Pislik Cem

1273 Words
Sonraki günlerde Cem’in üzerimdeki baskısı iyice artmıştı. Ben kafede çalışmaya başladığımdan beri ara sıra söyleniyordu zaten ama son birkaç gündür her sabah kapıdan çıkarken karşıma dikilecek hâle gelmişti. O gün de çantamı omzuma takıp ayakkabılarımı giyerken merdivenlerden indi. “Yine mi gidiyorsun?” Başımı bile kaldırmadım. “İşe gidiyorum Cem abi. Her gün gittiğim yere.” “Gitmeyeceksin artık.” Elim kapının kolunda durdu. Yavaşça dönüp yüzüne baktım. “Ne?” “Duymadın mı? Çalışmayacaksın orada.” Bir an gerçekten cevap veremedim. Sonra kaşlarımı çattım. “Nedenmiş?” Cem iki basamak daha inip karşıma dikildi. “Ne olduğu belli olmayan bir dünya erkek girip çıkıyor oraya. Akşama kadar milletin masasına gidip geliyorsun.” “Eee?” “Eesi var mı? Hoşuma gitmiyor.” İstemeden güldüm. “Senin hoşuna gidip gitmemesi beni ilgilendirmiyor.” Yüzü bir anda gerildi. “Eda, benimle böyle konuşma.” “Sen de bana ne yapacağımı söyleme.” Tam o sırada salondan Ragıp amcamın sesi geldi. “Ne oluyor sabah sabah?” Cem hemen ona döndü. “Baba, şuna söyle artık. Ne işi var kafede? Bir sürü adamın içinde çalışıyor.” Amcam önce oğluna, sonra bana baktı. Yüzündeki ifade şaşkındı. “Çalışıyor işte oğlum. Parasını kazanıyor. Ne var bunda?” “Baba, sen de her şeye izin veriyorsun.” “Ne izni? Kızın okulu tatil. Evde mi otursun? İşine gidiyor, akşam evine geliyor.” Cem sinirle başını çevirdi. “Sonra bir şey olduğunda görürüz.” Amcamın kaşları bu kez çatıldı. “Ne olacakmış?” Cem cevap vermedi. Ben de daha fazla uzatmak istemedim. “Ben geç kalıyorum.” Kapıyı açıp çıktım. Arkamdan Cem’in bakışlarını hissediyordum ama dönmedim. Amcamın beni savunmasına da şaşırmamıştım aslında. Ragıp amcam bazen fazla geleneksel olabilirdi ama çalışmamı hiçbir zaman ayıp bir şey olarak görmemişti. Hele Cem’in benim üzerimde böyle bir hak kurmaya çalışmasını destekleyeceğini hiç sanmıyordum. Bu yüzden konuyu o gün kafamda fazla büyütmedim. Keşke büyütseydim. Birkaç akşam sonra kafeden normalden biraz geç çıktım. Son masalardan biri hesabı uzatmış, ardından kapanışa yardım etmiştim. Hava tamamen kararmıştı. Yaz olduğu için sokaklar hâlâ hareketliydi ama bizim eve doğru yürüdükçe kalabalık azalıyordu. Kulaklığımı takmamıştım. Gece yalnız yürürken çevremi duymayı tercih ediyordum. Telefonuma bakarak ilerlerken arkamdan gelen sesi duydum. “Eda.” Adımlarım yavaşladı. Sesi tanımıştım. Arkamı döndüğümde Cem’i birkaç metre ileride gördüm. Kaşlarımı çattım. “Senin burada ne işin var?” Cevap vermeden yanıma kadar geldi. Yürüyüşünde tuhaf bir ağırlık vardı. Yaklaştığında burnuma gelen koku yüzümü buruşturmama yetti. “İçtin mi sen?” “Ne olacak içtiysem?” “Hiç. Ben eve gidiyorum.” Yanından geçmek için hareket ettiğim anda kolumu yakaladı. Bir anda bütün bedenim gerildi. “Cem abi, bırak kolumu.” “Sen benim sözümü niye dinlemiyorsun Eda?” “Ne sözü?” “Kafeye gitmeyeceksin dedim sana.” Kolumu çekmeye çalıştım ama parmaklarını daha da sıkılaştırdı. “Sen kimsin de bana bunu söylüyorsun? Bırak!” Yüzü çok yakınımdaydı. Gözleri normalden farklı bakıyordu. İçkinin verdiği o bulanıklığın altında yıllardır görmek istemediğim bir şey vardı. “Ulan…” dedi, bakışları yüzümden aşağı doğru kayarken. “Keşke amca kızı olmasaydın be güzelim.” İçime bir şey oturdu. Kolumu daha sert çekmeye çalıştım. “Ne diyorsun sen?” Bir anda beni kendine doğru çekti. “Cem abi! Ne yapıyorsun? Bırak!” Dudaklarının kenarında tuhaf bir gülümseme oluştu. “Her abi dediğinde beni daha da yükseltiyorsun Eda.” Buz gibi oldum. O güne kadar bakışlarından, sözlerinden rahatsız olmuştum. Ne demek istediğini de çok iyi biliyordum. Ama bunu ilk kez bu kadar açık söylemişti. “Sen kafayı mı yedin?” Sesim titremişti. Cem bana bakmaya devam etti. “Gözümün önünde büyüdün sen. Bir baktım çocuk değilsin artık. Kadın olmuşsun.” Gözlerim dolmaya başladı ama korkudan çok öfkeliydim. “Bırak kolumu dedim!” “Bir kere tadına baksam ne olacak sanki?” Elimi bütün gücümle göğsüne dayayıp ittim. “BIRAK BENİ!” Bu kez hazırlıksız yakalanmıştı. Birkaç adım geriye sendeledi. Kolum kurtulur kurtulmaz hiç düşünmeden geri çekildim. Cem yeniden üzerime gelecek gibi olduğunda bağırdım. “Yaklaşma bana!” Gözlerimden yaşlar akıyordu artık. “Bir daha bana dokunursan amcama her şeyi anlatırım!” Yüzündeki ifade değişti. Belki ayılmıştı. Belki de babasının adını duymak yetmişti. Ben beklemedim. Arkamı dönüp koşmaya başladım. Ne kadar koştuğumu bilmiyordum. Ayakkabılarım ayağımı vuruyor, nefesim göğsümü yakıyordu ama durmadım. Eve doğru da gitmedim. Gidemezdim. Cem’in oraya benden önce dönme ihtimali bile midemi bulandırıyordu. Kendimi sahile attım. Denizin kenarındaki yürüyüş yolunda insanlar hâlâ vardı. Birkaç çift, banklarda oturan gençler, yürüyüş yapanlar… Kalabalığı görünce biraz olsun rahatladım. Boş bir bank bulup oturdum. Ellerim titriyordu. Kolumun Cem’in tuttuğu yerini ovuşturdum. Parmaklarının baskısını hâlâ hissediyor gibiydim. Sonra kendimi tutamadım. Başımı eğip ağlamaya başladım. Sessiz olmaya çalışıyordum ama omuzlarım titriyordu. Yıllardır rahatsız oluyordum ondan. Bakışlarını fark ediyordum. Söylediği şeylerin ne anlama geldiğini biliyordum. Yine de bir yanım sürekli kendine başka açıklamalar bulmuştu. Kuzenim. Aynı evde büyüdük. O kadar da değildir. Belki yanlış anlıyorum. Yanlış anlamıyormuşum. Bunu fark etmek midemi bulandırıyordu. Daha kötüsü, eve dönmek zorundaydım. Nereye gidebilirdim ki? Abimin evine mi? Yıllar önce beni yanına almayan Ersin’e gidip, “Cem bana böyle yaptı,” mı diyecektim? Amcama anlatsam ne olacaktı? Cem onun oğluydu. Bana inanır mıydı? İnanırsa ne olurdu? Evde nasıl yaşamaya devam ederdim? Tam yeniden yüzümü ellerimin arasına aldığım sırada önümde birinin durduğunu fark ettim. Başımı kaldırdığımda yirmi beş yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir adam bana bakıyordu. İlk anda bütün bedenim yeniden gerildi. Adam cebinden çıkardığı paket mendili bana doğru uzattı. “Al.” Şaşkınca önce yüzüne, sonra elindeki mendile baktım. “Sağ ol.” Paketten bir tane çekip aldım. Gözlerimi sildim, ardından burnumu çekerken yüzümü diğer tarafa çevirdim. Ağlamaktan burnum da tıkanmıştı zaten. Adam hâlâ gitmemişti. Bir iki saniye sonra; “Senin gibi tatlı birini kim ağlattı böyle?” dedi. Kaşlarımı anında çattım. Az önce yaşadıklarımdan sonra tanımadığım bir erkeğin bana iltifat etmesi isteyeceğim son şeydi. “Gider misiniz?” Sesim sert çıkmıştı. Adamın yüzündeki gülümseme hemen kayboldu. İki elini hafifçe havaya kaldırıp bir adım geri çekildi. “Tamam, tamam. Kusura bakma. Yanlış anlaşıldı.” Ters ters bakmaya devam ettim. “Ben sadece…” Başını kaşıdı. “Yani burada tek başına ağlıyorsun. Yardım edebileceğim bir şey var mı diye soracaktım. Cümleye biraz salakça girdim galiba.” Cevap vermedim. Önüme döndüm. Gözlerim yeniden dolmuştu. Elimdeki mendille yanağımdan süzülen yaşları silerken adamın uzaklaşmasını bekledim. Gitmedi. Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra bankın diğer ucunu gösterdi. “Oturabilir miyim?” Omuzlarımı silktim. Bana ne der gibi. İster otur, ister git. Adam bunu izin olarak kabul etmiş olacak ki bankın en uzak ucuna oturdu. Aramızda rahatlıkla iki kişinin daha oturabileceği kadar mesafe bıraktı. Bu hareketi biraz olsun rahatlamamı sağladı. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Ben denize bakıyordum, o da önümüzde yürüyen insanları. Sonra adam ansızın bir şeyler anlatmaya başladı. Başımı çevirmedim. “Bana niye anlatıyorsunuz?” “Konuşacak konu arıyorum.” İstemeden kaşlarımı çattım. “Aramayın.” “Tamam.” Sessizlik. Yaklaşık on saniye sonra yeniden konuştu. Anlatmaya devam etti. Komik gelmişti anlattığı. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Gülmeyecektim. Adam devam etti. Burnumdan istemsizce küçük bir gülme sesi çıktı. Hemen yüzümü diğer tarafa çevirdim. Adam bunu yakalamıştı. “Hah.” Başımı ona döndüm. “Ne hah?” “Biraz önce beni kovuyordun. Şimdi güldün.” “Size gülmedim.” “Martıya güldün.” “Evet.” “Ben onu anlattım. Dolaylı olarak bana güldün.” Bu sefer gerçekten güldüm. Çok değildi. Gözlerim hâlâ ıslaktı, burnum hâlâ kızarmıştı ama birkaç saniyeliğine de olsa içimdeki o ağır sıkışma hafiflemişti. Adam gülümsedi ama bu kez bana iltifat etmeye çalışmadı. “İyi. Görev tamamlandı.” “Ne görevi?” “Bankta ağlayan yabancı insanı üç dakika içinde güldürme görevi.” “Böyle bir göreviniz mi vardı?” “Şu an uydurdum.” Başımı iki yana salladım. “Çok saçmasınız.” “Bunu sık duyuyorum.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD