Bir ay boyunca her gün görüştük. Fatih'in dünyası yavaş yavaş benim dünyama karışıyordu. Ancak bir şey değişmemişti: Gizemleri hâlâ vardı. Telefon görüşmeleri genellikle kısa ve öz olur, bazen sinyal kesilir, bazen de "köyle ilgili bir iş" diyerek erken bitirirdi. Her pazartesi sabahı derslere geç kalır, üzerinde yorgunlukla gelirdi.
O gün pazartesiydi. Tarih teorisi dersinde, tam kapı kapanırken içeri dalıp yanıma oturdu. Üzerinde daha önce hiç görmediğim bir kaban vardı; eski model, kalın yün, rengi solmuş ama temiz. Saçları rüzgârdan dağılmış, yanakları soğuktan pembeleşmişti.
"Neredeydin?" diye fısıldadım, hoca tahtaya dönerken.
"İş," diye fısıldadı geri, defterini çıkarırken. Ama bu sefer peşini bırakmaya niyetim yoktu.
"Ne işi, Fatih? Her pazartesi böyle geliyorsun. Nereye gidiyorsun?"
Göz ucuyla bana baktı. Gözlerinde bir yorgunluk, belki de bir iç çatışma vardı. "Sonra anlatırım," dedi.
"Hayır," diye ısrar ettim, cesaretimi toplayarak. "Bugün. Ders bitince. Ya bana anlatırsın ya da... ben artık sormam."
Bu bir ültimatomdu. Riskliydi. Ama merakım ve gelişen hislerim, sabrımın sınırlarını zorluyordu.
Fatih duraksadı, sonra hafifçe başını salladı. "Peki."
Ders, bana bitmek bilmez bir zaman gibi geldi. Hocanın sesi bir uğultu, tahtadaki yazılar anlamsız çizgilere dönüştü. Yanımdaki adam -giderek daha çok önemsediğim bu adam- gizemli bir hayat yaşıyordu. Ve ben artık perdeyi aralamak istiyordum.
Sonunda zil çaldı. Öğrenci kalabalığı sınıftan koridora dökülürken, Fatih beni kolumdan tutup sınıfın sessiz bir köşesine çekti. Pencerenin önünde durduk, aşağıda kampüsün kalabalığı akıp gidiyordu.
"Her cumartesi akşamı İstanbul'dan ayrılırım," diye başladı, doğrudan gözlerime bakarak. "Gece otobüsüyle Mardin'e giderim. Pazartesi sabah erken orada olurum."
"Her hafta mı?" diye şaşırdım. "Neden?"
"Çünkü pazar günleri köyde toplantılarımız olur. Aile toplantısı. Köy ihtiyar heyeti toplantısı. Anlaşmazlıklar dinlenir, kararlar alınır."
"Sen mi alırsın?" diye sordum, şaşkınlıkla.
"Babamla birlikte," diye düzeltti. "Ama son bir yıldır, daha çok ben dinliyorum, o karar veriyor. Çünkü... yakında o istirahate çekilecek. Her şey bana kalacak."
Bu kadar büyük bir sorumluluğu haftada bir gün yönetmeye çalışmak... İnanılır gibi değildi.
"Peki neden bana daha önce söylemedin?"
"Çünkü..." Duraksadı, dışarıdaki yağmura baktı. "Çünkü insanlar bunu duyduğunda değişiyor. Beni 'ağa'nın oğlu' olarak görüyorlar. Arkadaşlık, yerini çıkar ilişkisine bırakıyor. Ya da tam tersi, uzak duruyorlar. Beni ağanın oğlu olarak görmeni, farklı görmeni istemedim."
Bu itiraf yüreğime dokundu. Sonra bir an aklımda düşünceler akmaya başladı. Mardin'de küçük bir köyleri olduğundan bahsetmişti ama onun gelecekte o köyün ağası olacağı fikrini daha önce hiç düşünmemiştim. "Seni zaten farklı görüyorum," dedim yumuşakça. "Senin düşündüğün gibi farklı değil tabii..."
"Bu, senin kimliğinin bir parçası. Ve ben seni bir bütün olarak tanımak istiyorum."
Fatih derin bir nefes aldı. "O zaman gel."
"Şimdi mi? Nereye?"
"Köye... Bu haftayı orada geçirelim. Sana beni, hayatımı göstereyim."
Bu, hiç beklemediğim bir davetti. Öylece kalakaldım. "Fatih, ben... derslerim var, hazırlığım yok..."
"Biliyorum," dedi sakin ama kararlı bir sesle. "Ama bazen hayat, planların arasına sıkışamaz. Gel, Aylin. Birkaç günlüğüne de olsa benim dünyama adım at. Sonra kararını verirsin. Bu hayatın bir parçası olup olamayacağına."
Gözlerinin içine baktım. O derin, kadim hüzünlü gözlerde bu kez bir umut, bir davet vardı. İçimdeki tüm mantıklı seslere rağmen, başımı salladım. "Tamam."
Yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. "Teşekkür ederim. Ama önce karnımızı doyuralım. Yol uzun."
Yağmur hafif bir çiselemeye dönüşmüştü. Fatih beni okulun üç sokak ötesindeki küçük bir büfeye götürdü. Burası, öğrencilerin uğrak yeri olan samimi bir yerdi. Büfenin sahibi Mehmet amca, bizi görünce gülümsedi. Birer karışık tost ve çay söyledi.
"Seni bu mahalle arasında bir büfede görmek..." dedim gülerek.
"İnsan her yerde acıkır," diye karşılık verdi neşeyle. "Hem Mehmet amcanın tostu, kampüsteki kafeteryanın yemeklerinden iyidir."
Tostlarımızı yerken, Fatih telefonunu çıkardı. "Hasan amca, büfedeyim. Beni... Bizi alır mısın?" Telefonu kapattı. "Hasan amca bizim köyden. Taksi şoförlüğü yapıyor. Bana yardım eder hep."
Sekiz - on dakika sonra, büfeye eski ama bakımlı bir taksi yanaştı. Tıknaz, yaşlı bir adam indi. Fatih'e kapıyı açıp, saygıyla başını eğdi.
"Beyim," dedi adam, şivesi ağır.
"Merhaba Hasan amca," dedi Fatih, sıcak ama bir o kadar da resmi bir tavırla. Sonra bana döndü. "Bu Aylin. Arkadaşım. Birkaç günlüğüne benimle köye gelecek."
Hasan amca bana şaşkınlıkla baktı, ama hemen toparlanıp başını eğdi. "Merhaba, hanımefendi."
"Merhaba, Hasan amca," dedim gülümseyerek.
Önce birkaç parça kıyafet almaya yurda gittik.
"Acele edin, uçağı kaçırmayalım."
Odama koşar adım gittim. Alelacele küçük bir çanta hazırladım; birkaç parça kıyafet, ihtiyaçlarım... Kalbim deli gibi atıyordu. Fatih'in dünyasına yaptığım bu ani yolculuk, heyecan vericiydi. Çantamı alıp aşağı indim. Fatih beni taksinin kapısında bekliyordu.
Yola çıktık. Havalimanına doğru ilerlerken, Fatih anlatmaya devam etti. Konuştukça, onun hayatının ne kadar karmaşık olduğunu daha iyi anlıyordum.
"Köyde 150 aile var," diye anlatıyordu. "Hepsi bize bağlı. Topraklarını bizden kiralıyorlar, anlaşmazlıklarını bize getiriyorlar. Hastalarını şehre biz gönderiyoruz, düğünlerini biz düzenliyoruz."
"Bu sanki... feodal bir sistem," diye mırıldandım.
"Evet," diye kabul etti, acı bir gülümsemeyle. "Modern çağda antika kalan bir sistem. Ama işliyor. Köylüler güvende hissediyor. Biz ise... sorumluyuz."
"Peki sen," diye sordum, "bu sistemi değiştirmek istemiyor musun?"
"İstiyorum," dedi hemen. "Yavaş yavaş. Ama köklere zarar vermeden. Babam gibi değilim. O her şeyin eskisi gibi kalmasını istiyor. Ben... denge kurmak istiyorum. Geleneği korumak, ama modernliği de getirmek."
Bir an durdu, gözleri cama takıldı. Sonra bana döndü, gözlerinde o tanıdık endişe vardı. "Bunu kaldırabilir misin, Aylin? Bunun bir parçası olabilir misin? Çünkü... çünkü ben seni giderek daha çok önemsiyorum. Ve dürüst olmak zorundayım."
Bu bir itiraftı. Beklediğimden daha erken, daha doğrudan bir itiraf. Ben de dürüst olmak zorundaydım. "Bilmiyorum," dedim yavaşça. "Ama öğrenmek istiyorum. Senin dünyanı görmek istiyorum."
Fatih'in yüzü aydınlandı. Elini uzattı, avucuma küçük, soğuk bir şey bıraktı. Taş bir mühürdü. Üzerinde karmaşık bir desen oyulmuştu.
"Bu ne?" diye sordum.
"Aile mührümüz," dedi. "Ziyaretimiz boyunca sende dursun."
"Neden veriyorsun?"
"Çünkü sana bir parçamı, ailemin bir parçasını vermek istedim. Gerçek bir parça."
Taş mühür avucumda soğuk ve ağırdı. Hasan amca aynadan bize bakıp hafifçe gülümsedi.
Uçak yolculuğu sessiz geçti. Fatih yorgundu, hafifçe uyukladı. Ben ise camdan bulutları seyrederken, onun sözlerini düşünüyordum. "Ağa." Bu kelime bana masallardan, tarih kitaplarından geliyordu. Modern Türkiye'de böyle bir şey nasıl olabilirdi?
Mardin'e indiğimizde akşam olmuştu. Havalimanından bizi köyden bir araba aldı. Dağ yollarında ilerlerken, etrafı karanlık sarmıştı. Sadece uzaktaki köy ışıkları seçiliyordu. Fatih'in köyü Güneştepe'ye vardığımızda, hava iyice kararmıştı. Köyün girişinde, taştan yapılmış büyük bir konak bizi karşıladı. Pencerelerinde sıcak ışıklar yanıyordu.
Konak gerçekten görkemliydi. Kesme taştan yapılmış, iki katlı, geniş avlulu bir yapı. Avluya girdiğimizde, yaşlı bir adam bize doğru geldi. Uzun boylu, heybetli, yüzü taş gibi sertti. Ama Fatih'i görünce yüzünde bir yumuşama oldu.
"Hoş geldin, oğul," dedi derin bir sesle. Sonra gözleri bana takıldı.
"Hoş bulduk, baba," dedi Fatih ve bana döndü. "Bu Aylin. Arkadaşım. İstanbul'dan. Birkaç günlüğüne misafirimiz olacak."
Fatih'in babası beni süzdü. Gözleri tıpkı Fatih'inki gibi derin ve keskindi, ama daha sert bir ifade vardı içlerinde. "Hoş geldin, kızım," dedi sonunda, sesi biraz daha yumuşayarak. "Aç mısınız?"
Biraz sohbet ettikten sonra, Fatih beni odama yerleştirdi. Alt katta, avluya bakan küçük ama şirin bir oda ayarlamıştı. "Dinlen biraz," dedi. "Yarın köyü gezeriz."
Odasına çekildi.
Ama ben uyuyamadım. Heyecan, merak ve biraz da tedirginlik içimi kemiriyordu. Bir süre sonra dayanamayıp avluya çıktım. Taş sedire oturdum, başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. İstanbul'da hiç görmediğim kadar çok yıldız vardı. Samanyolu, gökyüzünde parlayan bir yol gibi uzanıyordu. Taş evler, ay ışığında gümüş rengi parlıyordu. Fatih'in bahsettiği o büyülü sessizlik çökmüştü her yere.
Dalmış gitmiştim ki, ayak sesleri duydum. Fatih yanıma geldi, sessizce sedire oturdu.
"Uyuyamadın mı?" diye fısıldadı.
"Hayır," diye fısıldadım ben de. "Yıldızlar çok güzel. İstanbul'da böyle gözükmüyor."
"Biliyorum," dedi. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. "Ben de her geldiğimde ilk gece uyuyamam. Onları seyrederim. Küçükken annemi izlerdim. O da burada oturur, gökyüzünü izlerdi."
Sesinde hüzün vardı. "Anlatır mısın?" dedim usulca. "Anneni."
Bir süre sustu. Sonra anlatmaya başladı. Annesinin bu avluda nasıl resim yaptığını, köy kadınlarına okuma yazma öğrettiğini, akşamları babasıyla bu sedirde oturup çay içtiklerini anlattı. Anlattıkça, onun anılarında kaybolduğumu hissediyordum.
"Onu çok özlüyorum," dedi sonunda, sesi titreyerek.
Elimi uzattım, elini tuttum.
Bir süre öylece oturduk, el ele, yıldızları seyrederek. Sonra Fatih hafifçe doğruldu. "Geç oldu," dedi. "Yarın uzun bir gün olacak. Dinlenmelisin."
Başımı salladım. Odama giderken arkama baktım. Fatih hâlâ sedirde oturuyor, yıldızlara bakıyordu. Taş mühür hâlâ çantamdaydı. Onun bana emanet ettiği, beş nesillik mirasın sembolü.
Odama girdim, yatağa uzandım. Taş duvarlar, eski ağaç kokusu, uzaktan gelen hafif bir rüzgâr sesi... Her şey yabancıydı ama bir o kadar da tanıdık. Sanki yıllardır buradaymışım gibi.
Gözlerimi kapattım. Yarın, Fatih'in dünyasını keşfedecektim. Taş evleri, toprak yolları, belki de köylüleri. Ve belki, belki de bu taş mühürlü, yıldızlı dünyada kendime bir yer bulup bulamayacağımı anlayacaktım.
Yorgunluktan olsa gerek, sonunda gözlerim kapandı. Rüyamda, taş avluda yıldızlarla dans eden Fatih'i gördüm. Ve o rüyada, onunla birlikte dans ediyordum.
Ertesi sabah, güneş, horozların sesleriyle birlikte odama girdiğinde uyandım. Yeni bir gün, beni bekliyordu.