Bölüm 1: "İlk Görüş"
Rachel Taylor, Light A Fire
Havanın cıvıl cıvıl olduğu bir Ağustos günüydü. Kuşların o güzel melodilerini kulaklarım duyuyor fakat işitmekte güç çekiyordu.
O kadar heyecanlıydım ki, Mehmet Müdür'ün işinin bitmesini rahatsız bir sandalyede beklerken, bir buçuk saatten beri otomatik şekilde çiğnediğim sakızın ağzımda olduğunun bile farkında değildim.
Uzun süredir bekliyordum. Büyük ihtimal otele giderim, Mehmet Müdür'ün işi bitmeyecek diye düşünürken misafiri odasından çıktı ve Müdürüm sakin bir tavırla, gelmemi işaret etti.
Heyecanla odasına girdim fakat Mehmet Müdür bir açıklama yapmıyordu. Görev aşkıyla yanıp tutuşan bedenim ise artık dayanamıyordu.
Sabırsızlıkla "Beni neden İzmir'den buraya çağırdığınızı hâlâ söylemediniz Müdürüm." dedim ve amirimden bir açıklama beklediğimi çatık kaşlarımla belli ettim.
Mehmet Müdür açık renk ve seyrek kaşlarını kaldırarak "Artık açıklama zamanı geldi Gece, ben de farkındayım. Cinayet büro olarak altı yıldır bir seri katilin peşindeyiz." dedi.
Biraz duraksadı ve dinlediğimi belirten bir onaylama beklercesine gözlerimin içine baktı.
"Evet Müdürüm, ne olmuş o seri katile?" diye sordum.
"Altı yıl içerisinde faili meçhûller dışında yüz yirmi altı kişiyi katletti ama o kadar profesyonel ki ardından ne bir DNA, ne de bir parmak izi bulduk."
Kafam iyice allak bullak olmuştu. "Anlıyorum Müdürüm, fakat madem DNA veya parmak izi bulamadınız katilin kim olduğunu nasıl anlıyorsunuz?"
"Bak Gece, her maktul aynı şekilde öldürülüyor. Kalbe tek kurşun ve elleri ve cinsel organı vücutlarından ayrılacak şekilde. Ayrıca bel bölgelerinde bıçakla yapılmış bir E harfi oluyor. Adı veya soyadı E harfi ile başlayan sabıkalıları araştırdık. En uygununu tespit ettik." dedi Mehmet Müdür.
Fakat o kadar afallamış bir şekilde bakıyordum ki toparlanmam birkaç saniyemi aldı. Sonunda "Bu E harfi ne anlama geliyor?" diye sordum.
Mehmet Müdür kar taneleri düşmüş kumral saçlarını karıştırdıktan sonra "Eren Karadağ, katilin adı bu." dedi.
"Müdürüm tamam, her şeyi anlıyorum fakat hâlâ gelme sebebimi söylemediniz. Koskoca cinayet büro bile yakalayamadıysa bir başkomiser tek başına ne yapabilir?" diye sordum.
Mehmet Müdür alayla kaşlarını kaldırdı ve güldü.
Yüzünün hali beni biraz korkmuştu açıkçası çünkü bana kolay olmayan bir görev vereceğine adım gibi emindim.
"Cinayet büronun araştırmalarına göre Eren'in hayatında bir kadın yok Gece, ve sen onun hayatındaki kadın olacaksın."
Yok devenin...
Kelimler bile Mehmet Müdür'ün dudaklarının arasından çıktıktan sonra şaşırmıştı.
Kahkahamı tutamayıp gülmeye başladım. Dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemi sonlandırdığımda "Şaka yapıyorsunuz değil mi Müdürüm?" dedim.
Mehmet Müdür ise gayet ciddi bir tavırla "Onu kendine âşık edeceksin Gece, böylelikle bir açığını yakalayıp onu içeri tıkacağız." dediğinde yüz ifademi ciddileştirip "Ya deşifre olursam Müdürüm, o zaman ne olacak?" diye sordum.
Mehmet Müdür ise gayet ciddi ve sakin bir biçimde "Eren değer verdiği birinin kılına dahi zarar vermez, bu yüzden onun sana değer vermesini sağlamalısın Gece." dedi.
Her zamanki gibi omuzlarım dik, özgüvenli halimle oturduğum yerden kalkıp "O zaman çalışmalara başlayayım Müdürüm, izninizle." dedikten sonra topuklu ayakkabılarımın zeminde bıraktığı tok seslerle Mehmet Müdür'ün odasından çıktım.
. . .
Ah İzmir! Memleketimden ayrılalı daha bir gün bile olmadı fakat nasıl da özledim denizinin her bir dalgasını, rüzgarının her esişinde tenimde uyandırdığı tüy gibi hafif hissi...
İstanbul, güzel bir şehir. Bu inkâr edilemez bir gerçek fakat ben doğup büyüdüğüm yerden ayrılamam, daha doğrusu ayrılmazdım. Ailemle orada hatıralarımız birer birer birikip bir çukura dolmuştu sanki.
Hayatta İzmir'den gitmem derken, koşa koşa İstanbul'a geldim.
Peki, neden?
Aşk oyunu diyebileceğim bir görev yüzünden. Umarım bu görevi layığıyla yaparım ve asla pişman olmam.
Lâkin, sanki ensemdeki tüy hafifliğinde bir ses, 'Pişman olmayacaksın' diye fısıldıyordu.
İzmir'den daha yeni buraya geldiğim için otelde kalıyordum.
Otele kumral, düz saçlarımı savurarak havalı havalı girdim.
Odama girdiğim an Mehmet Müdür'ün, Eren Karadağ'ı daha iyi tanıyabileyim diye onunla ilgili bilgilerin yazdığı dosyayı elime aldım.
Kadife dokusu olan bu dosya istemsizce hoşuma gitmişti. Siyah kapağını dikkatlice ve heyecanlı bir şekilde kaldırarak okumaya başladım.
"Eren Karadağ otuz üç yaşında, 11 Şubat 1985 doğumlu. Sarıyer'de Black barın sahibi, her hafta cuma günleri akşam yemeğini kendi barında yer. İstanbul Üniversitesi Edebiyat mezunu fakat mesleğini yapmıyor. Evi de, barı gibi Sarıyer'de. Ailesi kendisi on iki yaşındayken trafik kazası sebebiyle ölmüş."
Ölüm...
İçimin burkulmasına yol açan kelime, sol yanıma amansız bir ağrı veren, hiçbir şeyin olmadığı kadar gerçek olabilen, soğukluğunu iliklerime kadar hissettirebilen...
Annem, babam ve küçük kız kardeşimin adlarına yıllar geçse de asla yakıştıramadığım, yakıştıramayacağım ve dillendirmeye bile çok korktuğum, boğazımda düğümlenen kelime.
Annem, babam ve kız kardeşim, ben yirmi yaşındayken silahlı bir saldırıya uğradılar.
Tozlu takvim yaprağı, 11 Kasım 2011'i gösteriyordu. Ailemin katili bulunamadı, faili meçhûl olarak kayıtlara geçti. Polis olma sebebim suçluları yakalayabilmek iken, birden ailemin katilini bulmak oldu.
Onların kanlarının yerde kalmasını hiçbir zaman istemedim. İntikam ateşi bedenimi kasıp kavururken polislik biraz olsun içime su serpiyordu.
Hoş, mesleğe başladığımdan beri o şeref yoksunu katili arıyordum ama tek bir ize bile rastlamamıştım.
Bunları düşünürken sol gözümden bir damla yaş aktı, elmacık kemiklerime doğru.
Gözden akan yaş kalbin derinliklerine akabilir miydi?
Aktı.
Hem de, öyle bir aktı ki kabuk bağlamayan yarama denk gelince canımı yaktı, çok yaktı.
Duygusallığı bırakıp dosyaya bakmaya devam ettim.
Yazan bilgiler bitince diğer sayfaya geçtim ve...
Eren Karadağ'ın fotoğrafı tam karşımda duruyordu.
Bir insan nasıl bu kadar tehlikeli gözükebilirin cevabıydı.
Buz gibi bakan masmavi gözleri, simsiyah saçları, kalın ve gür kaşları, belirgin elmacık kemikleri, bir bıçağın sivri ucu kadar keskin çene hatları ve bütün ihtişamıyla geceyi süsleyen ay gibi parlayan beyaz teni ile gerçek olamayacak kadar cezbediciydi.
Evet, yakışıklı olduğunu inkâr edemezdim fakat bir o kadar da ürkütücü gözüküyordu.
İşte tam da şu an, akrep yelkovanın üstüne gelince zaman benim için durdu ve beynim bir gerçeğin farkındalığıyla sarsıldı.
Gözlerim şaşkınlıktan büyüdü, tükürüğüm boğazımda kaldı, nefesim kesildi ve kulaklarım uğuldadı.
Terleyen avuç içlerimi buz mavisi, kot pantolonuma sildim.
Bu adamın bana değer vermesini ve âşık olmasını sağlamak görevim.
Peki ya ben onu kendime âşık etmeye çalışırken ona âşık olursam..?
Şu güne kadar tek bir erkek için bile kalbim atmadı. Babam benim ilk aşkımdı ve öldüğü gün son olacağına dair kendime söz vermiştim.
Kalbimin ritmini değiştirebilecek tek bir erkek bile tanımadım.
Peki şimdi hissettiğim neydi? Minik kalbim korkudan göğüs kafesimi zorlarcasına atıyordu.
Ama bu olmaz, olamaz. Kalbimi kesinlikle içeri tıkmam gereken bir seri katile kaptırmam, kaptırmamalıyım.
Hiçbir zaman duygularımın esiri olmamıştım, bundan sonra da olmayacaktım.
Bir anda gözüm telefonuma kaydı. Tarih 11 Ağustos Cuma.
Cuma!
Eren Bey bugün barda akşam yemeği yiyecekti. O zaman tanışmamız için gerekli fırsat ayağıma geldi değil mi?
İçimi tuhaf bir heyecan kapladı. Eren'e güzel gözükmem gerekiyordu.
Kesinlike görevim için güzel olmalıyım.
Bavulumu karıştırıp hem sade, hem de bir o kadar seksi siyah elbisemi buldum ve üzerime giydim. Derin, V şeklinde bir göğüs dekoltesi vardı. Siyah çoraplarımı giydikten sonra siyah, çapraz ipli ayakkabılarımı giydim.
Ardından sarıya yakın saçlarımı salık bırakarak boynumu ve kulaklarımı kapattım.
Saçlarıma çok açık bir maşa yaparak doğal bir görünüm elde ettim.
Daha sonra makyaj malzemelerimi çıkarttım. Göz kapaklarıma buğulu, siyah bir göz makyajı yaptım. Dolgun dudaklarıma da ten rengi bir ruj sürerek görünümümü tamamladım.
Aynaya baktığımda gözüm hiç çıkarmadığım kar tanesi kolyesine takıldı. Babamın, bana aldığı on sekizinci yaş günü hediyem.
8 Mayıs 2009/ Saat 00.00❄️
Kapım tıklatıldı ve babamın sesini duydum.
"Kar Tane'm müsaitsen gelebilir miyim?"
"Tabi, babacım buyur."
Babam içeri geldi ve yatağıma oturdu. "Bundan önceki on yedi doğum günündeki gibi on sekizinciyi de ilk ben kutlamak istedim Kar Tane'm. İyi ki benim kızımsın Gece. Senin gibi bir kızın babası olduğum için gurur duyuyorum. On sekiz yaşına girmiş olsan da, sen benim hep Minik Kar Tane'm olarak kalacaksın. Seni seviyorum, doğum günü kutlu olsun Gece'm." dedi ve yanıma biraz daha yaklaşıp siyah kadife bir kutu uzattı.
"Bu ne babacım?" diye sordum.
"Sana layık olmasa da küçük bir hediye, hoş önüne dünyaları da sersem yine layık olamaz ama." dedi gülerek.
"Ya babacım abartıyorsun, hem ne gerek vardı? Sen yanımdasın ya, bu benim için en büyük hediye." dedim.
"Hadi çok konuşma da hediyeni aç Minik Kar Tanesi." dedi.
"Tamam." deyip kahkaha attım.
Kutuyu açtığımda içinde minik kar tanesi figürü olan bir kolye gördüm.
"Tanrı'm! Çok teşekkür ederim, bu..bu muhteşem görünüyor." diyip babama sarıldım.
O da kolyemi boynuma taktı. "Çok yakıştı Minik Kar Tane'm benim." diyerek gülümsedi.
Şu An❄️
Kolyemi hissetmek için elime aldım. O anlar aklıma gelince dudaklarıma buruk bir tebessüm ev sahipliği yaptı. Hüzünle kolyemi izliyordum.
Parfümümü sıktıktan sonra da kafeye gitmek için otelden hızlıca çıktım.
. . .
Genç adam uzun geçen bir günden sonra her cuma olduğu gibi bara gidip yemek yiyecekti.
Tam kapıdan giriyordu ki biriyle çarpıştı.
Çarpıştığı kadının kaderi olduğunu nereden bilebilirdi ki?
Kendisinden kısa olduğu için başını eğip çarptığı kişiye çevirdi gözlerini.
Hani filmlerde olurdu ya; iki kişi göz göze geldiğinde sanki zaman durur, etraflarındaki herkes görünmez olur, tek gördükleri şey birbirlerinin gözleridir.
Genç adam her şeyi üzerine yemin edebilirdi ki, şu an filmlerdeki o klişe sahneyi yaşıyordu.
Gökyüzünü andıran masmavi gözleri, pamuk gibi teni ve dolgun, çok kalın olmayan, açık renk dudaklarıyla bu kadın tam anlamıyla nefesini kesmişti.
Karşısında duran kadın gözlerini birkaç kez kırpıştırıp, "Özür dilerim Beyefendi." dedi gayet kibar bir tavırla.
O an içinden duyduğu sesin dünyanın en güzel şarkısından bile daha büyüleyici, daha güzel olduğunu geçirdi Eren.
Genç adam da alayla dudağının sol kenarını yukarı kıvırıp, "Özürünüz kabul edilmedi Hanımefendi." dedi.
Karşısındaki kadın ise, kendinden emin bir şekilde, "Öyleyse kendimi size nasıl affettirebilirim?" deyip göz kırptı ona.
Şu an onu tanıyabilmek için yeryüzündeki bütün böğürtlenleri feda edebilirdi Eren. Bu yüzden, "Benimle bir akşam yemeğine ne dersiniz?" diye sordu.
Dudakları memnuniyetle kıvrıldı, "Madem beni affedeceksiniz o hâlde neden olmasın?" dedi kadın.
Eren kirli hayatında bir kadına yer olmadığını bilse de, neden böyle hissettiğine anlam veremiyordu.
Cevabı yoktu.
"Bu arada ben Eren Karadağ." deyip elini uzattı tanışmak maksadıyla.
Kadın ise, "Defne Kor." dedikten sonra kibarca elini sıktı Eren'in.
Eli eline deyince elektrik çarpmış gibi hissetti Eren ve elini hemen geri çekti.
Acaba bu normal bir şey miydi?
"Barı ben işletiyorum Defne Hanım, burada yemeğimizi yiyebiliriz." dedi.
Genç kadın ise, "Defne, sadece Defne." deyince muzipçe sırıtarak, "Peki Defne." dedi adam.
Defne de güldüğünde şu ana kadar fark etmediği yanaklarındaki çukurları gördü Eren. Gamzeden nefret ediyordu adam, şu dakikaya kadar.
Yemek yemek için masaya geçtiklerinde sipariş verdiler. Sessiz bir akşam yemeği geçerken, ortamı çatal ve bıçaklarının tabaklarına deyince çıkan tiz sesleri dolduruyordu.
"Ben kafe&bar işletiyorum, peki Defne sen bir işle meşgul müsün?" diye sordu Eren.
Genç kadın bir müddet duraksadıktan sonra, "Meslek gibi görmüyorum ama fotoğrafçılık mezunuyum ben. Çok sevdiğim için iş gibi gelmiyor, hobi gibi. Yani para kazanmak için değil sevdiğim için çekiyorum ama tabi ki çektiğim fotoğraflar sayesinde para da kazanıyorum." deyince, "Belki bir gün benim de fotoğrafımı çekersin." dedi Eren.
Göz kırptı, "Memnuniyetle."
Sert ve kemikli yüz hatlarına sahip olmasına rağmen nasıl böyle seksi ve aynı zamanda zarif olabilirdi hâlâ aklı almıyordu Eren'in.
"Bir şey soracağım Eren, hayatında bir kadın var mı?" diye sorduktan sonra Eren'e beklentiyle bakan Defne'ye alayla dudağının sol kenarını yukarı kaldırdı, "Yoksa bu bir çıkma teklifi mi?" diye sordu genç adam.
Dudaklarını yalayıp, "Bildiğim kadarıyla bu tarz teklifleri erkekler yapar." dedi, bilmiş bir tavırla Defne.
Çıkma teklifi denen şeyin uzun zaman öncesine ait olduğunu ve lisede olmadıklarını fark ettiklerinde ikisi de sinirleri bozulmuşçasına güldü.
Eren, "Ha bu arada, hayatımda bir kadın yok, hiçbir zaman da olmadı." diye ekledi.
Defne, gülümsedi. Ardından saatine bakıp "Bugünlük bu kadar yeter, geç oldu gitsem iyi olacak." deyince ikisi de aynı anda ayağa kalktı.
Sokağa çıktıklarında tam gidecekken Eren, kolundan tutarak durmasını sağladı. Tek bir kelime bile etmeden tüm gece boyunca istediği şeyi yapmaya yeltendi.
Onu öpmeyi istemişti.
Eren Karadağ, ilk defa bir kadını öpmek istemişti ve bu çok tuhaftı.
Aralarında az bir mesafe vardı. Birbirlerine dikkatle bakıyorlardı. Ne Defne kendini geri çekebiliyordu ne de Eren onu öpecek kadar cesurdu.
Eren'in nefeslerini kontrol etmesi zorlaştığında kendisine geldi ve ondan uzaklaşmadan önce yanağına masum bir öpücük kondurdu.
Eren geri çekildiğinde ona şaşkın bir şekilde bakıyordu Defne, "Bu ne içindi?" diye sordu.
Eren de gülümsedim ve, "Affedildiğinin bir kanıtı." dedi.
O da gayet bilmiş bir surat ifadesiyle, "Sen her affettiğin kişiyi böyle öpüyor musun Eren?" dedikten sonra arkasını döndü ve topuklu ayakkabılarının zeminde çıkardığı tok sesle birlikte gözden kayboldu.
Bölüm Sonu.