Ertesi sabah, güneşin horoz sesleriyle birlikte odama girmesiyle uyandım. Yeni bir gün beni bekliyordu.
Bir an nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Taş duvarlar, tavan, pencereden sızan altın rengi ışık... Sonra her şey yerine oturdu. Güneştepe Köyü. Fatih'in evi. Kalbimde garip bir heyecanla hemen kalktım.
Üzerimi giyinip avluya çıktığımda, Fatih'i taş sedirde otururken buldum. Elinde ince bir kitap vardı, ama gözleri sayfalarda değil, uzaklardaydı. Beni görünce gülümsedi ve ayağa kalktı.
"Günaydın, Aylin. İyi uyudun mu?"
"Günaydın. İnanılmaz rahat uyumuşum," dedim, doğruyu söyleyerek. "Taş evler insanı böyle sarar mı hep?"
"Sanırım öyle," dedi. "Aç mısın? Kahvaltı hazır."
Beni taş merdivenlerden yukarı, geniş bir sofaya götürdü. Ortada serili bir sofranın etrafında minderler vardı. Taze ekmek kokusu, zeytinyağı, kekik ve daha nice güzel koku birbirine karışıyordu.
"Baban yok mu?" diye sordum, otururken.
"Yok," dedi Fatih, bana çay koyarken. "Çoktan kalktı. Sabah namazından sonra köy kahvesine gitti. Köylülerle görüşecek, sorunları dinleyecek. Akşama kadar da dönmeyebilir."
"Her gün böyle mi?"
"Her gün. Ama yaşlandıkça biraz yavaşladı. Eskiden tarlalara da gider, her işle bizzat ilgilenirdi. Şimdi daha çok kahveden yönetiyor."
Bu sözler, babasının ne kadar büyük bir yük taşıdığını gösteriyordu. Ve bir gün aynı yükün Fatih'in omuzlarında olacağı fikri, içimi garip bir hüzünle doldurdu.
Kahvaltı boyunca sohbet ettik. Köyün yakın tarihinden, komşu köylerle ilişkilerden, son zamanlarda çözülen bir anlaşmazlıktan bahsetti. Anlattıkça, bu dünyanın ne kadar karmaşık ve ne kadar ince dengeler üzerine kurulu olduğunu anlıyordum. Basit gözüken, ince dengeler...
Kahvaltıdan sonra, Fatih elini uzattı. "Gel, sana köyü gezdireyim."
Güneş yeni yükseliyor, taş evlerin arasından süzülen ışık huzmeleri yollara altın sarısı bir renk veriyordu. Fatih'le birlikte dar sokaklarda yürümeye başladık. Her adımda taş duvarlar, ahşap kapılar, avlulardan sarkan asma yaprakları... Burası başka bir dünyaydı.
"Şu ev," dedi Fatih, önünden geçtiğimiz tek katlı, bahçeli bir evi işaret ederek. "Gül nine'nin evi. Çocukken bana masal anlatırdı. Her akşamüstü kapısının önüne oturur, bizi çağırırdı."
Tam o sırada, kapı aralandı ve kır saçlı, yaşlı bir kadın dışarı çıktı. Fatih'i görünce yüzü aydınlandı.
"Vay, vay, vay!" dedi kadın, ellerini açarak. "Genç ağam gelmiş! Bugün salı değil mi? Takvimi mi şaşırdın?"
Fatih gülümseyerek kadının yanına gitti, elini öptü. "Hoş bulduk, Gül nine. Nasılsın? Dizlerin nasıl?"
"İyiyim, iyiyim evladım. Sen geldin ya, derman geldi dizlerime," dedi kadın, sonra gözleri bana takıldı. Merakla süzdü beni.
Fatih bana döndü. "Bu Gül nine, köyün en yaşlısıdır. Bizim neslin tamamını Gül nine büyüttü." Sonra Gül nineye döndü. "Bu da Aylin. İstanbul'dan arkadaşım. Misafirimiz."
Gül nine'nin gözleri iyice açıldı. İyice yaklaştı, yüzüme baktı. "İstanbul'dan ha? Güzel mi oralar?" O ara gözü elimdeki aile mührü taşa takıldı. Fatih'e döndü, göz kırptı. "Arkadaşın demek, genç ağam. Ne kadar güzel bir arkadaşın varmış."
Fatih hafifçe kızardı. "Biz gidelim nine, köyü gezeceğiz. Akşam uğrarız yine."
"Uğra, uğra," dedi Gül nine, elini sallayarak. "Selametle gidin."
Yürümeye devam ettik. Az ileride, bahçesinde çamaşır asan genç bir kadın gördük. Fatih'i görünce elindeki çamaşırı bırakıp koştu.
"Fatih abi!" diye seslendi kadın, yaklaştığında. Yanında kısa boylu, genç bir adam da vardı. "Hoş geldin. Ağamdan duyduk geldiğini, bekliyorduk."
"Hoş bulduk," dedi Fatih. "Nasılsınız, iyi misiniz?"
"İyiyiz, Allah razı olsun, ağam" dedi genç adam, saygıyla başını eğerek. "Sayenizde evlendik, eşyamızı dizdik. Bir eksiğimiz yok elhamdülillah."
Fatih mahcup bir ifadeyle elini salladı. "Estağfurullah. Ne demek. Siz mutlu olun yeter."
Kadın bana döndü, utangaç bir gülümsemeyle baktı. "Merhaba," dedi. "Hoş geldiniz."
"Merhaba," dedim. "Düğününüz kutlu olsun."
Gözleri parladı. "Sağ olun."
Yanlarından ayrıldıktan sonra, Fatih'e sordum. "Düğünlerine yardım mı ettin?"
"Köyde adettir," dedi sadece. "Yeni evlenenlere destek oluruz. Toprak veririz işlemeleri için, ev eşyası alırız. Bir nebze olsun hayata tutunmalarına yardım ederiz."
Sorumluluk kelimesi, onunla birlikte bambaşka bir anlam kazanıyordu.
Köyün içinden geçip zeytinliklerin olduğu yöne doğru yürüdük. Yolun kenarında, tarlasında çalışan orta yaşlı bir adama rastladık. Adam, sabanıyla toprağı sürüyordu ve ter içinde kalmıştı. Bizi görünce durdu, elindeki sabanı bırakıp yanımıza geldi. Ellerini pantolonuna silerek Fatih'in elini sıktı.
"Hoş geldin beyim," dedi adam, saygıyla. "Geçen geldiğinizde hastaydım, gelemedim."
"Hoş bulduk, Veli emmi," dedi Fatih. "Geçmiş olsun. Tarlalar nasıl? Bu yıl bereketli olacak mı?"
Adam başını salladı, gözlerini ufukta gezdirdi. "Allah'ın izniyle beyim. Yağmur iyi yağdı bu sene. Toprak kokusundan belli, bereketli olacak."
"İnşallah," dedi Fatih.
Adam bana döndü, başını eğdi. "Hoş geldiniz, hanımım. Misafirimizsiniz, rahat edin."
"Teşekkür ederim," dedim.
Biraz daha yürüdükten sonra, yolun kenarında küçük bir meyve bahçesine geldik. Fatih'in gözleri parladı.
"İşte," dedi, heyecanla. "Burası benim bahçem."
Bahçeye girdik. İçeride birkaç elma ağacı, bir ayva ağacı ve bir de badem ağacı vardı. Fatih doğrudan ortadaki badem ağacına yürüdü, eliyle gövdesine dokundu.
"Bu benim diktiğim ilk ağaç," dedi, sesinde bir gurur. "Üç yaşındaydım. Babam eve bir fidan getirmişti, 'Bu köy ileride senin olacak. Toprakla uğraşmayı öğrenmelisin' diyerek vermişti. Birlikte buraya gelmiştik ve ben de fidanı buraya dikmiştim. Toprağı da ben kazdım, can suyunu da ben verdim. Her gün hayata tutunması için onunla sohbet bile ettim."
"Üç yaşında?" dedim şaşkınlıkla. "Ve bu kadar büyümüş?"
"Yirmi dört yıl oldu," dedi hafifçe gülerek. "İyi bakarsan büyür her şey. Tıpkı insan gibi."
Dallarda olgunlaşmış bademler vardı. Fatih uzanıp birkaç tane kopardı, birini bana uzattı. "Tadına bak. Başka yerde bulamazsın."
Bademi kırdım, içini çıkardım. Taze, hafif tatlı ve inanılmaz lezzetliydi. "Harika," dedim.
"Çocukluğumun tadı," dedi Fatih, o da bir badem kırıp yerken. "Çocukkn her gün gelirdim buraya. Bademleri toplar, Gül nine'ye götürürdüm. O da bana karşılığında masal anlatırdı."
Bir taşın üzerine oturduk. Güneş tepede, hafif bir rüzgar esiyordu. Fatih çocukluğundan bahsetti. Bu bahçede nasıl saatlerce oynadığını, ağaçlara tırmandığını, annesinin onu çağırmaya geldiğini anlattı.
"Bir defasında," dedi gülerek, "bu ağacın tepesine çıkmıştım, inemedim. Annem geldi, beni görünce önce korktu, sonra güldü. Merdiven getirtti, indirdiler beni. O gün annem bana 'sen bir ağaçsın, köklerin yerde olmalı, tepelerde değil' demişti."
"Haklıymış," dedim.
"Evet," dedi Fatih, gözlerime bakarak. "Ama bazen tepelerden bakmak da güzel. Her şeyi görmek, her şeyi anlamak için."
Bir süre sessizce oturduk. Sonra Fatih doğruldu, elini uzattı.
"Hadi," dedi. "Daha gidecek yerler var."
Bademlerden topladık, avuç dolusu. Sonra köyün içinden geçip, biraz daha yukarılara, tepeye doğru yürüdük. Yol boyunca birkaç köylü daha gördük. Her biri Fatih'e saygıyla selam verdi, hatırını sordu. Kimisi tarlasından bahsetti, kimisi hayvanlarından, kimisi de oğlunun askerlik dönüşünden. Fatih her birini dikkatle dinledi, bir şeyler söyledi, ihtiyacı olanlara yardım edeceğine söz verdi.
Tepeye vardığımızda, Fatih durdu, eliyle ovayı işaret etti. "İşte," dedi. "Burası Güneştepe."
Nefes kesici bir manzaraydı. Aşağıda, taş evler, yeşil tarlalar, zeytinlikler, uzakta dağlar... Güneş tam tepeden vuruyor, her şeyi aydınlatıyordu.
"Kuşbakışı," diye mırıldandım. "Bahsettiğin gibi."
"Evet," dedi. "Burada saatlerce oturabilirim. Her şeyi unutup sadece seyrederek... Çocukken annemle gelirdik buraya. Resim yapardı. Bana renkleri öğretirdi. Gökyüzünün mavisi, toprağın kahvesi, ağaçların yeşili..."
Sesi hüzünlendi. Elini tuttum. Parmaklarımız birbirine kenetlendi.
"Annen burada mutlu gibiymiş" dedim.
"Umarım," dedi. "Umarım mutluydu."
Güneş batıya doğru kayarken, köye geri döndük. Yorgun ama mutluydum. Fatih'in çocukluğunda yürüdüğü yollarda yürümüş, onun anılarına ortak olmuştum. Ve her adımda, bu taş evlerin, bu toprakların, bu insanların onun için ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlamıştım.
Akşam olurken, konakta bizi Fatih'in babası karşıladı. Yorgun görünüyordu, ama gözlerinde bir sıcaklık vardı.
"Nasıl geçti gününüz?" diye sordu bize.
"Çok güzeldi," dedim. "Fatih bana köyü gezdirdi. Burası çok güzel bir yer."
Babam gururla gülümsedi. "Beş nesildir buradayız. Her taşını biliriz." Sonra Fatih'e döndü.
"Hadi içeri girelim. Akşam yemeği hazır."
Akşam yemeğini üçümüz birlikte yedik. Yemekten sonra avluya çıktım, taş sedire oturdum. Yıldızlar yine parlıyordu. Fatih'in annesini düşündüm. Bu sedirde oturup, aynı yıldızları seyreder miydi? O da benim gibi, bu taş evlerin arasında, bu sessizliğin içinde kendini yabancı hisseder miydi? Yabancı hissettiği bu yaşama o da hayran mıydı?
Bir süre sonra, Fatih geldi. Yanıma oturdu.
"Yoruldun mu?"
"İstanbul'da bu kadar hareket etmeye alışık değilim." dedim, başımı arkaya yaslayıp gökyüzüne baktım. "Ama değdi. Bugün seninle geçirdiğim güne değdi." Gülümsedim. "Anneni düşünüyordum," dedim birden. "Anlattıklarınla, üzerinde bıraktığı izlerle... Onunla tanışamadım ama yine de çok sevdim."
Fatih bana döndü. Gözlerinde minnet vardı. "Teşekkür ederim," dedi. "Onu anlaman... çok şey demek."
Elimi tuttu. Bir süre öylece oturduk, yıldızların altında, taş bir konağın avlusunda.
Ve o an anladım. Bu yolculuk, sadece Fatih'in dünyasını görmek değildi. Aynı zamanda, kendi yüreğimin derinliklerine yaptığım bir yolculuktu. Ve bu yolculuk, daha yeni başlıyordu.