İyi ki evden çıkarken araba kullanmak yerine taksiye bitmişti. Yoksa kaza yapması işten bile değildi. Hala titreyen ellerine tedirginlikle baktı. Bu düşüncelerden kendini uyandıran ses, danışmadaki neredeyse kendi yaşlarında, hafif kilolu bir beyefendinin sesiydi.
"Hanımefendi, siz de iş görüşmesi için mi buradasınız?"
Naz, düşüncelerinden uyanmadı aynı zamanda büyük bir aydınlanma yaşadı. Demek ki kalabalık gerçekten de bu güne özeldi. Hemen kendisini toparlayıp gülümsedi.
"Evet."
Önüne uzatılan bir kağıda adını soyadını ve imzasını atınca görevli gülümsedi.
"Asansörler koridorun sonunda Naz Hanım. Beşinci kata çıkacaksınız. Oradaki sekreterler size yardımcı olurlar."
Naz, gülümseyerek teşekkür ettikten sonra devasa koridorda ilerlemeye başladı. Asansörlerin önündeki kalabalık her adımında gittikçe küçülüyordu. Normalde kendini asla şanslı sayan biri değildi ama bugün tüm talihi dönmüştü. E ne demişler kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş. Asansöre binen son grubun peşinden biraz koştursa da yetişemedi. Acaba bu asansörlerden hangisi yönetim katına çıkıyordu? Oflayarak kolundaki saate baktı. Acaba annesi hastaneden dönmüş müydü? Keşke evde kalıp onu görseydi önce. Derin bir nefes aldı.
'Sakin ol Naz önce o zengin züpbenin haddini bildir. Sonra için rahat rahat bakarsın annenin yüzüne.' kendi kendine konuşurken duyduğu sesle irkildi.
"Merhaba! Yardımcı olabilir miyim?"
Naz arkasını döndüğünde uzun boylu, zayıf, siyah gözlerinin içi neşe saçan bir adamla göz göze geldi. Kendisine zarifçe gülümsüyordu. 'Acaba söylediklerimi duydu mu?' diye düşündü Naz.
"Merhaba!" diye karşılık verince sesinin cılız çıktığını farkedip hayali olarak kendini tokatladı.
"Yönetim katına çıkmak istemiştim ama hangi asansör olduğundan emin değilim."
Adamın esmer yüzü bir an şaşırsa da ciddi bir tavırla Naz'ı süzdü. Naz da geri durmadı. Bakana bakardı. O da siyah takım elbisesinin içindeki beyaz gömleğiyle asil duran bu adamı ciddi ciddi süzdü. Acaba Han denilen pislik bu muydu? İnşallah değildir çünkü adam hem çok sevimli hem de nazikti. Sonunda hakkında bir karara varmış olacak ki konuştu:
"Ne için gelmiştiniz?"
Alt tarafı bir asansör gösterecekti ya hu! Neydi ki bu Sherlock tavırlar? Naz hiç düşünmeden aklına ilk geleni söyleyiverdi.
"Han Ceyhanlı ile görüşecektim."
'İnşallah sen değilsindir.' diye içinden dua etmeyi de ihmal etmemişti. Adamın kaşları ilgiyle havalandı.
"Danışmadan ziyaretçi kartı almalıydınız." diyen adam hemen önümüzde duran asansörü işaret etti. " Sadece özel izinle çalışır." dedi.
Naz, talihinin döndüğünü mü düşünmüştü az önce, unutun gitsin. Sıçmış, şimdi de sıvıyordu. Kekelememek için kendini zorlayarak konuştu.
"Öyle mi? Unutmuş olmalıyım. Bi telefon görüşmesi yapıyordum. Danışmadaki görevlinin söylediklerini pek dinlemiyordum doğrusu. Hemen gidip alayım o zaman."
Karşısındaki adama en sevimli gülüşünü gösterip "Teşekkür ederim." dedi.
"Bekleyin lütfen bu seferlik birlikte çıkalım."
İçinden; geri dönen talihine methiyeler dizerken yanındaki adama da gülümseyip teşekkür etti. Sevimli, uzun ve esmer adam kısa bir rica sözcüğünden sonra cebindeki kartı alıp asansöre okuttu. Kapı açıldığında ikisi de içeri girdi. Naz, asansörde tek bir katın numarasını gördü: 11 Yanındaki Beyefendi düğmeye basınca Naz'ın kalp atışları da hızlanmaya başladı. İyi ki bugün stajı vardı. Kendisine bu şekilde yaklaşılmasında şüphesiz kıyafetlerinin rolü büyüktü. Hafif geniş paçalı, yüksek bel siyah bir kumaş pantolon, aynı pantolonla takım bir ceket, içine ise menekşe rengi bir gömlek giymişti. Sarı saçlarını yarım tutturmuş, hafif bir makyaj yapmıştı. Kim görse işe veya iş görüşmesine gittiğini anlardı zaten. Kütüphanede; sorumlu müdürleri olan Adem Bey'e teşekkürlerini iletti. İyi ki kıyafet konusuna bu kadar takıntılıydı. Yoksa okul kıyafetleriyle hayatta giremezdi buraya.
"Bu arada ben Engin." dedi yanındaki.Bir yandan da sağ elini uzatmıştı.
"Naz." deyip kendisine uzanan eli sıktı.
"Memnun oldum Naz Hanım."
"Ben de." diyen Naz biraz rahatladı.
En azından o adi herif bu değildi. Ama numaralar gözünün önünde bir bir tükenirken kalbi artık göğsünden çıkacak gibiydi. Asansör durunca derin bir nefes aldı. Kapılar açıldığında Engin önden inmesi için kibarca eliyle işaret etti. İlk başta yeni doğmuş bir buzağı gibi yürümekte zorlansa da bir kaç adımda kendini toparladı. Geniş koridora gelince kararsızlıkla durdu. Bina burada iki kanada ayrılıyordu. Biri batı yönünde diğeri doğu yönündeydi. Acaba hangisine gitmeliydi. Engin, Naz'ın gözüne ışık tutulan tavşan gibi bakakaldığını görünce gülümseyerek batı tarafını işaret etti.
"Patronlar orada. Meltem Hanım size yardımcı olacaktır." dedi.
Naz, başını mahcubiyetle salladı.
"Teşekkür ederim Engin Bey."
"Rica ederim. İyi günler Naz Hanım."
"İyi günler."
Engin, doğu kanadına ağır adımlarla yürüyüp odasının kapısının önünde durunca az önce bıraktığı kızın, aynı yerde batı kanadına baktığını gördü. Bir sorun olduğunu düşünüp tekrar yanına gidecekti ki kız, kararlı adımlarla yürüyünce vazgeçip üzerinde Av. Engin Karalı yazan kapısını açıp ofisine girdi. Derin bir nefes alıp koltuğuna oturunca kızın kim olduğunu düşünmeye başladı. Onu şirkette ilk kez görüyordu. Keşke Han'a değil de başka birine gelmiş olsaydı. Başka birinin adını verse Engin, bu afete yürümez koşardı. Ama Han başkaydı. Şu hayatta kardeşim dediği tek insandı. Han'ı hiçbir koşulda çiğneyip geçmezdi.
Naz, ağır adımlarla batı kanadına açılan kemeri geçince gördüğü devasa giriş karşısında şaşırıp kaldı. Neredeyse küçük bir ev kadar olan bu alan; uzun dikdörtgen pencerelerle ve büyük florasan lambalarla aydınlatılmıştı. Pencere kenarlarında geniş saksılarda duran birkaç minyatür ağaç vardı. Duvarlarda bazı özlü sözler, belgeler ve tablolar asılıydı. Koca girişe sadece dört kapı açılıyordu. Klimaların uğultusunun dışında oldukça sessiz olan ortamda Naz, kalbinin sesini duyduğuna yemin edebilirdi. Girişin sol yanında sekretere ait olduğunu düşündüğü büyükçe bir masa vardı. Meltem Hanımın masası olmalıydı. Ama etrafta hiç kimse yoktu. Mecburen kapıların üzerine bakıp Han Efendiyi kendisi bulacaktı. Birkaç adım atmıştı ki kulaklarında tiz bir sesle tırmalandı.
"Hanımefendi buraya girmek yasaktır."
Naz, arkasını döndüğünde kırklı yaşlarda, kumral kızıl saçlı bir kadınla yüzyüze geldi. Yeşil gözleriyle Naz'a kızgınlıkla bakıyordu. Kaşları çatılmıştı. Çünkü Meltem Hanım bugün Ceyhanlı kardeşlerin hiçbirinin randevusu olmadığını biliyordu. Öğleden önce bir toplantıları vardı sadece üstelik yarım saate çıkarlardı. Mesai bitiminde bir sorun çıksın istemiyordu.
"Çıkmanızı rica ediyorum." diye tehditkar bir tavırla konuştu.
Naz derin bir nefes alıp sesini biraz yükselterek konuştu:
"Han Ceyhanlı'yı görmek için geldim."
"Randevunuz yok. Üzgünüm görüştüremem. Han Bey, randevusuz kimseyi kabul etmiyor. Lütfen daha fazla diretmeden gidin buradan. Aksi takdirde güvenliği aramak zorunda kalacağım." diye sertçe söylenen kadını; Naz, çoktan hayalinde kızıl bir cadıya benzetmişti bile. Neredeyse kahkaha atacaktı. Ama onun yerine sesini daha da yükseltip bağırdı:
"Han Ceyhanlı nerede?"
Bu bağırışın üzerine hemen karşısındaki iki kapı aynı anda açıldı. Neltem Hanım mahcup bir şekilde hemen kendini savunmaya geçti:
"Kusura bakmayın Efendim. Anlatmaya çalışıyorum fakat Hanımefendi oldukça ısrarlı." Bir yandan konuşuyor bir yandan da Naz'a öldürücü bakışlar atıyordu.
Naz ise çoktan karşısında duran bu iki adamı incelemeye başlamıştı. Biraz daha büyük görünenin ara ara beyazları görünen siyah saçları, uzun boyu ve yapılı bir vücudu vardı. Yüzünde tek bir tüy bile yoktu. Kemikli yüzüyle oldukça karizmatikti. Diğeri ise ilkinden birkaç santim kısa ve daha yapılıydı. Sarıya yakın saçları, renkli gözleri vardı. Gerçi gözlerinin rengi aradaki mesafeden pek anlaşılmıyordu. Yeşil mi yoksa mavi mi olduğuna karar veremedi. Ne olduğunu anlamaya çalışır gibi Naz'a bakıyordu. Her ne kadar yüce yaradan bu iki heykele can vermiş olda da Naz'ın geliş amacı farklıydı.Kendine tekrar hayali tokatlar atıp kaşlarını çattı.
"Hanginiz Han Ceyhanlı?" diye tekrar bağırdı.