1. Bölüm

3537 Words
Keyifli okumalar❤️ *** Bu kitapta geçen kişi ve olaylar hayal ürünü olup tarihle bir alakası yoktur. Bazı şahıs isimleri tarihtekiyle uysa da gelişen olaylar farklılık göstermektedir. Sınır ötesi, 2026 yılı "Hazırız komutanım" "Allah yardımcınız olsun asker, atışımla başlıyoruz" Emir, Yusuf abi, Kadir abi ve Göktürk Komutanımızla birlikte sınır dışı operasyondaydık. Bu dağ başında kamufle olmuş bekliyorduk. Dürbünlerimizle karşımızda gizlice kurdukları orduya hayretle bakıyorduk. Türkiye sınırlarına bu kadar yakın tankları ve askerleri buraya yığmaları büyük sorundu. Birazdan bu sorunu çözecektik. Sıkıntılı bir bölge olmasına rağmen bizim için mekanın fiziksel zorlukları önemli değildi. Vatan uğruna her türlü fedakarlığı yapmaya hazır, bu zorlu coğrafyada görevimizi yerine getirmek için sabırsızlanıyorduk. Türk uçaklarının serbestçe dolaştığı bölgenin dışına çıkmıştık. Böylece Türkiye Cumhuriyeti tarafından şu an itibariyle tanınmıyorduk. Operasyon gizli ve riskliydi, bu yüzden sadece benim timim katılmıştı bu göreve. Eğer ters bir durum olursa öldürdüğümüz şerefsizler için yurt dışı basında "Türk askeri sivilleri katlediyor" şeklinde lanse edilmesini engellemek adına gizlilik sağlanmıştı. Türkiye ile bağlantımızı kesmiş olmamız ise üstlerimizin emriyle gerçekleşmiş bir stratejiydi. Terörün kirli yüzü kendi içinde karmaşık bir yapıya bürünmüştü; bazılarına "büyük baş," bazılarına ise "küçük baş" adını veriyorduk. Bu büyük başlı örgütler her bölgeye hakim olan bir düzen içinde faaliyet gösteriyordu. Şu an bulunduğumuz konum, Abdi K. adlı teröristin kontrol ettiği bir bölgeydi ve buraya gelmemizin sebebi Abdi'nin iki küçük örgütü birleştirerek burada kendi ordusunu kurma girişimiydi. Birazdan Allah'ın da izniyle canını alacaktık. Ayrıca bölgede birçok Türkmen köyü bulunuyordu ve kaçakçılık faaliyetleri had safhada sürüyordu. Burada kandaşlarımız zulme maruz kalıyordu. Terör unsurlarının yerleşkeleri sınırlarımıza uzak olsalar da en küçük bir tehdit algısında köklerini kurutmak bizim görevimizdi. Havadan destek alamazdık çünkü siyasi ilişkiler nedeniyle burada hayalet konumundaydık. Yani yalnızdık... "Yusuf, bazukayı hazır et. İlk hedefin büyük çadır. Ardından sağa doğru giderek tanka kadar patlat" "Emredersiniz" "Emir, soldaki turuncu bez olan çadırdan kimse sağ çıkmasın." "Emredersiniz" "Kadir, keskin nişancınla Abdi'yi ara ve yok et." "Emredersiniz" "Tuğra, seninle ikimiz direkt çatışma içinde olacağız. Hedeflediğini indir ve devam et." "Emredersiniz komutanım" dedim ben de sessizce kulaklıktan. Yere yattığımdan üzerime taşları koyarak kamufle olmuştum. Zaten kamuflaj giysimde taş rengiydi. Yinede işimi şansa bırakmazdım. Saklandığım zaman komutanım dahi yerimi göremezdi. Ben kim miyim? Astsubay kıdemli başçavuş Tuğra Duman. Bu göreve gelirken kimseyle vedalaşmamıştım; tüm bağlantılarım, yalnızca tim arkadaşlarımla sınırlıydı. Tüm enerjimi vatan için harcıyordum. Timimden başka görüştüğüm kimsem yoktu. Şehit olma gününü içsel bir sabırsızlıkla bekliyor neredeyse arzuluyordum. Ancak o zaman gelene kadar elimden geldiğince şerefsiz temizlemeyi hedefliyordum. Belki de hayatımda hiç kimsenin olmasını istememin nedeni bu yoğun vatanseverlik duygusundan kaynaklanıyordu. Silahımın dürbününden amber rengi gözlerimle kampı bir kez daha taradım. Şerefsizlere bakarken içimden, "Bu ne cesaret ulan, yedirirler mi size vatanı?" diye geçirdim. Parmaklarım resmen sabırsızlıkla kaşınmaya başlamıştı, tetik bekliyordu. 'Göktürk Komutanım, neden hâlâ ateş etmiyoruz da çatışmaya girip şunları gebertmiyoruz?' diye düşünmeye devam ederken kulaklığımdan onun sesini duydum. "Hazır ol asker!" Sesinin ardından silahının çıkardığı keskin ateş sesiyle birlikte yüzümde bir tebessüm belirdi. Yusuf abide ardından bazukayı ateşleyerek karşıdaki çadırı patlattı. Çadırda anında yükselen devasa patlama geceyi alevlerle aydınlatarak etrafı sardı. Karşı tarafta başlayan anlık karmaşa bizim saldırımızın etkisiyle ortaya çıkmıştı. Gözlerim hedeflerimi kararlı bir şekilde nişan alarak takip ediyordu. Gördüğüme sıkıyordum. Sinek avlar gibi onları avlarken dudaklarındaki memnun kıvrım hiç inmiyordu. Neredeyse karşımızda sayıları yüzleri bulan düşman birliğiyle karşı karşıyaydık, oysa biz sadece beş kişiydik. Ben, haritacı ve tim komutan yardımcısı olarak bu çatışmanın ortasında duran küçük ama kararlı bir ekibin bir parçasıydım. Çok baskın bir şekilde saldırdığımız için ateşin nereden geldiğini anlamadan rastgele sıkıyorlardı. Amatörce siper almaya çalışıyorlardı. "Komutanım Abdi çıkmadı, göremiyorum" diyen Kadir abinin sesini duydum. Öyle ya da böyle bu kamptan kimseyi sağ çıkarmayacaktık. Onlara yardım gelmeden işimizi bir an önce bitirmeliydik. "Tuğra komutanım, izinde bizimle İstanbul'a geliyor musunuz?" Emir'in sesiyle dürbünde gördüğüm kaçan şerefsize sıktım. "Belli değil." O şehir benim için çok özeldi. Orada bir yetimhanede 5 yaşına kadar büyümüş, bir aile tarafından evlat edinilmiştim. Beni evlat edinen aile çok varlıklıydı. Sayılı cemiyet soyundan gelen ailem, beni yetiştirirken bir kalıba sokmaya çalışmışlardı. En güzel okullara gidip en güzel eğitimleri almıştım. Annemin sayesinde tam 4 dili ana dilim gibi biliyordum. Annem bir arkeologdu ve sanata çok düşkündü. Tarih ve piyano konusunda üst düzeyde yetenekliydim. Ayrıca çeşitli spor dallarında da bilgiliydim özellikle çeşitli dans türleri. Tüm çocukluğum ve gençliğim eğitimlerle geçmişti. Ancak beni sokmaya çalıştıkları kalıplara uymamıştım. Yaptığım her beceriyi, ailemi mutlu etmek ve onlara yakışmak için yapmıştım ama ben içten içe hep asker olmak istemiştim. Ailemin hayalleri ise çok başkaydı. Annem bunu duyunca baygınlık geçirmişti. Babam katiyen reddetmiş; soyismimize uygun olmadığını, şirketin gelecekteki sahibi olmam gerektiğini bastıra bastıra eklemişti. Bu sözlerinden sonra resti çekmiş ve onlardan gizli kazandığım Kara Meslek Yüksek Okulu'nu gideceğimi söylemiştim. İlk başta öylesine bir heves sanarak hata etmişlerdi. O gün bu gündür gazete veya internet dışında ailemden haber alamıyordum. En son onları Mehmetçik Vakfı'na yaptıkları büyük bağışta haberlerde görmüştüm. 'Duman şirketler grubu başkanı Cem DUMAN ve eşi Serpil DUMAN Mehmetçik Vakfı'na 10 milyon dolar bağışladı' haber başlığıyla buruk bir gülümseme sunmuştum. Çevrelerine de benim yurt dışında olduğumu söylediklerini tahmin ediyordum. Çünkü bu yalanı çok sık kullanırlardı. Görüşmesek de okul dönemimde babamın peşime takıp beni gözetlediği bazı adamlar olmuştu. Okulu bitirip askerliğime ilk başladığım yıllar da gizli takip ettirme çabaları devam etmişti. Ancak askerlikte kendimi geliştirip Pençe timine dahil olduktan sonra, benim hakkımda araştırmaları sonuçsuz kalmıştı. Onları çok seviyordum aslında kültürleri gereği benim isteklerim onlara absürt gelmişti, anlıyordum. Onların da beni anlamasını ve destek çıkmasını bekliyordum, ne yazık ki bunun için artık çok geçti. "Komutanım Abdi kaçıyor" Kadir abinin cümlesiyle karşımdaki kampla sıcak çatışmamız hâlâ devam ediyordu. Öyle bir saldırıyorduk ki karşımızdaki adamlar ateşin nereden geldiğini, kaç kişi olduğumuzu kestiremiyorlardı bile. Eminim şu an karşılarında 3-4 bölük asker olduğunu düşünüyorlardır. Düşmanımızı biz çok iyi tanıyorduk ama onlar henüz Türk ordusunu tanımamıştı. Son nefeslerini verirken düşündükleri son şey olduğumuzu bilmek beni tatmin ediyordu. Vatanıma göz diken bu şerefsizleri öldürmek boynumun borcuydu. "Tuğra, Abdi kuzeydeki mağaralara kaçıyor. Peşinden git asker, ölüsüyle geri gel. Emir, Tuğra'yı koru." "Emredersiniz komutanım" diyerek yattığım yerden kontrollü kalktım. Sırt çantamı da sırtıma alarak koşmaya başladım. Emir beni korurken, son hız koşuyordum. Abdi malının mağaralara tek başına girdiğini görünce haince bir tebessüm sundum. Göktürk komutanım ölü getirmemi istemişti. En sevdiğim gibi. Mağaralara yaklaşırken, arkamı dönerek ateş hattına baktım. Kamp olarak kurdukları yerden dumanlar ve bağırışlar yükseliyordu. Yusuf abi bazukasıyla iki tankı pert etmişti. Bu tankı buraya nasıl getirdikleri de ayrı meçhuldu. Bu konuda üstlerimizin gereğini yaparak siyasi ilişkilere gireceğini ve ülkeyi sıkıntılı bir duruma sokmadan halledeceğimizi umut ederek mağaraya kendimi attım. "Tuğra dikkatli ol" Göktürk komutanımın sesini kulaklıktan duyunca gülümsedim. Bu tim benim her şeyimdi. Hepsi olmayan öz abim gibiydi. Göktürk komutanım bazen abartıp kendini babam sanıyordu o ayrı bir konu. En büyüğümüz Yusuf abi ile aramda 6 yaş vardı. Emir'le aynı yaştaydık ve iki yaramaz çocuk gibi sürekli birbirimize girerdik. Ancak birbirimiz uğruna canımızı verirdik. Hepsi benim için çok başkaydı. "Siz de komutanım, mağaraya girdim" diyerek karşılık verdim ve hafif makineli silahımı boynumdaki kayışa asarak beylik tabancamı çıkartıp etrafa göz gezdirdim. Mağaranın girişi dışında derinlere ilerledikçe karanlık yoğunlaşıyordu. Karanlık benim alanımdı. Abdi'nin işi bitmişti. Girmemesi gereken en son yere girmiş bir av gibiydi gözümde. Bense avının kokusunu almış aç bir avcı. İleride duyduğum küçük bir ayak sesiyle gülümsemem genişledi. Avım koşuyordu. Bu hazzımı daha da arttırdı. Birini avlama sırasında avlamaktan daha güzel olan şey nedir? avının kaçması tabii ki. Kaçan avı yakalamak tatminimi daha çok arttırırdı. Abdi'nin şu an korkudan ecel terleri dökerek nereye kaçacağını bilememesi çok hoşuma gidiyordu. Kurdukları kamp yerine yakın olan bu mağaraya gelip önceden keşfetmemesi ise kendi ahmaklığıydı. Büyük ihtimal adamlarını yollayıp mağaraya baktırmış, kendisi buraya bizzat gelip incelememişti bile. Kurduğu ordusuna güvenmiş, bu mağaraya ayaklarını götüne vura vura kaçmasına gerek kalmayacağını düşünmüş olması ise sadece kibirindendi. Aslanlar, kalabalık arkasına saklanarak aslan olmazlardı. Akşam olduğunda kalabalık dağılır ve herkes evine tek dönerdi. Abdi, tek başına beş para etmez bir adamdı. Kurduğu ordunun arkasına saklanmış bir korkak, tek meziyetinin ağzının iyi laf yapıp yalanlarla bir dünya süslemesiyle insanların beynini yıkayan bir yalancı, yanında bir adamı dahi olmadan ödlek bir tavuk olan beş para etmez bir adam. Eminim bu mağarada böö diye bağırsam, altına işerdi. Bir de kırmızı bültenle aranıyordu. Ben yürüyerek, Abdi ise koşarak ilerliyorduk. Mağaranın derinine indikçe koridor şeklinde dar yollar çıkıyordu karşıma. Neredeyse 700 metre derine inip önüme çıkan 2 yola kulağımı çevirerek dinledim. Şu an ikisi de sessizdi. Birinden kanat sesleri, diğerinden su damlama sesi geliyordu. Abdi büyük ihtimal düşünmeden ilk gördüğüne dalmıştır. Kanat sesleri burada yarasa olduğunu gösteriyordu. Eğer yarasa olan bölüme gittiyse, benim yanına gitmeme gerek kalmadan o telaşla yarasaları rahatsız edecek ve belasını onlardan bulacaktı. Mağaranın bu kısmına geldikçe dışarıdaki silah sesleri de oldukça azalmıştı hatta neredeyse duyulmuyordu. Sanırım mağaranın mimarisi sebebiyle ses dalgaları içeriye girene kadar kırılıp ses absorbe oluyordu. "Tuğra burası temizlenmek üzere. İşini bitirip hemen çık, arabaya geçeceğiz!" Göktürk komutanımın kulaklıktan sesi geldi ama cızırtı sesi de çok fazlaydı. Neyse ki cümlelerini anlayabilmiştim. Abdi denilen avımı ürkütmemek için cevap vermedim. Su sesi gelen odacıktan farklı bir ses duyunca, Abdi salağının şanslı olup yarasalı yere girmediğini anlayıp adımımı attım. Odaya doğru dar koridor boyunca ilerlerken, kulaklığımdaki cızırtı dahada artmaya başlamıştı. Ses beni rahatsız edince kulaklığın kapatma düğmesine basarak avıma yavaş adımlarla ilerledim. Bizimkiler kamp alanını temizleyene kadar burada işimi çoktan bitirip çıkardım Allah'ın da izniyle. Neredeyse 500 metreye yakın bir mesafe daha gidince, ileride gördüğüm ufak bir ışık kaynağı ile kaşlarımı çattım. Mağaranın arka çıkışı olabilir miydi? Adımlarımı hızlandırıp ileriye doğru yürümeye devam ettim. Ben yürüdükçe su sesi de artıyordu. Dar bir açıklık gördüğümde küçülerek karşıya geçtim ve oda tarzı bir yerde buldum kendimi. "Burası, aman Allah'ım!..." Devasa tavandaki ateş böcekleri, sanki binlerce minik yıldızın bir araya gelmiş gibi parlak ışıklar saçıyordu. Bu ışık cümbüşü, odanın içini o kadar aydınlatıyordu ki, etrafı görmek adeta bir zevkti. Ortada, kaynağını seçemediğim lüks bir atmosferin kalbinde bulunan küçük bir havuz vardı. Suyun yüzeyi ateş böceklerinin zarif ışıltılarıyla adeta bir masalın içindeymiş gibi parlıyordu. Etrafta ise yontulmuş ve tarihi eserlere benzeyen heykeller, bu odayı gizemli bir aura ile çevreliyordu. Fakat Abdi salağı neredeydi? Heykellere olan zaafım, çocukluğumdan beri annemin beni sanatla büyütme çabasıyla şekillenmişti. Sanat tarihine, dünya tarihine ve özellikle heykelcilik derslerine olan ilgim beni bu büyülü dünyanın içine çekmişti. Annem resim çizmeyi hobisi haline getirmiş ve evimizi adeta bir sanat galerisine dönüştürmüştü. Gözlerim etraftaki detayları incelemek ve her bir eserin içindeki özgünlüğü yakalamak için eğitilmiş gibi geziniyordu. Gözlerimi havuza çevirdim ve bu dağın zirvesindeki doğal güzelliğin ne kadar etkileyici olduğunu düşündüm. Havuzun güney tarafında beliren belirsiz karanlık nokta dikkatimi çekti ve adımlarımı o yöne doğru attım. Birkaç damla kan, Abdi'nin kaçarken yaralandığını düşündürdü. Acaba bu şerefsiz havuzun içinde bir saklanma yerine mi sığınmıştı? Zihnimde uyanan düşünceyle gözlerimi genişlettim. Acaba bu gizemli havuzun derinliklerinde, başka bir odaya geçiş mümkün olabilir miydi? Kafamı havuza doğru eğdim, el fenerimi açtım ve gerçekten de havuzun altında, tahminimden çok daha fazla bir derinliğin gizli olduğunu fark ettim. Bu keşif, havuzun sadece suyla dolu bir boşluk olmadığını, aynı zamanda mağaranın başka bir bölümüne geçiş sağlayabilecek bir geçidi barındırabileceğini düşündürdü. Tekrar başımı kaldırıp kulaklıklarımı etkinleştirdim, ancak cızırtı sesi hala net bir şekilde duyuluyordu. Abdi'nin kaçışı beni oldukça sinirlendirmişti; bu yüzden ona karşı duyduğum öfke, daha acılı bir sonu hak ettiği düşüncesini güçlendirdi. Çantamı açarak içinden pusula, küçük bir ilk yardım kutusu, komando bıçağım ve beylik silahımı çıkardım, hepsini hazırlıklı bir şekilde cebime yerleştirdim. Kulaklığımı kılıfına koyup, dalışa geçmeye hazırlandım. Ancak çantamı almak için geri dönmek zorunda kalacaktım ve ıslanmaktan hiç hoşlanmıyordum. Abdi'ye hafif bir küfür savurarak, kendimi bilinmeyenin derinliklerine bıraktım. Fenerin titrek ışığı havuzun derinliklerine doğru dalarken, suyun altındaki gizemli dünyada adeta bir iz sürücü gibi ilerledim. Fenerin ışığı suyun içinde parlıyor, aydınlattığı yolda izler ararken her kulacımı dikkatlice atıyordum. İleride alan daralıyordu ve küçük bir oyuktan geçiş olduğunu gösteriyordu. Yukarı çıkıp tekrar nefes alsam mı diye yüzeyi kontrol ettim ama vakit kaybetmenin mantıksız olduğuna ikna olup hızla küçük oyuğa doğru yüzdüm. Oyuktan geçip yüzmeye devam ederken ışığımı etrafa tutarak çevreyi daha fazla keşfetmeyr çalıştım. Ciğerlerimdeki hava görevimde bana avantaj sağlayacak kadar dayanıklıydı ve çok daha ileriye gidebilirdim ama Abdi'nin paniğe kapılarak yüzeye çıkması gerektiğini düşündüğüm bir noktada durup üstü fenerle kontrol ettim. Havuz daha ileriye doğru uzarken kendimi yavaşça yüzeye doğru itmeye başladım çünkü Abdi'nin uzun süre nefesini tutamayacağını düşünmüştüm. Sessizce suyun yüzeyine burnumu ve gözlerimi çıkardığımda az önce keşfettiğim odanın bir benzeriyle karşılaştım. Ancak buradaki heykeller daha eski ve bir o kadar etkileyiciydi. Etrafta kimse yoktu ama buraya çıkmış olması gerekiyordu. Abdi'nin izini bulamamış olmanın verdiği hayal kırıklığına rağmen, heykellerin incelikleri beni etkilemeye devam ediyordu. Kulağımdaki kulaklığın kılıfını çıkartıp etkinleştirdiğimde sessizlik içinde kaybolduğumu fark ettim. Hiç ses yoktu. İçgüdülerim bana 'havuza dal ve geri dön' dese de aldığım emir sebebiyle içimdeki sesi bastırıp havuzdan bedenimi tamamen çıkardım. İleride odanın kapısı görevi gören yine küçük bir yuvarlak tarzında oyulmuş açıklığa doğru yürüyüp kendimi heykellerin olduğu odadan çıkartıp dar koridora geçtim. Şerefsiz herif bizi mağaranın içinde dönüp dolaştırıyordu. Geç kaldığım için Göktürk komutanımdan epey azar yiyecektim. Bu düşünceyle yüzümü buruşturup koridorda ilerlemeye devam ettim. Bu sefer hızlı adımlar atıyordum, fenerimi de yakmıştım. Yoğun bir rutubet kokusu vardı. Duvarlar öyle dardı ki, Göktürk komutanım bu mağaraya gelseydi bu koridordan asla geçemezdi çünkü kendisi epeyce iriydi. Abdi'de tip olarak çelimsiz olduğu için buralardan rahatlıkla geçiyordu. Kadın olduğum için geçmek çok zor değildi. Derin bir nefes vererek hızımı daha da arttırdım ve silahım elimde ilerlemeye başladım. Koridorun duvarlarında gördüğüm semboller dikkatimi çekince, hafif duraksayıp sembollere baktım.  Buradaki dikdörtgen şeklindeki kısımlar sanki az önce çıktığım havuza benziyordu. Haritacı olduğum için görsel hafizam çok iyiydi. Bu şeklin bir harita olduğunu düşünüp belleğime iyice kazıdım ve ilerlemeye devam ettim. Neredeyse 1 km ilerlemiştim. Resmen şu an yerin altında gidiyordum. Kim bilir neredeydim? Hangi dağın dibindeydim? Bu şerefsizler dağın üzerinde yetmezmiş gibi altında da beni koşturuyorlardı. Göktürk komutanım ve tim arkadaşlarım büyük ihtimal şu an delirmiş durumdalardı. Ben ve timden kardeşim Emir'in bu başına buyruk ve fevri hareketlerim hepsini delirtirti zaten. Geri dönüşte helikopter kullanamayacağımız için araba ile gidecektik ve lanet olsun ki ben ıslaktım. Beni beklemeden dönmezlerdi o yüzden kesin mağaraya hepsi dalmıştır. Çantamı bulurlarsa, havuza daldığımı da anlarlar ama onlar gelmeden ben bir yerden yüzeye zaten çıkardım. İleride gördüğüm cılız güneş ışığıyla tebessüm ettim. Bu ağır kokulu yerde zaten bunalmıştım. Abdi'nin elimde olmaması ise sinirlerimi geriyordu. Güneş ışığına yaklaştıkça, koridor da genişlemeye başladı. Hızlı olsam da sessiz adımlar atıyordum. Tamamen açıklığa geldiğimde, ileride çıkışa yakın oturmuş dinlenen Abdi'yi görüp tebessüm ettim. "Kaçak ceylan da buradaymış!" Gözlerini kocaman açarak hortlak görmüş gibi bana baktı. "Lan sen hâlâ peşimde misin manyak karı?" "Cık cık cık" diyerek dilimi damağıma vurdum ve silahımla alnımı kaşıdım. Her yerim su içindeydi bu yüzden onu ayrı bir dövecektim. "Senin karşında kim var sanıyorsun lan? Şanlı Türk ordusuna mensup bir subayla nasıl konuşuyorsun? İstediğin deliğe gir seni her yerde buluruz. Kendin gibi korkak mı sandın bizi?" Diyerek ona daha da yaklaştım. Oturduğu yerde kımıldanarak geriye gidişine tebessüm ettim. "Şimdiii" diyerek nasıl olduğunu dahi anlamayan Abdi'nin suratına yumruk savurdum. Durmadan ikinci yumruğumla ağzından gelen kanla, kafasını tutup burnuna dizimi geçirdim. Çat sesiyle içimde bir yerler rahatladı. Burnundan oluk oluk kan akmaya başlamıştı bile. "Yapma yalvarırım bırak beni" diye yalvarıyordu. Aslında onu döve döve öldürmeyi planlıyordum ama vaktim artık hiç yoktu. Göktürk komutanımın çenesinden de azıcık tırsıyordum. Bıçağımı çıkartıp gırtlağını keserek Abdi'nin işini bitirip mağarada yere bıraktım. Lanet kanı çeneme ve kamuflajıma sıçramıştı. Üzerindeki bir bezi alarak pis kanını temizledim ve bezi üstüne atarak etrafa baktım. Çantamı almak için geri dönmeliydim ama zaten burada da bir çıkış vardı. Buranın nereye çıktığına bakmam gerekiyordu. Belki bizimkileri görürdüm. Bu düşüncelerle, az ilerideki çıkışa doğru yürüdüm ve kendimi mağaradan dışarıya çıkardım... Mağaradan dışarıya çıktığımda, gördüklerimle gözlerimi kocaman açtım. Neresiydi burası şimdi? Yemyeşil bir ormandaydım... Çatışma yaptığımız bölge kahverengi topraklı dağın hakim olduğu bir dağ başıydı. Ancak şu an durduğum yerde kendimi adeta Karadeniz'in kucağında, bakir bir ormanda hissediyordum. Yemyeşil, geniş yapraklı ağaçlar arasında kaybolmuş gibiydim. Balta girmemiş bir ormandı buradı. Etrafıma şaşkın gözlerle bakarken 'kafamı havuzda bir yere mi çarptım lan?" diye kendi kendime mırıldandım. Aklımdan geçen tek düşünce, "Göktürk komutanım bu sefer ağzıma sıçacak," oldu. Bu bölge harita bilgilerimde yer almayan, şaşırtıcı bir şekilde var olan bir ormandı. Ezberimdeki her milimetrelik detay burada geçerli değildi. Bölgede böyle bir orman olmaması gerekiyordu. Bu topraklarda orman yoktu!! Kararımı çoktan vermiştim. Geri dönüp bizimkileri bulacak ve bu gizemli bölgeyi derhal rapor edecektim. Daha sonra ekip arkadaşlarımla birlikte tekrar bu bölgeye gelip bu ormanı haritalandıracaktım. Geri dönmek üzere arkamı döndüğümde hızla yanımdan geçen bir ok mağaranın duvarına saplandı. Tam önüme....Gözlerim şaşkınlıkla açıldı ve hemen siper alıp geniş bir ağacın arkasına saklandım. Hassiktir lan! Okun geldiği yöne dair bilgi edinmek için rüzgarın sesini dinledim. Dal kırılma sesleri, yaklaşan düşmanın sayısını beş olarak işaret ediyordu. Hepsinin yerini kafamda belirleyip şarjörümü kontrol ettim. Lanet olası içinde sadece üç mermi kalmıştı. Neyse ki, geriye kalanları dikiştutmaz komando bıçağımla halledebilirdim. Daha fazla yaklaşmalarını beklerken silahımı havaya kaldırdığımda duyduğum sesle donup kaldım. "Thoir an neach-brathaidh beò" "Casusu sağ getirin" Bu hangi dildi lan? Anadilim gibi İngilizce, Fransızca, rahatlıkla anlayıp konuşabildiğim sınırlı dillerim ise İspanyolca ve Arapça diliydi. Konuşmaları daha çok batı dillerine benziyordu. Küçükken aldığım derslerde Almanca ve İtalyanca dilleri de olduğu için anlayamasam bile bu dilde konuşmadıklarını fark etmiştim. Bunlar hangi örgüttü böyle? (Konuşulan dili altı çizili olarak Türkçe şekliyle yazacağım) "Merak etmeyin reis." Dikkatlice yaklaşıyorlardı, beni hafife alarak. Farklı dilde konuşmaları dikkatimi çektiği için sessizce bekleyip hamle yapmadım. Saniyeler içinde onları etkisiz hale getirebilirdim, ancak hangi örgütten olduklarını bilmek istiyordum. Göktürk komutanıma başka bir bela açtığım için, bu sefer ağzıma sadece sıçsa yeterli olacaktı. Neye bulaşmıştım böyle? "Sen oradaki, ortaya çık!" Ormanın gizemli derinliklerinde karşılıklı bir sessizlik hakimdi. Kelimeleri anlayamasam da içindeki tehditi anlamıştım. Adeta bu sessizlik iki taraf arasında gerilimi artırıyordu. Silahımı elimde sıkı sıkıya tutarak sağlam ağacın gövdesinde beklemeye başladım. Diğer elimde komando bıçağım vardı. Havanın ağırlığı bana ok atan adamların sinsice yaklaştığını hissettiriyordu. Bir de bana ok atmışlardı. Ok nedir arkadaş ya? "Kimsiniz siz yaklaşmayın?" Dedim. Hiç ses veya cevap gelmedi. Aynı cümleyi bu defa İngilizce kurarak söyledim içlerinden en az birinin İngilizce bilmesini umut ederek... Konuşmamla, adım sesleri durdu. Demek İngilizce anlamışlardı. "Reis, kaçak İngiliz bir sürtükmüş!" Anlam veremediğim kelimelerle cevap geldi. Onları öldürmeli miyim? Belki de masum insanlardı ve ben asla masumlara zarar vermezdim. Sonuçta ellerinde ateşleyici silahlar yoktu. Fakat yine aklıma adamlardan birinin bana resmen ok atmış olması gelince içimdeki kararsızlık daha da arttı. Bekleme sürecini uygun görerek doğaçlama bir hareketle ilerlemeye karar verdim. Eğer bana karşı en ufak bir tehdit oluştururlarsa onlarla baş etmek benim için sorun olmazdı evelallah. Ormanın sessizliğini bozan boğuk bir sesle, "Tamam, ortaya çık. Sana zarar vermeyeceğiz," dedi birisi İngilizce. Ses tonu göğsünden gelen derinlikle bir otorite barındırıyordu. Kafamı iki yana sallayarak elimdeki silahı hafifçe sıkıp adım adım ağaçların arasından çıkmaya başladım. Onları görmem ve iletişim kurarak amaçlarını anlamam lazımdı. Her adımda dalların gölgeleri arasında gizlenmiş potansiyel tehditlere karşı tetikte duruyordum. Yanlış bir hareket ormanın bu sessizliğini kırabilirdi. En ufak yanlış hareketlerinde mermiyi alınlarında bulurlardı. Ancak ağacın siperinden tamamen çıktığım an mermiyi alnına yiyen ben olmalıydım! Karşımda dört devasa adam vardı. Devasa adamların ortasında insan diyemeyeceğim kadar heybetli figür etrafındakileri gölgede bırakan bir lider gibiydi. Yeşil ağırlıklı kilti, doğanın kendisiyle dans ediyormuşçasına harmonize olmuştu. Siyah boyalarla işlenmiş vücudu antik bir Yunan heykeli gibi göze çarpıyordu. Arkaya özenle örülmüş saçları rüzgarın dokunuşlarına karışarak gizemli bir hava katıyordu. Yemyeşil gözleri kiltindeki renklere meydan okuyarak etrafındaki her şeyi hakimiyeti altına almış gibiydi. Tüm yeşilliklerin arasında gözlerinin yeşili çok daha da etkileyiciydi. Elindeki yayı gevşeterek bana yaklaşan yeşil kiltli devasa adam, sert bir ses tonuyla konuştu. Diğer dört adam temkinli bir şekilde arkada kalmışlardı. "Kimsin sen, erkek misin kız mısın?" Başımda hala kamuflaj beresi ve yüzüme örttüğüm boyunluk vardı. Sadece gözlerim ve burnum açıktaydı. Üzerimde de kamuflajımla cinsiyetim çok belli değildi. Gerçi sesimi duymuşlardı ve kız olduğumu anlamaları gerekiyordu neden bunu sormuştu ki? "Kız gibi sesin var!" Heybetli adamın ardında kalanlardan sarışın diğer adamın söylediği sözlerle bakışlarımı ona çevirdim. Kız gibi sesim varsa kısımdır değil mi? Ayrıca bunlar ne tuhaf bir İngilizce aksanla konuşuyorlardı böyle! "Kayboldum, arkadaşlarımı arıyorum." diyerek yine ortadaki adamın yeşillerine baktım. Nasıl bir gözdü bu böyle hayatımda hiç böylesine çarpıcı bir yeşil tonu görmemiştim. Bakışları beni ölçüp tartıyor gibi kamuflajımda gezinmeye devam ediyordu. "Bir İngiliz kadınının burada ne işi var?" Diye devam etti yeşil gözlü adam beni boydan boya süzerken. Sanırım arkadaşının aksine beni iyice inceleyerek kız olduğuma emin olmuştu sonunda. Zümrüt yeşili gözlerinde sorgulayan bakışları hâlâ üzerimdeydi. Gözlerimi devirip etrafımdaki ormanın yoğunluğuna odaklandım. Bu yeşil gözlü kadar olmasa da arkadaki adamlar da epey iriydi. Boyları da uzundu. "İngiliz değilim, Türküm" dedim. Adamların hepsinin gözlerinde anlamamazlığı gördüm. Ne demek istediğimi anlamamış gibi kaşlarını kaldırmış veya çatmışlardı. Yeşil gözlü olanda da aynı bakış vardı ama hala üzerimi süzmekle uğraşıyordu. Islak giysilerimle ormanın içindeki bu tuhaf an yüzünden bir açıklama bulma çabalarımı daha da karmaşıklaştırıyordu. Hem ben değil onların bana açıklama yapması gerekmiyor muydu? Ormanda neredeyse çıplak ve vücutları savaşa gider gibi neden boyanmış geziyorlardı? Ayrıca burada neden bir orman vardı ki ya! Timim neredeydi? Karşımdaki yeşil gözlü olana ise bakmaktan özellikle kaçınıyordum çünkü aurası çok tuhaftı. "Türk mü o da ne?" Yakından duyduğum sesle neye uğradığımı şaşırdım. Neler oluyordu? İçimde korku ve endişe resmen filizlenmişti. Ben, hiçbir şeyden korkmayan ben, ilk defa korkmaya başlamıştım. Tüylerim diken diken olmuş, gizemli ormanın içindeki değişikliklerle başa çıkmaya çalışıyordum. Kaçış yoluma yani mağaranın girişine hızlıca göz attım. Yeşil gözlü de bakışımı takip etti. "Bizimle geliyorsun." Kamuflajıma gönderdiği tuhaf bakışlarına aldırmadan cevap verdim. "Burası neresi?" "İnverness'e hoş geldin küçük kız" yüzünde sinsi hatta şeytani diyebileceğim bir sırıtış oluştu. "Benim topraklarıma izinsiz girdin!"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD