime geçmiş oldu."
Tek solukta bitirdiğim kitabı yatağıma bırakıp telefonumu çıkardım ve Cemre'ye mesaj attım. "Aldığın kitabı okudum ve hayatımda aldığım en güzel hediye olduğunu söyleyebilirim. Çok teşekkür ederim güzelim."
İçime doğan güzel ve pozitif enerjilerle telefonumu, kulaklığımı ve biraz da nakit alıp evden dışarıya çıktım. Güzel bir koşu yapıp kendime gelecektim. Yavaş adımlar atmaya dikkat ederek sahile indim. Hızlı yürümek karbonhidrat yakımına, yavaş yürümek de yağ yakımına yardımcı oluyordu. Hareketli bir şarkı açıp koşmaya başladığımda önünden geçtiğim bir kafede MİFTAH dergisini görünce anında adımlarımı durdurup dergiyi elime aldım. Elif Yazıcı isminden, derginin kitabın dergisi olduğunu anlamıştım. Dergiyi karıştırırken en baştaki "Kendi Miftahını Bulmak" başlığını görünce hızla çalışanların yanına gittim. Dergiyi satın alıp kafeden çıktığımda hem yürümeye hem de okumaya başladım.
Kitapta ve dergide okuduklarımı kendimle karşılaştırınca hayatımı benim seçmediğimi, sadece mecbur kaldığımı fark etmiştim. Okul, ders, gezme, arkadaşlar, hayatım sadece bunlardan ibaretti ve bana ait bir şey resmen hiç yoktu. Ben kimim sorusunu sorduğumda net bir cevap veremiyordum. Okan'a da verememiştim. Çünkü bilmiyordum ama öğrendiklerim sayesinde istediğim ve içimde yatan özelliklerimi biliyordum. İçimde bir güç hissediyordum, ben aslında her şeyi yapabilirdim.
Evet hayatım sıradandı, bunun nedeni ise çevremdi. Çevrem, arkadaşlarım yalnızca avm gezip, bir şeyler içip, barlara gidiyorlardı. Bunlar dışında bir hayatımız yoktu. Oysa ben daha farklı şeyler istediğimi şimdi anlayabiliyordum. Okan ile geçirdiğim günlerde kendimi farklı hissetmiştim. Canlı hissetmek... Çok farklı bir şeydi. Canlı olduğunu hissedebilmek...
Kendimi tanımam ve keşfetmem konusunda da Okan'ın teşvik edici olması dikkatimden kaçmamıştı. Kulağa garip geliyordu ama Okan çevremde olmasını isteyebileceğim bir insandı. Gerek verdiği hisler olsun gerek düşünceleri olsun.
Aklıma gelen eşytani bir fikirle hemen kızlarla olan grubumuza bir mesaj attım. "Kızlar hazırlanın Mahzen'e gidiyoruz."
Okan bunu asla yapmamamı söylemişti ama ben, bela istiyordum. Çünkü seviyordum, ben buydum... Ve orada bize bir şey olmasına Okan'ın asla izin vermeyeceğini de biliyordum.
Koşumu tamamlayıp eve gittikten sonra güzel bir duş alıp, kıpkırmızı bir elbise giymiştim. Saçlarımı açık bırakıp kırmızı rujlu harika bir makyaj yapmıştım. Dergimi ve kitabımı yatağımın baş köşesine koyup korna sesini duyunca hızla çantamı alıp evden çıktım. Cemreler beni almaya gelmişlerdi. Arabaya binip onlarla selamlaşırken üçünün de harika göründüğünü fark etmiştim. "Ne kadar güzel olmuşsunuz öyle."
Birbirimize iltifatlar ede ede yolu tamamladığımızda geldiğimiz devasa binaya ürkerek baktım ama sonrasında derin bir nefes aldım. Ben, hiçbir şeyden korkmayacaktım artık.
Kızlarla beraber içeriye girdiğimizde, orada çok korkutucu tipte adamların olduğunu görmüştüm. Gözlerim Okan'ı aramıştı ama hiçbir yerde yoktu. Vücudumda adrenalin yayılırken kızlarla boş bir masaya geçmiştik. Onlar belanın içerisinde olduğumuzdan habersiz gülüşürken ben yaptığım planın pişmanlığını yaşıyordum çünkü herkes bana bakıyordu.