Bilge

2454 Words
Şöyle dönüp bir geçmişe baktığımda farkına vardığım tek gerçek var, bazen insanı hiç tanımadığı birisinin sarsması gerekiyor. Tabii bu kişinin yaşı, cinsiyeti tamamen tesadüf… ... Banyoda yaptığım o konuşmadan sonra kimseye yakalanmadan odama gittim. Annem ya da halam odayı basıp hesap sormaya başlamadan önce hazırlanıp salona çıktım. Yaman benim hemen arkamdan gelmiş olmalıydı çünkü salona girdiğim zaman sinirli bir şekilde oturuyordu. Evden çıkarken bir kez bile Yaman’la göz göze gelmedik. En azından ben bunun için çabaladım. “Sence bu nasıl Nazlı?” Annem, halam, Canan Hanım, Ceren, hala Dursley ve ben bir iç çamaşırı mağazasındaydık. Halamın evliliğinin gece hayatı kısmından başlamıştık alışverişe(!) Haliyle Yaman ve Cengiz Bey dışarıda kalmıştı. Mağazaya girdiğimiz andan beri tek yaptığım ortalıkta dolanıp banyodaki o konuşmayı düşünmekti. Annemin her gösterdiğine kafa sallayıp Ceren’in seçtiği tangaları taşımıştım. Şimdi ise halam elinde bir kumaş parçası ile bana bakıyordu. “Güzel hala. İşte üstüne giydiğin zaman üstünde yok gibi olacak.” Daraldığımı hissetmeye başladım. Nefes alamıyor, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Kafam çok karışıktı. Hem de kalbim acıyordu. Bir şeyler olmuştu ve dün gece Pandora’nın kutusu açılmıştı. Aklımda sürekli yıllar öncesi, Polonya, İstanbul’da gördüklerim vardı. Her bir sahne tekrar tekrar gözümün önünde dolanıyordu. Üstelik sabahı düşünmeden edemiyordum. O an, ne kadar zaman geçerse geçsin hiçbir şeyin geçmediğini, aksine doğru zaman gelene kadar beklediklerini anladım. Yıllardır dışarıdan taktığım bir maske ile yaşadığımı zaten biliyordum ama o maskenin altının bu kadar acıtacağını tahmin etmemiştim. Kalbim acıyordu, ağlamak istiyordum. Annemin kolundan tutarak bana bakmasını sağladım. “Anne benim bir hava almam, nefes almam kısacası bir şeyler almam lazım. Bunaldım iyice. Dışarı çıkıyorum biraz, “ dedim. “Ama kızım...” Annemin sözünü kesip, dışarı çıkmak istediğimi bastırarak bir kez daha konuşmasına izin vermeden mağazadan dışarı çıktım. Gözümden yaşlar benden bağımsız olarak akmaya başlarken bir süre nereye gideceğimi bilmeden koca AVM’nin içinde dolaştım. En son kendime kızarak gelirken gördüğüm parka doğru ilerledim. Parkın içinde kimsenin dikkatini çekmeyeceğim sessiz bir köşeye oturup ağlamaya devam ettim. Hıçkırıklarım artık durduramayacağım kadar artmış, nefes alışlarım sıklaşmıştı. Ağlamanın o tarifsiz mutluluğu ile gelen dişleri sıkma istediğinin birbirine karıştığı o durumdaydım artık. Birde olmazsa olmaz sümüklerim vardı. “Çok çirkinsiniz. Bu suratla sizi kimse almaz benden demesi.” Tanımadığım, incecik bir sesten gelmişti bu yorum. “Se-se-sende kimsin?” Burnumu çekmeyi ihmal etmedim. “Iyyyy genç bayan şu anda bir katman daha çirkinleştimiz.” Sağ elinin işaret parmağı ve başını aynı anda sağa sola salladı. Konuşmasına devam etmeden önce en son ilkokulda kullandığıma benzer bir mendil çıkardı. “Lütfen, gözlerim yanıyor. Şu halinize bir çeki düzen verin de öyle konuşalım. Ağlayarak bir yere varılsaydı, insanlar en çok cenazeler de ağlamazdı.” Ne olduğunu tam olarak anladığım söylenemezdi. Ağlamam durmuştu. Şaşkın bir şekilde mendili alıp gözlerimi sildim. Sesli bir şekilde burnumu da silip mendili geri iade ettim. “Teşekkür ederim.” Sesim bozuk egzoz borusu gibi çıkıyordu. Üstelik o kadar silmeme rağmen burnumu çekmeme engel olmadım. “Bir şey değil. Ancak kusura bakmazsan bu şeyi...” Bir eliyle mendili zehirli bir böcekmiş gibi tutup diğer elinin işaret parmağıyla göstererek konuşmasına devam etti. “...imha etmek istiyorum.” Mendili en yakın çöp bidonuna attı. Tekrar yanıma geldiğinde az önceki gibi bir zarafetle oturdu. Bütün bunları beş çayına gelmiş bir İngiliz asilzadesi gibi yapması bir kenara, bu hareketleri muhtemelen 10 yaşında olduğunu tahmin ettiğim bir kız çocuğunun yapıyor oluşuydu beni asıl şaşırtan. “Genç hanım, şimdi derdinizin ne olduğunu söyleyin. Böylece yardımcı olmak için bir şeyler yapalım.” Diz kapağının üzerinde biten kısa kollu bir elbise giyen küçük kızın, upuzun sarı saçları vardı. Kocaman gözlüklerinin arkasında kalan zekâ fışkıran gözleriyle bana merakla bakmaya devam ediyordu. Aklım başıma yavaş yavaş geldiğinden olsa gerek ilk başta söylemem gerekenleri söylemeye başladım. “Çok tatlısın ama benim dertlerimi dinlemek için biraz küçüksün.” Küçük derken baş parmağım ve işaret parmağımı birbirine yaklaştırdım. Daha sonra ukala büyük halime bürünüp, “Söyle bakalım senin adın ne? Annen baban nerede?” diyerek karşımdaki kız çocuğunun başını okşadım. Sonuçta büyükler böyle yapardı. “Şunu yapmayı keser misiniz? Ben kedi yavrusu değil, artık 8 yaşına gelmiş genç bir kızım.” Ellerimi başından uzaklaştırıp gözlüklerini düzeltti. Saçlarını omzunun arkasına atıp konuşmasına devam etti. “Birincisi az önce sümüklü ve böğürür bir şekilde ağlamanıza şahit oldum. Üç yaşındaki kardeşim bile o şekilde ağlamıyor artık. Bence asıl sizin ebeveynlerinize gidelim. İsterseniz elimden de tutabilirsiniz hem. Böylece kendinizi güvende hissedersiniz. İkincisi, insanın birileriyle konuşması için yaşın bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum. Anneannem daha yeni ektiği saksıdaki çiçekleriyle konuşur ki teorik olarak bakarsak onlar bitki. Hem ne demişler? Akıl yaşta değil baştadır. Yani beni zekâ yaşıma değil IQ seviyeme göre kıyaslayınız.”Ağzım bir karış açık dinliyordum karşımdaki kızı. “Bir de ismimin çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta, ismini bildiklerinizle konuşmak yerine bu parkta ağlayıp gürültü kirliliği yapan sizsiniz. Şimdi...” Kraliçe Elizabeth asaletinde bacak bacak üstüne atıp bana döndü ve konuşmasına devam etti, “...derdinizi söyleyin ki bir çare bulalım. Birde ağzınızı kapatmanızı öneririm. Şu anda hem komik görünüyorsunuz hem de yaz ayındayız sinekler ağzınızın içini merak edebilirler.” Bu nasıl bir çocuktu? Babaannemin kız kardeşi Mücver teyzenin torunu Yıldız Su’da sekiz yaşındaydı ama tek bildiği Barbie bebekleriydi. Sorun bizim ailede mi yoksa karşımdaki çocukta mı anlamadım. Açıkçası o an itiraz edecek gücüm de pek yoktu. Madem birileri beni dinlemek istiyordu ki bende artık bu konuyu konuşmak istiyordum, anlatmaya başladım. Şaşırtıcı olan anlattıkça biraz önce ağlarken olduğundan daha çok rahatlamamdı. “Pekâlâ, madem ısrar ediyorsun. Ne kadar beni anlamayacak olsan da en azından birilerine anlatmanın rahatlığı olacak üzerimde.” “Lütfen, anlatmadan bilemezsiniz. Buyrun sizi dinliyorum.” “O zaman anlatıyorum. Öncelikle şunu söylemek istiyorum bu konu, yani Yaman benim en hassas olduğum yerim. Hassas karnım dedikleri şey işte. Ailemden kimse bilmez, en güvendiğim beni anlayacağını düşündüğüm insanlara bile anlatamadığım bir sırrımı paylaşıyorum seninle küçük kız. Bunu unutma tamam mı? Hiçbir zaman normal bir insan olmadım zaten. Bari hakkını vereyim değil mi?” “Çok konuştuğunuzu söyleyen oldu mu? Neden şehirlerarası seyahat etmek için araba yerine uçağı tercih etmiyorsunuz? Daha hızlı olur?” “Efendim?” “Diyorum ki, asıl konuya mı geçsek? Burada üç yıl boyunca sizi bekleyemem. Hem bir okulum, hayatım hem de bir ailem var.” Çocuk dediğin yanakları sıkılıp sevilen bir şey olurdu. Bana denk gele gele Aistein’in 21.yüzyıl hali denk gelmişti. “Tamam, tamam anlatıyorum. O zaman ilk isimle başlıyorum. Benim adım Nazlı, 28 yaşındayım. Matematik öğretmeniyim. Ailemin tek kızı, dedem ve halamın göz bebeğiyim. Babamın şımarık prensesiyim ayrıca. Ne istesem olur. Okulu bitirmemin üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ bir yerde çalışmıyorum mesela. Gerçi geçen ay kredi kartımın limitini zorlayınca babam çıldırdı baya. En son ‘Adam akıllı bir iş bul kendi paranı ye. Benim parama dokunma daha fazla’ diye delirdi ama haklıydı bu sefer. Puzzle, sudoku ve bir kaç elimde olan ama unuttuğum şey daha almıştım.” “Öhhö öhhö.” Boğaz temizleme sesi ile artık ana konuya dönüş yaptım. “Tamam, esas konumuza geri dönüyorum. Eski bir kalp kırıklığı aslında benimkisi. Tabi kırık kalp eski ama duygularda bir değişiklik yok. Hâlâ o ilk gördüğüm günkü taze heyecan, kalbimin yerinden çıkacak gibi atması, ellerimin terleyip nefes alışverişlerimin değişmesi yerli yerinde. Ha birde şu kelebekler var.” Ellerimi midemin üstünde gezdirip konuşmaya devam ettim. “Tam şu bölge işte. Sanki kelebekler vadisine dönüyor. İşte buna ‘aşk’ deniyor.” Aşk derken iki elimle tırnak işareti yapmıştım. Karşımdaki küçük kız aşk hakkında fikir belirtmek için konuştu. “Bir şarkı var. Anneannem çok dinler. Şarkının sözlerinin bir yeri var özellikle o kısmı çok sever; aşk eski bir yalan, Adem ile Havva’dan kalan diyor şarkının içinde.” “Aynen öyle küçük. Eski, çok eski bir yalan ama hiç eskimeyen bir yalan.” Küçük dostum burnunu kırıştırıp konuşmasına öyle başladı. “Siz büyükleri hiç anlamıyorum ben. Hem kötü hem iyi bir şey gibi bahsediyor, yaşıyorsunuz. Annemle babam da sizin gibi, ne zaman kavga etseler birbirlerinden kötü kimse yok. Sonra bir bakıyorsunuz ki hiçbir şey olmamış gibi dünyada sadece ikisi varmış gibi davranıyorlar. Ah büyükler büyükler, birde çocuklara laf edersiniz. Neyse, devam edelim isterseniz.” Bu çocuğa şaşırmayı karşılaştığımız 10. Saniyesinden sonra bırakmıştım. O yüzden dediğini yapıp devam ettim. “Onu, yani Yaman’ı tanıdığım zaman daha 22 yaşındaydım. Tam başımda kavak yellerinin estiği o güzel yıllar. Hani demiştim ya ben ailenin şımarık kızıyım, diye. Bu durum gençlik yıllarımı iki kat daha heyecanlı yaptı. Üniversitenin ilk yılı öyle güzel geçti gitti ki, anlatamam sana. Bir arkadaş grubu kurdum kendime. 18 yaşımı geçmiş olmanın verdiği o özgürlükle birlikte canım ne istiyorsa onu yaptım, nerede olmak aklımdan geçiyorsa oraya gittim. Kimse karışmadı bana. Motosiklet kullandım, araba yarışı yaptım, hatta sırf meraktan bazı yanlış şeyler kullandım. Yanlış anlama daha fazla açamıyorum yaşın küçük. Her neyse, gelelim o yaza. Babamla giriştiğim uzun bir konuşmadan sonra mayıs ayında son finalimi de verip şu bahsettiğim grupla beraber bir karavan kiraladık. Yedi kişiden oluşan bir arkadaş grubu var ve bu gruptaki her çocuğun ailesi maddi yardımı yapıp diğer her türlü özgürlüğü veriyor. Bizde bunun imkânını kullanıp düştük yollara. Türkiye’de gezilmedik yer bırakmayacak şekilde ayarladığımız rotamız Marmaris ile başladı. Şansımızdan gittiğimiz gün orada bir şenlik varmış. Eğlenceli olacak düşüncesiyle girdiğimiz şenlikte arkadaşım Nurseli çocukluk arkadaşını gördü. Hepimizin kısa sürede tanıştığı Bülent, bizi kendi arkadaşlarının yanına götürdü. Meğer aynı üniversitenin farklı bölümlerinde okuyup birbirimizi hiç görmemişiz. Nurseli de Bülent kadar şaşırmıştı bu duruma. Hatta o zaman baya bir güldük, dalga konusu yapmıştık ikisini. Biz hâlâ Nurseli ve Bülent’le ilgili şaka yaparken bir anda göz göze geldim Yaman’la. O an, nasıl desem zaman durdu. Sadece Yaman ve ben kaldık, geri kalan herkes sessizleşti. Ortam flulaşırken biz sadece bakışıyorduk. Yani küçük arkadaşım o an orada ayvayı yemiştim: âşık olmuştum! O günden sonra hayatım çok değişti. Çok fazla o zamanlara değinmek istemiyorum, biraz bencilim çünkü.” Soluklanmak için ara verdim. Cidden çok konuşmuştum ve yorulmuşum. Üstelik farkında olmadan ağlamaya bile başlamıştım. Yanımdaki minik prensesin uzattığı mendil sayesinde farkına varmıştım ağladığımın. Bu kız yanında kaç mendil taşıyordu? “Teşekkür ederim. Devam edeyim o zaman ben. Bir sene kadar sevgili olarak gezdik Yaman’la. Ailemden bir tek erkek kardeşim Gökhan ile tanıştırdım. İkimizde değişik şekilde zevk alıyorduk gizli saklı sevgili olmaktan. Çevremizdeki arkadaşlarımız bile bilmiyordu. Bir tek Gökhan vardı sırdaşımız. Çok eğlenceli zamanlardı. Hatırladıkça bile içim kıpır kıpır oluyor. Ama en büyük çılgınlığımız neydi biliyor musun? Gizlice evlenmek! Hem de yurt dışında. Yaman ve ben bir karar aldık ve ikimizde aynı dönem Erasmus yaptık. Gittiğimiz ülkede kimseye haber vermeden evlendik. Hayatımda yaptığım en güzel en yanlış doğruydu. Polonya’daki Türk konsolosluğunda tanımadığım iki insan şahidim olurken sevdiğim adama evet dedim ben. Hiçbir zaman pişman olmadım. Çok güzel zamanlar geçirdim o bir yıl içinde. Mutlu bir evliliğim, çok sevdiğim bir kocam vardı. Sonra ne oldu biliyor musun?” Artık sesim kısılmış, durgunlaşmıştım. Farkında değildim ama ellerim kendiliğinden yumruk olmuştu bile. Yüzümde acı bir tebessüm oluşurken konuşmaya devam ettim. “Sonra peri masalı sona erdi. Sonsuza kadar mutlu yaşaması gereken prens ile prenses ayrıldı. Prenses sonsuza kadar mutsuz yaşadı.” “Masalları bir kenara bırakıp tam olarak ne olduğunu söyler misiniz bana?” “Bir gün çok kötü kavga ettik. O sıra zorlu sınav dönemindeydik ikimizde. Stres, yorgunluk bir araya gelince tahammül sınırlarımızı zorladık sanırım. Yaman çekti gitti. Bir daha da gelmedi. Birkaç gün sonra Türkiye’ye gittiğini duydum arkadaşlarımdan. Apar topar peşinden gittim hesap sormaya ve ne ile karşılaştım biliyor musun? Mutluydu, hem de çok. Sanki beni hiç incitmemiş gibi ben hayatında yokmuşum gibi! Bir çay bahçesinde oturuyordu ve karşısında bir kadın vardı, yüzünü hiç görmedim kadının. Sarı saçlarını hatırlıyorum bir tek. O kadına gülümsüyordu, hem de en içten şekilde. Tıpkı, tıpkı bana güldüğü gibi gülüyordu. O gün bitti bende her şey. Önce numaramı değiştirdim, sonra boşanmak için dava açtım. Yaman ile bir tek boşanma davamız olurken görüştük. O günde bana hiçbir şey söylemedi zaten. En azından gelip neden diye sorsaydı belki bir şeyler değişebilirdi. Gizlice yaptığım evliliğim biterken yanımda kimse yoktu. Evlenirken de kimse yoktu yanımda biliyor musun? Çok ironik, onca kalabalığın içinde yalnızım ben.” Sustum, sustu. İkimizde konuşmadık. Öylece karşıya baktık. Saçma ama karşımdakini bir çocuk değil de bir yetişkin olarak görüp her şeyi anlatmıştım. Şimdi de ondan bir yorum bekliyordum. İyi kötü birşeyler demeliydi. “Merak ediyorum da bu zekâ ile matematik gibi bir bölümü nasıl bitirdiniz?” Bir anda gelen soru ile şaşkınca yanındaki çocuğa baktım. Bir eliyle gözlüğünü düzeltiyordu. Tam karşıya bakıyordu. “Sen, az önce bana hakaret mi ettin?” “Aslında iltifat ettim. Düşük seviyeli zekânızı matematik gibi bir alanı bitirdiğiniz için tebrik etmek gerek.” Aaa bak bu beni sinirlendirdi! “Bana bak bücür!” “Baktım, söyleyin?” “Sen, sen bana hakaret edemezsin tamam mı? Büyüklere saygın yok mu senin hiç? Annen baban nerede? Seni onlara şikâyet edeceğim.” “Rica ederim, büyüklerin sıkışınca başvurduğu terbiye sözcüğünün arkasına sığınmayın. Beni annem veya babamla tehdit etmeniz, size söylediklerimin gerçekliğini değiştirmez. Şimdi sakin olunda güzelce konuşalım.” Çok fazla mantıklı konuşuyordu karşımdaki çocuk. Bende onu dinledim ve sakinliği takındım. “Pekâlâ, dediğin gibi olsun. Seni dinliyorum küçük hanım.” “Teşekkür ediyorum. Öncelikle, sizin yaptığınıza pire için yorgan yakmak deniyor. Anlayıp dinlemeden karşısına geçip hesap sormadan sevdiğinizi silmişsiniz. Hiç eşinize, pardon eski eşinize ‘neden’ diye sordunuz mu?” “Hayır, ne diye sorayım. Gözümle gördüklerim yetti de arttı bile.” “Gözle görüleni tasdik etmeden doğru olduğuna nasıl inanıyorsunuz peki? Karşıda oturan insanlar şu anda sizin ve benim konuştuğumuzu görüyor. Ama hiçbirisi benim size kurduğum cümleleri bilmiyor. Gördükleri küçük bir kız çocuğunun yanındaki ablasına ya da bir büyüğüne bir şeyler anlattığı. Gelip burada tasdik etmedikleri müddetçe gerçeği nereden bilecekler? Sizinle konuştuklarımızı nasıl bilebilirler? Ya da bizim birbirimizi hiç tanımadığımızı?” Çok mantıklı, çok doğru konuşuyordu. Gerçekten o gün hiç neden diye sormamıştım. Bu çocuk kendimi sorgulamama neden oluyordu. “Aslına bakarsan birkaç kere bende kendime bu soruyu sordum. Neden karşısına çıkıp hesap sormadım? Biliyor musun, korktum küçük kız. Duyacaklarımdan, söyleyeceklerinin canımı yakmasından korktum.” “Peki, ya söyleyecekleri başka olursa? Ya, sizi sevdiğini, o kadının başkası olduğunu söylerse? Hayat, ihtimaller üzerine kuruludur. Siz, en sevdiği oyuncak kırılacak diye onu oynamayı reddeden, oyuncağı alıp sandıkta saklayan çocuğun yaptığını yapmışsınız. İçiniz gitse, elinize almak isteseniz bile korkup kaçmışsınız. Ama kırılsa bile oynamaktan vazgeçmemelisiniz. Karşısına geçip o soruyu sormalı ve cevabı almalıydınız. Korkularınız sizden yıllar almış, farkında mısınız?” “Peki, haklısın. Ben hatalıyım. Kabul ediyorum ama o neden çıkıp sorgulamadı. Hesap sormadı?” “Muhtemelen sizinle aynı sebepten, sizi sizin sevdiğiniz kadar seviyorsa o da korkmuş olmalı.” “Bilge, Bilge neredesin?” Konuşmamız arkadan gelen kadın sesiyle bitmiş oldu. Adını giderken öğrendiğim o kız çocuğu beni hayatımın en büyük soru işaretlerinin içinde bırakıp gitti. Bilge gittikten sonra bende kalktım. Alışveriş merkezine geri dönmek yerine yalnız kalacağım bir yerlere gittim. Kendimle baş başa kalıp biraz nefes aldım. Akşam eve gittiğimde benden hesap sormaya hazır bir annem ve bana kırgın, hormonları zirvede bir halam vardı. Ama ben çok mutluydum. Çünkü ne yapacağımı biliyordum. Geç kalmış bir “neden”im vardı artık!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD