ZIRHIN ALTINDAKİ ÇIPLAK ACI
Tahran’ın akşam ezanı uzaktan, hüzünlü bir melodi gibi villanın duvarlarında yankılanıyordu. Lavasan’ın yemyeşil tepelerine kurulmuş bu geniş villa, şehrin kaosundan uzak, yüksek duvarlarla çevrili bir sığınaktı. Akşam namazı vakti yaklaşırken, minarelerden yükselen ses, camilerin ötesinde, zengin mahallelerin sessizliğinde eriyordu. Abbas, çalışma odasındaki masasında, önündeki devlet raporlarına odaklanmaya çalışıyordu. Üzerinde lacivert, ağır pamuklu kumaştan, sade ama kalitesi duruşundan belli olan bir eşofman takımı vardı. Kravat yoktu, takım elbise yoktu ama o koltukta oturuşu bile sanki bir mahkemeye başkanlık ediyormuş gibi heybetliydi. Geniş omuzları, yılların verdiği otoriteyle gerilmişti; ancak yüzündeki gölgeler, kameraların asla göstermediği yorgunluğu ele veriyordu.
Sare, elinde bitki çayıyla kapıda durdu. Abbas’ın profili, masa lambasının sarı ışığında sert bir kaya parçası gibi görünüyordu. Gözlerini kapatmış, şakaklarını ovuyordu. Parmak uçları, griye çalan saç diplerine baskı yapıyor, hafifçe masaj yapıyordu. O meşhur, derin ve pürüzlü sesiyle fısıldadı:
"İçeri gel Sare. Kapıda dikilme, dikkatimi dağıtıyorsun."
Sare, adamın onu görmeden fark etmesine şaşırarak içeri girdi. Halının kalın dokusu ayaklarının altında sessizce eziliyordu. Yanına yaklaştığında yine o koku çarptı yüzüne; ağır bir ud ağacı ve ona karışmış hafif ilaç kokusu – acı kesicilerin ve belki de kortizonun o keskin, metalik izi. Bu koku artık Sare için "tehlikeli güvenin" simgesi haline gelmişti. Hem itici hem de garip bir şekilde çekici.
"Çayınızı getirdim," dedi Sare sessizce, fincanı masaya bırakırken. "Doktor Cevadi, ağrılarınızın artabileceğini söylemişti. Bitki karışımı... papatya, melisa ve biraz da zencefil. Rahatlatır diye düşündüm."
Abbas gözlerini açtı. Bakışları ilk kez bu kadar bitkin, bu kadar savunmasızdı. Kehribar rengi irisleri, lambanın ışığında donuklaşmıştı. "Doktorlar çok konuşur," dedi ama sesi bu sefer titredi, her zamanki buyurgan tonundan eser yoktu. Elini bardağa uzatırken parmaklarının kontrolsüzce sarsıldığını Sare fark etti. Abbas, o titremeyi gizlemek için elini hızla geri çekti ve yumruk yaptı. Gururu, bedeninden daha çok acı çekiyordu. Damarları belirginleşmiş eli, masanın kenarına kenetlendi.
Bir an sessizlik oldu. Dışarıda, bahçedeki havuzun hafif şırıltısı ve rüzgârın yapraklardaki fısıltısı duyuluyordu. Sare, bir adım daha yaklaştı. "Abbas Bey... izin verin yardımcı olayım. Yalnız değilsiniz."
Abbas’ın yüzü birden şiddetli bir acıyla kasıldı. Sol eliyle masanın kenarına öyle bir tutundu ki, eklemleri bembeyaz kesildi. Boğazından boğuk, derin bir inilti çıktı – sanki göğsünün derinliklerinden yükselen, kontrol edilemeyen bir haykırışın yarısı. Tümör, zihnindeki o karanlık odayı bir kez daha talan etmeye başlamıştı. Baskı, şakaklarından ense köküne doğru yayılıyor, görüşünü bulanıklaştırıyor, midesini bulandırıyordu. Beyin dokusuna yaptığı baskı, sinir uçlarını ateşliyor; her nabız atışıyla birlikte keskin bir bıçak gibi saplanıyordu.
"Abbas Bey!" Sare panikle yanına koştu. Sandalyesini yana çekti, dizlerinin üzerine çöktü ve kollarını adama doladı.
Abbas, dengesini kaybederek koltuğundan yana doğru kaydı. O koca adam, o televizyonların dev figürü, şimdi Sare’nin kollarındaydı. Başını Sare’nin omzuna düşürürken, sıcak nefesi genç kızın boynuna değiyordu – ıslak, hızlı ve düzensiz. Sare, adamın ağır gövdesini tutmaya çalışırken, onun sert ama titreyen bedeninin sıcaklığını tüm hücrelerinde hissetti. Kaslı kolları, yılların spor salonu disipliniyle şekillenmiş göğsü, şimdi acıyla kasılmıştı. Sare’nin ince parmakları, Abbas’ın sırtına yaslandı; kumaşın altından sırt kaslarının gerilimini, omurgasının yay gibi kıvrılışını duyumsuyordu.
"Gitme..." diye mırıldandı Abbas. Sesi artık bir otorite değil, karanlık bir kuyunun dibinden gelen yardım çığlığıydı. "Bırakma beni bu karanlıkta. Her şey kararıyor... sesler... her şey..."
Sare’nin kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Nefret ettiği adamın savunmasızlığı, kalbindeki tüm surları yıkıyordu. Adamın terleyen alnı, Sare’nin tenine değiyordu; ter damlaları, genç kızın boynundan aşağı süzülüyordu. O an, bu adamın sadece bir "sistem figürü" değil, etiyle kemiğiyle acı çeken, çok yakışıklı ve çok yalnız bir adam olduğunu ilk kez bu kadar yakından hissetti. Yakışıklılığı, acıyla bile silinmemişti: keskin çene hattı, kalın kaşlarının altındaki o kehribar gözler, hafifçe ayrılmış dudakları... Yalnızlığı ise, yıllardır taşıdığı maskenin ardında, şimdi çıplak halde ortaya dökülüyordu.
Sare, bir eliyle Abbas’ın ensesini kavradı. Parmakları, kısa kesilmiş saçlarının arasına girdi; terden nemlenmiş, sıcak deriyi okşadı. Diğer eliyle sırtını yavaşça sıvazlıyordu – dairesel, yatıştırıcı hareketlerle. "Sakin olun... buradayım. Nefes alın, derin derin." Sesi yumuşak, neredeyse anne şefkatiyle doluydu. Abbas’ın bedeni onun kucağında hafifçe titriyordu. Göğüsleri, adamın yana eğilmiş başının ağırlığı altında yükselip iniyordu. Aralarındaki mesafe erimiş, tenleri birbirine değiyordu. Sare, adamın kalp atışlarını bile hissedebiliyordu – hızlı, düzensiz, acıyla yarışan bir ritim.
Abbas’ın eli, Sare’nin beline kaydı. Güçsüz bir tutuşla sıktı, sanki düşmemek için son dayanağıymış gibi. "Sare... kokun... ud gibi değil, senin gibi... temiz, genç..." diye fısıldadı, acının arasında bile. Nefesi, Sare’nin kulak memesine çarpıyordu; sıcak, nemli. Genç kızın vücudu, bu yakınlıktan istem dışı ürperdi. Teninin her noktası uyanmıştı – boynundaki nefes, göğsündeki ağırlık, belindeki elin baskısı. Bu, nefretle karışık bir çekimdi; tehlikeli, yasak ve karşı konulmaz.
Tam o sırada, masanın üzerindeki telefonun ekranı bir kez daha aydınlandı. Görüntülü arama geliyordu: "Eşim Zehra arıyor..." Ekran, Zehra’nın fotoğrafını gösteriyordu – zarif başörtüsüyle, çocuklarıyla gülümseyen, geleneksel İran ailesinin mükemmel imajı. Abbas’ın meşru hayatı, dışarıdaki dünya.
Abbas, acısının arasından telefonun ışığını gördü. Sarsılarak doğrulmaya çalıştı ama başaramadı. Sare’nin kucağında, bir günah gibi asılı kalmıştı. Güçsüz eliyle Sare’nin kolunu kavradı. "Açma..." dedi, Sare’nin gözlerinin içine bakarak. Gözleri acıdan yaşarmıştı ama hala o büyüleyici, kehribar rengi pırıltıyı taşıyordu. "Beni böyle... beni böyle görmelerine izin verme. Onların kahramanı ölemez Sare. Zehra... çocuklar... onlar benim gücümü görsün. Bu acıyı değil."
Sare, bir yanda ekrandaki "meşru" aile mutluluğu, diğer yanda kollarındaki "gayri meşru" acı arasında kaldı. İran’ın geleneksel aile yapısı, bu villada da kendini gösteriyordu: baba en tepede, otorite ve onurun taşıyıcısı. Ama şimdi o otorite, bir genç kızın kollarında eriyordu. Abbas’ın o her zaman tertipli olan saçları şimdi Sare’nin parmaklarının arasındaydı. Genç kız, elini adamın ensesine koyup onu kendine daha çok çekti. Alnını Abbas’ın alnına yasladı – terli tenler birbirine değdi, nefesleri karıştı.
"Buradayım," diye fısıldadı Sare. "Kimse görmeyecek. Söz veriyorum. Sadece ben... sadece ben göreceğim seni böyle."
Abbas, Sare’nin kokusunu içine çekerken, acısı yavaş yavaş yerini ağır bir uykuya bırakıyordu. Bedeni gevşedi; başı Sare’nin göğsüne daha da gömüldü. Sare’nin kalp atışları, adamın kulağında yankılanıyordu. Genç kız, bir eliyle Abbas’ın sırtını, diğer eliyle saçlarını okşamaya devam etti. Parmakları, ensesindeki gergin kasları ovuyordu; başparmağı yavaşça şakaklara indi, hafif baskıyla masaj yaptı. Abbas’ın nefesi düzene girerken, eli Sare’nin belinden aşağı kaydı – bilinçsiz bir hareketle kalçasına yakın bir yere yerleşti. Sare ürperdi ama çekilmedi. Bu dokunuş, acının içinde bile elektrikliydi; teninin ısısı, kumaşın inceliği, adamın parmaklarının hafif kıvrımı...
Zaman durmuş gibiydi. Sare, adamın ağırlığını taşıyor, onunla bütünleşiyordu. Bu yakınlık, sadece fiziksel değildi; ruhsal bir teslimiyet gibiydi. Abbas’ın dudakları, Sare’nin boynuna hafifçe değdi – farkında olmadan, acının getirdiği bir iç çekişle. "Teşekkür... ederim..." diye mırıldandı uykuya dalarken. Sesindeki pürüz, şimdi daha derin, daha samimiydi.
Sare ise o an anladı; bu adamın sesi, kokusu ve varlığı, onun için artık en büyük hapisti. Ve bu hapis, Tahran’ın tüm yasalarından, İran’ın tüm geleneksel kurallarından daha zorlayıcıydı. Villanın duvarları dışında ezan bitmiş, gece çökmüştü. İçeride ise, iki beden birbirine dolanmış halde, sessiz bir itirafla bekliyordu. Sare’nin gözleri doldu; gözyaşları, Abbas’ın saçlarına damladı. Nefret miydi bu, yoksa doğmakta olan bir bağ mı? Bilmiyordu. Sadece kollarını daha sıkı sardı, adamın titreyen bedenini kendine bastırdı.
Uzun dakikalar geçti. Abbas’ın soluğu nihayet düzenli hale geldi. Sare, onu yavaşça koltuğa geri yerleştirdi ama bırakmadı. Dizleri hala yerde, başı adamın kucağına yakın. Eli, Abbas’ın göğsünde dinleniyordu – kalp atışlarını sayar gibi. Telefon tekrar çalmaya başladı ama Sare sessize aldı, ekranı kararttı. Zehra’nın çağrısı, bu odanın kapısından içeri giremeyecekti. En azından bu gece.
Abbas uykusunda hafifçe kıpırdandı. Eli, Sare’nin elini buldu ve sıktı. Bu basit temas, Sare’nin içini yakıyordu. Yakınlığın sıcaklığı, tenlerin teması, paylaşılan nefes... hepsi, aralarındaki çizgiyi silikleştiriyordu. Sare, başını adamın dizine yasladı, gözlerini kapattı. Dışarıda Tahran uyurken, villada yeni bir acı ve yakınlık doğuyordu – çıplak, savunmasız ve karşı konulmaz.