Akşamın alacakaranlığı laboratuvarın pencerelerinden içeri sızıyor, odanın köşelerini morumsu gölgelere boğuyordu. Yeşim, son bir kez elektron mikroskobunun kayıt düğmesine basarak son otuzaltı saat boyunca yaptığı zaman atlamalı çekimin sonuçlarını çıkardı. Ekranda, nanorg adını verdiği yapılarla dolu o küçük dünyanın yavaş ama kararlı dansı devam ediyordu. Bugünün son veri noktasını kaydetti.
22 Mart 2041 - Saat 19:48
Nanotopia #1 gözlem süresi: 36 saat
Numune: Nemrut Dağı meteorit örneği #304
Boyut artışı: %8.2
Yeni koloni oluşumları: 3
Not: Bölünme mekanizması hala belirsiz. Mitoz benzeri ama femtometrik ölçekte.
Ellerini ensesinde kilitledi, omuzlarını geriye doğru çekti. Kemiklerinden gelen çıtırtı, sessiz laboratuvarda küçük bir patlama gibi yankılandı. 36 saattir neredeyse hiç kıpırdamadan aynı pozisyonda oturuyordu. Sandalyesini terk etmeden birkaç kez uyumuştu bile. Belinin alt kısmı uyuşmuş, boyun kasları taş kesilmişti.
Tam o sırada kapı açıldı. Mehmet Efendi, bu sefer elinde bir tepsiyle içeri girdi. Tepside, üzerinde buhar tüten bir kupa ve yanında küçük bir tabakta börek dilimleri vardı.
"Atom getirdim," dedi sesindeki sıcaklıkla odanın soğuk atmosferini yumuşatarak. "Tarçın ve kakao tozu eşliğinde. Sabahtan beri bir şey yiyip içmediğinizi biliyorum."
Yeşim, ona döndü. Gözleri, uzun süre ekrana bakmaktan kızarmış, altları mor halkalarla çevrilmişti. Ama bu sefer, Mehmet Efendi'nin yüzüne odaklanabildi. Gerçekten odaklanabildi.
"Mehmet abi," dedi, sesi biraz kısık. "Saat kaç?"
"Sekize geliyor sanırım Yeşim Hanım." Mehmet Efendi, tepsiyi masanın boş bir köşesine yerleştirdi. "Sizi bu halde görünce dayanamadım. Size kendi spesiyalimden yaptım."
Yeşim, kendini zorlayarak ayağa kalktı. Bacakları karıncalanıyordu. Birkaç saniye ayakta durup kan dolaşımının normale dönmesini bekledi. Sonra Mehmet Efendi'nin yanına geldi, kupayı aldı. Sıcaklık, parmaklarına nüfuz ederken iç geçirdi.
"Çok teşekkür ederim," dedi, bu sefer gerçek bir minnetle. "Ben... bugün, sanırım biraz kayboldum."
Mehmet Efendi, onun yüzündeki o bitkin ama hâlâ parıldayan ifadeyi inceledi. "Önemli... bir şey, değil mi?" diye sordu, doğrudan ama nazikçe.
Yeşim, bir yudum Atom aldı. Sıcak sıvı boğazından aşağı inerken, sanki içine hayat doluyordu. Tarçının ve kakaonun kokusu burnunu doldurdu. "Evet," diye fısıldadı sonunda. "Ama... imkansız bir şey."
"İmkansız mı?" Mehmet Efendi'nin gözlerinde bir merak parladı. "Bilimde imkansız diye bir şey var mıydı?"
Yeşim, onun bu basit ama derin sorusu karşısında gülümsedi. "Teorik olarak var olmaması gereken bir şey buldum. Canlı olduğunu düşündüğüm ama canlı olamayacak kadar küçük bir şey."
Mehmet Efendi bir an düşündü. "Yeşil şapkalı Cinler gibi mi?" diye sordu hafif alaycı bir ifadeyle.
Yeşim, kahkahasını tutamadı. O kadar uzun zamandır gülmemişti ki sesi biraz tuhaf, boğuk çıktı. "Evet," dedi, gözleri parıldayarak. "Tıpkı cinler gibi. Yeşil pabuçlu, büyülü cinler."
İkisi de gülümsedi. O an, laboratuvarın resmiyet perdesi yırtılmış, iki insan sıcak bir bağda buluşmuştu.
"Peki bu cinler," diye devam etti Yeşim, "rüyalarınıza girip sizi rahatsız ederse ne yaparsınız?"
Mehmet Efendi, Yeşim Hanım’ı şöyle bir süzdükten sonra “En iyisini siz bilirsiniz Yeşim Hanım” dedi. “Lakin bir şeye ihtiyacınız olursa beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz. Kapımın arkasındaki süpürgeyle elimden ne gelirse yaparım.”
“Çok hoşsun Mehmet abi. Süpürgeyle ne yapacaksın? Ufak gördün de cinleri mi süpüreceksin?”
“Gerekirse süpürürüm, gerekirse kovalarım, gerekirse sopalarım. Kimse benim Yeşim Hanım kızımı rahatsız edemez.” Diyerek yüzünde muzip bir ifadeyle odadan çıkıyordu ki...
Yeşim'in yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu. "Keşke bir süpürgeyle çözülebilse... Onlarla ne yapacağımı bilmiyorum. Birine söylersem... camiada dalga konusu olabilirim."
"Hatta..."
Sesi titredi. "Hatta kariyerimi bitirebilirler."
Mehmet Efendi, bir an sessiz kaldı. Sonra, Yeşim'in omzuna hafifçe ve babacan bir tavırla dokundu. "Yeşim Hanım," dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. "Ben doksanlı yıllarda bu üniversitede çalışmaya başladığımda, bu koridorlardan Einstein'ın bir sözü asılıydı: 'Hayal gücü bilgiden daha önemlidir.' Siz hayal edebiliyorsunuz. Gerisi gelir."
Yeşim, ona baktı. Gözlerinde minnet gözyaşları birikmişti. "Teşekkürler, Mehmet abi."
Kapı kapandığında, Yeşim kendini yeniden sandalyesine bıraktı. Atom'un sıcaklığı midesine yayılıyor, ona güç veriyordu. Birkaç dakika, sadece oturup nefes aldı. Düşünceler toparlanıyor, zihni berraklaşıyordu.
Yeşim, monitörün karşısına yeniden geçti. Nanorg kolonisi -ona artık "Nanotopia" adını vermişti- hâlâ oradaydı. Veri kaydı devam ediyordu.
Not defterini aldı, dün geceden beri okuduğu makaleleri hızla gözden geçirdi:
"Hücresel yaşamın alt sınırı, temel moleküler makinelerin fiziksel boyutlarıyla belirlenir. Ribozomlar (~20 nm), DNA replikasyon kompleksleri, enerji üretim sistemleri... Bunların hepsi en az 200 nanometrelik bir hacim gerektirir. Daha küçük bir organizma, hayati işlevleri yerine getiremez." - Dr. Elena Rodriguez, Nature Microbiology, 2028.
"Nanobakteri iddialarının çoğu kontaminasyon veya mineral kristal büyümesi olarak açıklanmıştır. Yaşamın 100 nm altında var olabilmesi için bildiğimiz fizik yasalarının yeniden yazılması gerekir." - Prof. Kenji Tanaka, Journal of Astrobiology, 2034.
Ama ekrandaki görüntü başka bir hikaye anlatıyordu. Yeşim, kumanda kollarını hareket ettirerek nanotopianın farklı bir bölgesine odaklandı. Görüntüyü 75.000 kat büyütmeye ayarladı.
İşte oradaydı.
Dün fark ettiği o desen... Kürelerin yüzeyindeki düzenli, geometrik desen. Şimdi daha net görüyordu: Altıgen birimlerden oluşan bir ağ. Tıpkı bir bal peteği gibi. Bu, lipid çift tabakalı hücre zarından farklı, çok daha organize bir yapıydı.
Hücre duvarı, diye düşündü heyecanla. Bu bir bakteri hücre duvarına benziyor ama... nano ölçekte.
Eğer hücre duvarı varsa, içinde genetik materyal de olmalıydı. DNA ya da RNA. Ama bu kadar küçük bir yapıda nasıl?
Yeni bir pencere açtı, spektroskopi verilerini kontrol etti. Numunenin kimyasal analizi henüz tamamlanmamıştı, ama ilk sonuçlar karbon, azot, oksijen ve fosfor varlığını gösteriyordu. Fosfor... DNA'nın yapı taşlarından biri.
Kalbi hızlandı.
Anıl Bey'e göstermeli miydi? Hocası, Türkiye'nin önde gelen mikrobiyologlarındandı. Nanobakteri tartışmalarını iyi bilirdi. 1990'lardaki o ünlü NASA tartışmalarını, Mars meteoritindeki sözde fosilleri...
Ama aynı zamanda Anıl Bey titizdi. Acımasızca titiz...
Bir doktora öğrencisini, yetersiz kanıtlarla ona geldiği için laboratuvardan kovduğu bile olmuştu. "Bilim, kanıt demektir," derdi her fırsatta. "Duygu değil, sezgi değil, inanç değil. Sadece ve sadece tekrarlanabilir, ölçülebilir kanıt."
Yeşim, not defterindeki gözlemlerine baktı. 36 saatlik veri... Büyüme oranları... Yapısal analizler...
Yeterli mi?
İçindeki bilim insanı haykırıyordu: Daha fazla veri topla! Daha kesin kanıtlar bul! DNA testi yap! Protein varlığını araştır!
Ama içindeki kaşif, keşfettiği şeyin büyüklüğünü anlamanın verdiği heyecanla titriyordu: Bu, her şeyi değiştirebilir. Yaşamın tanımını, kökenini, evrendeki yaygınlığını...
Saat 02:16'ydı. Kampüsteki tüm ışıklar sönmüştü, sadece güvenlik görevlilerinin el fenerlerinin ışıkları ara sıra pencereden süzülüyordu. Yeşim hâlâ laboratuvardaydı.
Bir karar vermişti: Önce DNA testi yapacaktı. Eğer nanorgların içinde nükleik asitler bulabilirse, o zaman Anıl Bey'e gidebilirdi. "Sonuçlar olmadan, sadece güzel görüntülerden ibaretti her şey."
Mikroskoptan numuneyi çıkardı, dikkatle küçük bir petri kabına aktardı. Sonra floresan boya kitini çıkardı - DNA'ya bağlanan ve UV ışık altında parlayan özel bir boya. İşlem hassastı, kontaminasyon riski yüksekti.
Elleri titriyordu. Derin bir nefes aldı, kendine "Yavaş ol, dikkatli ol" diye fısıldadı.
İki saat boyunca, steril çalışma kabininde numuneyi hazırladı. Her adımı üç kez kontrol etti. Sonunda, boyanmış numuneyi floresan mikroskobunun altına yerleştirdi.
UV ışığı açtı.
İlk başta, sadece karanlık gördü. Sonra... küçük, soluk noktalar belirmeye başladı. Yeşilimsi, parıltılı noktalar.
DNA.
Nanorgların içinde gerçekten de nükleik asitler vardı.
Yeşim, sandalyesine yığıldı. Göğsünden çıkan bir ses, nefes nefese bir kahkaha ile hıçkırık arası bir şeydi. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
Neredeyse 45 saatlik uykusuzluk, korku, şüphe ve şimdi bu... zafer. Ya da belki çılgınlığın başlangıcı.
Not defterine, titreyen eliyle yazdı:
23 Mart 2041 - 04:22
Floresan boyama testi tamamlandı.
Nanorg yapılarının içinde nükleik asit varlığı doğrulandı.
Parlaklık yoğunluğu düşük ama tutarlı.
Kontrol numuneleri temiz.
SONUÇ: Genetik materyal mevcut. Canlılık hipotezi güçleniyor.
Artık kanıtları vardı. Henüz eksikti, evet. Daha fazla test gerekiyordu. Ama artık dayanak noktası vardı.
Gözleri tekrar monitöre kaydı. Nanorglar orada, kendi mikro evrenlerinde yaşamaya devam ediyorlardı. Onun, onların varlığını keşfetmesi, onları hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Var oluyorlardı, işte bu kadar.
Yeşim, kupasındaki akşamdan kalmış, soğumuş Atom'u bitirdi. Ayağa kalktı, pencerenin yanına gitti. Dışarıda, şafak sökmeye başlıyordu. Ufukta ince bir turuncu çizgi belirmişti.
Yarın -ya da aslında bugün- Anıl Bey'e gidecekti. Bilim dünyasının kapılarını çalacaktı. Ve o kapıların ardından ne geleceğini bilmiyordu: Kabul mü, red mi, zafer mi, alay mı?
Ama artık geri dönüş yoktu. Çünkü gerçek, ekranda parıldıyordu. Ve gerçek, sessizce büyümeye ve çoğalmaya devam edecekti, onun onu açıklayabilmesini beklemeden.
Laboratuvarın ışıklarını söndürdü, sadece elektron mikroskobunun bekleme modundaki küçük yeşil ışığını bıraktı. Kapıyı arkadan kilitleyip odasına geçti. Koltuğuna uzanıp gözlerini kaparken, için için titriyordu.
Yorgunluktan mı, yoksa gelecekten korktuğu için mi, emin değildi.
Belki de ikisi birdendi.