BÖLÜM 3: SOKAKTA BİR KÖY HİKAYESİ

910 Words
Fatih, sonraki gün sınıfını değiştirmiş, benim sınıfıma transfer olmuştu. Bir hafta boyunca her gün görüştük. Sınıfta, kütüphanede, kampüste, bazen de şehrin kuytu bir kahvehanesinde. Her buluşmamızda Fatih'in katmanlarından birini daha sıyırıyordum adeta. Ama her katmanın altında bir tane daha çıkıyordu. Daha derin, daha karmaşık. Bugün, tarih bölümünün önünde buluştuk. Hava soğuktu ve ben eldivenlerimi unutmuştum. Ellerimi üfleyerek ısıtmaya çalışırken, o sessizce çantasından yün, bej renkli bir eldiven çıkardı. "Al," dedi, utangaç bir ifadeyle. "Fazladan getirmiştim." Eldivenler eskiydi, ama temiz ve yumuşaktı. Üzerinde el işi, karmaşık bir desen vardı. Onları taktığımda, içlerinin hâlâ vücut sıcaklığı taşıdığını hissettim. Fazladan getirdiği yoktu - bunlar onun eldivenleriydi. "Teşekkür ederim," dedim, parmak uçlarımdaki ısınmayı hissederek. "Çok güzeller. Bu desen..." "Köyde bir kadın örmüştü," dedi kısaca. Konuyu değiştirmek ister gibiydi. "Bugün nereye gitmek istersin?" "Senin karar vermeni istiyorum," dedim cesaretle. "Bana İstanbul'u, senin keşfettiğin gibi göster." Kaşları hafifçe kalktı. "Ben pek keşfetmedim ki. Genellikle okul, kütüphane, yurt... Bu üçgenin dışına çıkmam." "O zaman bugün çıkalım," dedim, koluna girdim. Bu ani temas karşısında hafifçe irkildi, ama geri çekilmedi. "Ben rehberlik ederim." Onu Süleymaniye'ye götürdüm. Caminin avlusuna girdiğimizde, Fatih'in nefesi kesildi adeta. Taş duvarlara, kubbelere, ince işçiliğe bakakaldı. "Taş," dedi yavaşça, avuç içiyle soğuk mermere dokunarak. "İşte bu... bu bizim oraları hatırlatıyor. Ama burada ölçü, denge var. Bizimkiler daha... yabanıl, daha doğal." "Senin köyün de taştan mı?" diye sordum, yanındaki banka otururken. "Evet. Konak tamamen kesme taştan. Babamın dedesi yaptırmış. Beş nesildir içinde yaşıyoruz." Sesi dalgalıydı, bir gurur ve bir yük karışımı. "Beş nesil... Nasıl bir duygu?" diye mırıldandım. "Duygu değil, sorumluluk," dedi hemen, gözleri hâlâ kubbelerde gezerken. "Her taşında bir hatıra, her odasında bir hikaye var. Bazen... bazen seninle konuşuyorlarmış gibi gelir." Bir süre sessiz kaldık. Öğle güneşi, cami avlusuna eğik açılarla vuruyor, taşları ısıtıyordu. "Ailenin geri kalanı?" diye sordum usulca. "Kardeşin var mı?" "Yok. Tek çocuğum." Cevabı kısaydı, ama arkasında bir hikaye olduğu belliydi. "Bu yüzden her şey bana kalacak. Topraklar, konak... sorumluluklar." "Peki bunu sen de istiyor musun? Gerçekten?" Bu soruyu sormak riskliydi, ama dayanamadım. Bana döndü. Yüzündeki ifade karmaşıktı. "Bu 'istemek' meselesi değil, Aylin. Bu... kader gibi bir şey. Doğduğun andan itibaren senin parçan oluyor. Nefes almak gibi. İsteyip istememek söz konusu değil." "Peki ya mutluluk? Sevgi? Kendi hayatını kurmak?" "Onlar da var," dedi, sesi biraz daha yumuşayarak. "Ama çerçeve belli. Tuvalin sınırları çizilmiş. Ben ancak onun içinde resmimi yapabilirim." Bu beni ürpertti. Bu kadar genç bir adam nasıl bu kadar kesin, bu kadar sorgulanamaz bir kaderi kabullenmişti? "Baban da böyle mi düşünüyor?" diye sordum. "Babam..." diye başladı, sonra duraksadı. "Babam taş gibidir. Sağlam, değişmez, geleneklerine bağlı. Ama içi yumuşaktır. Annem öleli on yıl oldu. Ondan beri daha da... içine kapandı." "Annenden hiç bahsetmemiştin," dedim usulca. Yüzü bulutlandı. "Annem Mersinliydi. Başka bir ağanın kızıydı. İleri görüşlü bir ağanın..." Nefesini çekti. "Güzel bir kadındı. Resim yapardı. Köyde ona 'ressam hanım' derlerdi." "Ne oldu?" diye sordum, sesim neredeyse fısıltıya dönüşmüştü. "Hastalık. Teşhis geç kondu. Babam onu İstanbul'a, en iyi doktorlara getirdi. Ama... iş işten geçmişti." Sesinde hâlâ bir acı vardı. "Öldüğünde ben on üç yaşındaydım. O günden sonra babamın gözlerindeki ışık söndü. Benim de." Avluda bir çocuk koşuyor, gülüyordu. Bu neşeli sesle Fatih'in anlattıkları tezat oluşturuyordu. "Bu yüzden mi yatılı okullara gönderdiler seni?" diye sordum. "Evet. Babam baş edemiyordu hem benimle, hem köyle. Ve... annemin ailesi istedi. Annemin köyde mutsuz olduğunu düşünüyorlardı. Belki... Belki de beni kurtarmak istediler." "Peki sen?" diye sordum. "Sen ne düşünüyorsun?" Bana baktı. Gözlerinde o ilk günkü derinlik vardı, ama şimdi anlamını biliyordum. O derinlik, kayıp bir anne, taş bir baba ve beş nesillik bir mirasın yüküydü. "Köyüm... evim," dedi yalın bir şekilde. "Annemin orada mutsuz olduğunu sanmıyorum. Sadece... farklıydı. Uyum sağlaması zaman aldı. Bazen hâlâ, onun oturduğu taş sedirde, gökyüzünü seyrederim. Onun gördüğü renkleri görmeye çalışırım." Bir anda, bu taş avluda, yanımda oturan bu genç adamı daha iyi anladım. O sadece Fatih değildi. O bir köyün. Bir konağın varisiydi. Kayıp bir annenin oğluydu. Ve belki de, annesinin tersine, köye ait olmak istiyordu. "Benim annem de öğretmen," dedim, sessizliği bozarak. "Babam mühendis. Sıradan, mutlu bir aileydik. Hiç böyle... büyük miraslar, sorumluluklar bilmedim." "Bilmemen daha iyi," dedi, ama sonra hemen düzeltti. "Yanlış anlama. Sadece... daha özgürsün demek istiyorum." "Özgürlük göreceli," dedim. Eldivenli ellerime baktım. Onun eldivenleri. "Belki sen de bu 'çerçeven' içinde özgürlüğünü bulabilirsin." Bu sözlerim ona şaşırtıcı geldi. Gözleri açıldı. "Belki," dedi yavaşça. "Belki de senin sayende." Güneş batmaya başlamıştı. Taşların rengi pembeye, sonra mora dönüyordu. Fatih doğruldu. "Gel," dedi, elini uzatarak. "Sana bir şey göstereceğim." Elimi tuttu. Avuç içi sıcak ve güven vericiydi. Beni avlunun köşesine, caminin arka tarafına götürdü. Orada, duvara yaslanmış, eski bir taş levha vardı. Üzerinde Arapça bir yazı. "Bunu okuyabiliyor musun?" diye sordu. "Hayır. Sen?" "Evet. Köyde yaşlılardan öğrendim." Parmak ucuyla yazıyı takip etti. "'Dünya bir köprüdür. Geçin onu, ama üzerine ev kurmayın.'" Bu sözler havada asılı kaldı. Fatih bana döndü. "Babam bunu sık sık söyler. Bizim aile... köprüyü geçmek yerine, üzerine ev kurmuş gibi. Beş nesildir oradayız." "Peki sen?" diye fısıldadım. "Köprüyü geçmek mi istiyorsun, yoksa evinde kalmak mı?" Gözlerime baktı. Akşam güneşinin son ışıkları gözlerinde parlıyordu. "Artık bilemiyorum," dedi samimiyetle. "Çünkü sen geldin. Ve sen... yeni bir yol gibi görünüyorsun. Belki de üçüncü bir seçenek." Yurda dönerken, ellerimde hâlâ onun eldivenleri vardı. Parmaklarımda onun sıcaklığını hâlâ hissediyordum. Ve aklımda, sadece bir taş levhadaki yazı değil, bir adamın iç dünyasının haritası vardı. Bir köy. Bir konak. Kayıp bir anne. Taş gibi bir baba. Ve beş nesillik bir yük. Fatih sadece bir adam değildi. O yürüyen bir tarihti. Ve ben, farkında olmadan, o tarihin bir sayfasına dokunmuştum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD