Yanılmışım. Göreve döneli bir haftayı geçmişti. Odamda önüme gelen evraklara bakıyordum ki telefonum çaldı.
“Efendim anne?”
“Hafta sonundan önce burada ol.”
Kaşlarımı çattım. “Nerede olayım?”
“Çanakkale’de. Sonra İstanbul’a geçeceğiz.”
Kalemi elimden bıraktım.
“Niye?”
“Eda’yı istemeye.”
Gözlerimi kapattım. “Anne…”
“Hayır deme.”
“Ben sana kaç kere hayır dedim?”
“Dedin ama dinlemedim.”
İnanamayarak başımı iki yana salladım. “Böyle bir şey yok.”
“Var oğlum. Hem artık mesele sadece bizim istememiz de değil.”
Kaşlarım biraz daha çatıldı. “Ne demek o?”
“Eda da kabul etmiş.”
Bir anda doğruldum. “Neyi kabul etmiş?”
“Seni.”
Birkaç saniye cevap veremedim. “Nasıl yani?”
“Nasılı var mı? Kızla konuşmuşlar. Evliliğe olur demiş.”
Düğündeki hâli gözümün önüne geldi. Bana birkaç saniye bakıp hemen gözlerini çeken, halay biter bitmez elini elimin içinden çıkarıp uzaklaşan kız…
“Nasıl kabul etmiş beni? Beni tanımıyor ki.”
“Sen de onu tanımıyorsun. Onun için nişan diye bir şey var zaten. Tanışırsınız.”
“Anne, saçmalama. Ben kızla iki kelime konuşmadım.”
“E o da seninle konuşmadı ama kabul etmiş işte.”
Alnımı ovuşturdum. Nedense bu bilgi beklediğimden daha fazla kafamı karıştırmıştı. Eda’nın böyle bir evliliğe olur demiş olması bana hiç mantıklı gelmiyordu.
“Anlaşamazsak ne olacak?”
Annem hiç düşünmeden cevap verdi.
“Anlaşırsınız.”
“Anne.”
“Ne?”
“Ben ciddi soruyorum.”
“Ben de ciddi söylüyorum. Anlaşırsınız oğlum. Sen düzgün adamsın, kız da düzgün kız. Ne anlaşamayacaksınız?”
“İnsanlar özgeçmiş okuyup evlenmiyor.”
“Bak yine başladı.”
Derin bir nefes verip başımı geriye yasladım.
“Of anne…”
“Oflama bana.”
Sesindeki alınmışlığı daha ilk kelimeden belli oldu.
“Ben burada senin yuvanı kurmaya çalışıyorum. Otuz bir yaşına geldin, yıllardır ‘evlen oğlum’ diyoruz, her seferinde başka tarafa kaçıyorsun. Ben ölüp gitmeden oğlumun evlendiğini görmeyeyim mi yani? Torunumu kucağıma almayayım mı?”
“Anne, ölmek nereden çıktı şimdi?”
“Ne bileyim ne zaman öleceğimi? Babaannenle deden de görmesin mi senin mürüvvetini? Kaç yıldır soruyorlar seni. ‘Murat ne zaman evlenecek?’ diye diye dillerinde tüy bitti.”
Elimi yüzümden geçirip sustum.
Duygu sömürüsü yaptığını biliyordum.
Ama işe yarıyordu.
Bir de Eda meselesinin benim açımdan tamamen nötr olduğunu söyleyemezdim. Düğünden sonra işime dönmüştüm, hayatıma devam etmiştim ama kızın görüntüsü de öyle tamamen silinip gitmemişti.
Bazen hiç alakasız bir anda o mavi gözler aklıma geliyordu. Halayda elinin elimin içinde küçücük kalışı. Uzun saçlarının hareket ederken omzuma doğru savruluşu. Kokusunu bile hatırlıyordum.
Bunun sinir bozucu tarafı da buydu zaten. Onu gerçekten tanımıyordum ama merak ediyordum. Annem hâlâ susmamı fırsat bilip konuşuyordu.
“Bak, kız da kabul etmiş. Sen de kabul et. Hafta sonu gideriz, isteriz. Sonra nişanda konuşursunuz, görüşürsünüz.”
“Anne.”
“Efendim?”
Bir süre daha düşündüm. Sonunda pes ederek nefes verdim.
“Tamam.”
Telefonun diğer ucunda bir anda sessizlik oldu.
“Ne dedin?”
“Tamam anne. İsteyelim.”
“Gerçekten mi?”
“Evet ama bir şartım var.”
“Allah’ım çok şükür!”
“Anne, daha şartı söylemedim.”
“Tamam tamam, söyle.”
Sesimi özellikle netleştirdim.
“Nişan yapılır. O süreçte Eda’yla konuşurum, tanırım. Eğer anlaşamazsak nişan bozulur. Sonra da kimse bana dönüp ‘ayıp olur, millet ne der, biraz daha dayan’ falan demeyecek.”
Annem sustu.
“Duydun mu?”
“Duydum.”
“Bir de bu iş olmazsa bir daha bana evlen diye baskı yapmayacaksın.”
“Murat…”
“Anne.”
“İyi tamam.”
“Ciddiyim.”
“Tamam oğlum, tamam.”
“Sonra dönüp sözünden caymak yok.”
“Caymam.”
“Babama da söyle.”
“Söylerim.”
“Babaannemle dedemi de önüme sürmeyeceksiniz.”
“Tamam!”
Sesindeki sevinç artık saklanacak gibi değildi.
“Allah’ım sana şükürler olsun. Sonunda aklın başına geldi.”
“Ben sadece istemeye gitmeyi kabul ettim.”
“Tamam işte oğlum.”
“Evlendim sayma hemen.”
Annem güldü.
“Tamam annem. Tamam. Sen yeter ki gel.”
Başımı iki yana salladım ama istemeden ben de hafifçe gülümsedim.
“İzin işini ayarlamaya çalışacağım.”
“Cuma akşamı burada ol.”
“Tamam.”
“Baban duyunca sevinecek.”
“Biliyorum.”
“Babaannen var ya…”
“Anne, kapatıyorum.”
Kahkahasını duydum.
“Tamam tamam. Allah’a emanet ol oğlum.”
“Sen de.”
Telefon kapandığında bir süre elimde tuttum. Sonra sandalyeme yaslandım. Az önce ne yaptığımı kendime bir kez daha hatırlattım.
Eda’yı istemeye gitmeyi kabul etmiştim. Üstelik kızın da kabul ettiğini öğrenmiştim. Asıl şaşırdığım şey buydu. Beni neden kabul etmişti?
Düğünde doğru düzgün konuşmamıştık bile. Bu soru kafamın içine yerleşirken gözümün önüne yine aynı yüz geldi. Çünkü artık birkaç gün sonra o yüzün karşısına gerçekten oturacaktım.
Telefonu kapattıktan sonra bir süre ekrana baktım. Anneme gerçekten “Tamam, isteyelim,” demiştim.
Kendime hâlâ biraz yabancı geliyordu.
Bir süre sonra merakıma yenilip sosyal medyada adını arattım.
Eda Arıcı.
Hesabını bulmam uzun sürmedi. Herkese açıktı.
İlk fotoğrafta birkaç saniye kaldım. Düğündeki hâlinden çok daha sadeydi. Saçlarını açık bırakmış, hafifçe gülümsüyordu. Mavi gözleri fotoğrafta bile ilk dikkat çeken şeydi.
Bir iki fotoğraf daha geçtim.
“Ulan, çok da güzel kız.”
İstanbul’da çekilmiş fotoğrafları vardı. Okuldan, arkadaşlarıyla, birkaç tane de tek başına... Gösterişli bir hesabı yoktu ama yine de insanın dönüp bakacağı bir kadındı.
Bir anda kaşlarım çatıldı.
“Bu hesap niye açık?”
Bir saniye sonra kendi kendime söylendim.
“Lan oğlum, daha tanışmadın bile. Şimdiden başlama.”
Telefonu masaya bırakacaktım ki kapı çalındı.
“Gel.”
Ayaz içeri girdi. Elindeki dosyayı masama bırakırken yüzüme baktı.
“Hayırdır? Ne düşünüyorsun öyle?”
“Bir şey yok.”
Karşımdaki sandalyeye oturdu.
“Senin bir şey yok suratını biliyorum. Bu başka.”
Bir an yüzüne baktım.
Sonra dümdüz söyledim.
“Evleniyorum.”
Ayaz birkaç saniye öylece kaldı.
“Ne?”
“Evleniyorum dedim.”
Kaşları havaya kalktı.
“Ciddi misin?”
Başımı salladım.
“Vay arkadaş...” dedi, sonra hafifçe güldü. “Hatice teyze sonunda seni ikna etti yani.”
“Bir nevi.”
“Kim kız?”
“Düğünde gördüğüm biri. Aileler birbirini tanıyor. Annem beğendi, konuşmuşlar. Kız da kabul etmiş.”
Ayaz bu kez biraz daha ciddi baktı.
“Sen kabul ettin mi peki?”
“Bugün ettim.”
“İstiyor musun?”
Sorusu doğrudan gelince birkaç saniye düşündüm.
“Bilmiyorum. Ama denemek istiyorum galiba.”
Ayaz başını hafifçe salladı.
“Bu senden bayağı büyük cümle.”
Gülümsedim.
“Anneme yıllardır hayır diyordum. Sonra sizi görüyorum... Seni, eşini, çocuğunu. İnsanın eve gittiğinde birinin onu beklemesi kötü bir şey değilmiş gibi geliyor.”
Ayaz’ın yüzü yumuşadı.
“Değil.”
“Bir de kız...” dedim, sonra sustum.
“Beğendin.”
“Evet.”
“Tamam o zaman. Önce tanırsın. Gerisi olur ya da olmaz.”
Başımı salladım.
“Ben de öyle söyledim zaten. Nişan döneminde anlaşamazsak bozulacak. Kimse de zorlamayacak.”
Ayaz bir an masadaki telefonuma baktı.
“Fotoğrafı var mı?”
İstemsizce kaşlarımı çattım.
“Niye?”
Güldü.
“Merak ettim oğlum. Evleneceğin kadını göreceğim.”
Telefonu elime alıp hesabını açtım, birkaç saniye sonra ona uzattım.
Ayaz ekrana baktı.
“Güzelmiş gerçekten.”
Telefonu geri aldım.
“Evet.”
Ayaz bana şöyle bir baktı.
“Sen şimdiden sahiplenmeye başlamışsın.”
“Ne alakası var?”
“Hiç. Suratından belli.”
Başımı iki yana salladım.
“Boş konuşma.”
Ayağa kalkıp dosyayı önüme itti.
“Ben bir şey demiyorum. Sadece bu sefer annen doğru yerden yakalamış seni.”
Kapıya yönelirken arkasından baktım.
“Ayaz.”
Döndü.
“Ne?”
“Kimseye söyleme şimdilik.”
Başını salladı.
“Tamam.”
Kapı kapandıktan sonra telefonuma yeniden baktım.
Eda’nın profili hâlâ açıktı.
Bir fotoğrafına daha baktım, sonra ekranı kapattım.
“İstanbullu bir de...” diye mırıldandım.
Ardından istemsizce gülümsedim.
“Baş edebilir miyim acaba?”
Bir saniye sonra yine kendi kendime söylendim.
“Allah Allah... Daha tanışmadan başladın.”
Yazar’ın anlatımıyla
O günün sabahı Eda aşağı indiğinde Sevcan mutfaktaydı. Gece doğru düzgün uyuyamadığı için gözlerinin altı hafif şişmişti. Sessizce kendine çay koyup masaya oturacakken Sevcan arkasından seslendi.
“Eda, seninle konuşacağım.”
Eda elindeki bardağı masaya bırakıp ona döndü. “Ne oldu yenge?”
Sevcan bir süre yüzüne baktı. Sonra karşısındaki sandalyeyi çekip oturdu.
“Bak kızım, ben lafı eğip bükmeyeceğim. Cumartesi gelecek insanlara da boş yere surat yapma. Güzelce otur, konuş. Oğlanla da evlen git.”
Eda bu kadar doğrudan söylemesini beklemediği için şaşkınca yüzüne baktı.
“Yenge…”
“Ne yenge? Kaç yaşına geldin artık. Okulun da bitmek üzere.”
“Daha stajım var.”
“Bir stajın var. Onu da yaparsın. Kim okulunu bırak diyor sana?”
Eda parmaklarını çay bardağının etrafında birleştirdi. “Ben daha evlenmeyi düşünmüyordum.”
Sevcan hafifçe burnundan soludu.
“İnsan her şeyi düşündüğü zamanda yaşamıyor Eda. Kısmet gelmiş. Ailesini biliyoruz, oğlanın işi gücü belli. Daha ne bekleyeceksin?”
Eda sessiz kaldı.
Sevcan onu birkaç saniye süzdükten sonra sesini biraz alçalttı.
“Bir de artık bu evde yaşamanın çok doğru olduğunu düşünmüyorum.”
Eda başını kaldırdı.
“Çocuk değilsin artık. Genç kız oldun. Bu evde genç erkek de var.”
Eda’nın yüzü bir anda değişti. Bir önceki gece yaşadıkları gözünün önüne geldi ama belli etmemeye çalıştı.
Sevcan devam etti. “Hem açık konuşayım, yıllardır bu evdesin. Biz elimizden geleni yaptık. Okudun, büyüdün. Ne oğlumun başını yak ne kendinin. Bundan sonrası için kendi düzenini kurman herkes için daha iyi.”
Herkes için.
Eda o iki kelimeye takıldı.
“Ben size yük mü oldum yenge?”