1.BÖLÜM

1481 Words
Tahran’ın kış kokusu, diğer şehirlere benzemezdi. Egzoz dumanı, yanık kömür isi ve Elburz Dağları’nın o bıçak gibi keskin soğuğu, şehrin üzerine gri bir kefen gibi serilirdi. Valiasr Caddesi’nin o bitmek bilmeyen, kaotik trafiğinde Sare, siyah şalına daha sıkı sarıldı. Burnuna dolan isli hava ciğerlerini yakıyor ama kalbindeki o dindirilemez öfkeyi soğutmaya yetmiyordu. Bu şehirde nefes almak, her geçen gün biraz daha zorlaşıyordu. Meydandaki dev dijital ekrandan yükselen o ses, bir balyozun örse vuruşu gibi beton binaların arasında yankılanıyordu. Görüntüde, sakalları her zamanki gibi kusursuzca düzeltilmiş, gözlerindeki ışık bir buz kütlesini andıran Abbas Şamirzadi vardı. Milli Güvenlik Yüksek Konseyi’nin "Demir Adam"ı, parmağını kameraya, yani halkın tam kalbine doğrultmuştu. “Düzen, fedakarlık üzerine kurulur!” diye gürlüyordu Şamirzadi. Sesi, hoparlörlerden cızırtılı ama otoriter bir şekilde taşıyordu. “Bu devletin bekası için gerekirse her birimiz birer kurban olmayı bilmeliyiz! Zayıflık, düşmanın ekmeğine yağ sürmektir. Taviz vermek, yıkıma davetiye çıkarmaktır.” Sare durdu. O çelik bakışlara saniyelerce baktı. Şamirzadi, onun için sadece bir devlet adamı değildi; o, Sare’nin hayallerinin üzerine beton döken, atölyesindeki renkleri solduran, arkadaşlarını karanlık binalara hapseden o devasa ve acımasız mekanizmanın en önemli dişli çarkıydı. Onun bir cümlesiyle bir gazete kapanıyor, bir fırça darbesi "ahlaka aykırı" sayılarak suç sayılıyor, koca bir sokak bir anda sessizliğe bürünüyordu. Ancak ideoloji, mide gurultusunu bastırmıyordu. Sare’nin cebindeki son birkaç tümen, sadece bir öğünlük ekmeğe ve bir otobüs biletine yetiyordu. Atölyesinin kirası üç aydır ödenmemişti; boyaları tüplerinde kurumuş, tuvalleri beyaz birer mezar taşı gibi boş kalmıştı. Ressamlık, Tahran’ın bu gri gerçeğinde lüks bir intihardan farksızdı. Sanat, karın doyurmuyordu; özellikle de sistemin "sakıncalı" bulduğu bir sanat. Dr. Cevadi’nin eline tutuşturduğu kağıttaki adres, onu şehrin o gürültülü ve kirli kalabalığından koparıp kuzeye, Şemiran’ın o aristokratik ve ölüm sessizliğine gömülmüş sokaklarına taşımıştı. Burası, yüksek duvarların ardına saklanmış, her köşesinde bir güvenlik kamerasının soğuk gözünün olduğu başka bir dünyaydı. Buradaki ağaçlar bile daha dik duruyor, buradaki rüzgar bile daha temiz esiyordu. “Sadece bakımını yapacaksın,” demişti Cevadi, sesi bir tehdit kadar alçak ve sarsılmazdı. “Soru sormayacaksın. Kim olduğunu sorgulamayacaksın. O sadece bir hasta, sen de sadece bir gölgesin. Unutma Sare, bu evin duvarları arasında gördüğün her şey devlete ait bir sır mahiyetindedir. Ve devlet, sırlarını açık edenleri, o sırrın içine gömer.” Sare, ağır ferforje kapının önünde durduğunda kalbinin göğüs kafesini döven sesini kulaklarında duyuyordu. Kapı, dijital bir tınıyla ve hidrolik bir tıslamayla açıldı. İçeri girdiğinde kendisini karşılayan şey, steril bir hastane kokusuyla karışık, ağır ve boğucu bir öd ağacı esansıydı. Evin içi, dışarıdaki Tahran’ın o perişan halinin aksine fazıyla lükstü ama bu lüksün içinde donmuş, insanı ürperten bir keder vardı. Geniş salonun ortasındaki kristal avizeler yanmıyordu; sadece duvar diplerindeki loş aplikler, bir tünelin sonundaki ışık gibi yolu aydınlatıyordu. Cevadi onu üst kata, evin en kuytu, en izole köşesindeki odaya yönlendirdi. "İçeri gir. O seni bekliyor." Maskenin Düşüşü ve Çıplak Gerçek Sare, titreyen elleriyle kapıyı araladı. Odaya adımını attığında, kulağına ilk çarpan şey profesyonel tıbbi cihazların ritmik, monoton biplemesi oldu. Bir yaşam destek ünitesinin ya da bir monitörün o soğuk, insani duygulardan arınmış sesi... Odanın ortasında, sadece küçük bir masa lambasının cılız ışığı altında, sırtı kapıya dönük bir adam oturuyordu. Adamın omuzları çökmüştü; sanki dünyanın tüm yükü o omuzlara binmiş de kemiklerini kırmıştı. Üzerindeki pahalı yün hırka, adamın zayıflamış bedeninde eğreti duruyor, sanki ona birkaç beden büyük geliyormuş gibi görünüyordu. Başını öne eğmiş, önündeki karanlık boşluğa bakıyordu. “Geldin mi?” dedi adam. Sare donup kaldı. Bu sesi binlerce kez duymuştu. Bu ses, az önce meydandaki dev ekrandan tüm şehre ayar veren, parmak sallayan, düzen vaat eden o sesti. Ama arada korkunç bir fark vardı; ses artık gürlemiyor, boğazına batan cam parçaları arasından süzülüyormuş gibi hırıltılı ve bitkin çıkıyordu. “Ben... Sare,” diye fısıldadı genç kadın. “Doktor Bey beni gönderdi. Bakımınız için... İlaçlar ve gözlem için.” Adam yavaşça, sanki boynu bu hareketi yapamayacak kadar ağırlaşmış ya da paslanmış gibi döndü. Işık, yüzünün sadece yarısını aydınlattığında Sare’nin zihnindeki tüm taşlar yerinden oynadı. Gördüğü kişi, Abbas Şamirzadi’den başkası değildi. Ancak karşısındaki adam, o televizyondaki heybetli, sarsılmaz figür değildi. Gözlerinin altı derin mor halkalarla çevrilmiş, teni bir ölününki gibi balmumu rengini almıştı. Bakışlarındaki o hükmeden, insanı ezen pırıltı gitmiş, yerine derin bir fiziksel acının ve yaklaşan ölümün perdesi gelmişti. “Siz...” dedi Sare, bir adım geri kaçarak. Sırtı kapının soğuk ahşabına çarptı. “Siz o’sunuz. Kanunların koruyucusu... Demir Adam.” Abbas, dudağının kenarıyla acı, neredeyse hüzünlü bir gülümseme bıraktı. Sare’nin gözlerindeki dehşeti, şaşkınlığı ve o saf, katıksız nefreti hemen tanıdı. Bu nefret, onun yıllardır ekmeği ve suyuydu. “Dışarıdakilerin tanıdığı o adam değilim şu an,” dedi Abbas. O sırada beynindeki tümörün yarattığı bir elektrik şoku gibi tüm vücudu aniden sarsıldı. Masanın kenarına öyle bir tutundu ki, parmak boğumları deri altından fırlayacakmış gibi bembeyaz kesildi. “Burada sadece beyninin içinde bir canavar taşıyan ve her saniye biraz daha eksilen, biraz daha ufalan bir fani var.” Sare, odadaki o ağır havayı solumakta zorlanıyordu. Bu adam, binlerce gencin hayatını bir imzayla karartan, özgürlüğü bir "Batı icadı" olarak gören adam, şimdi bir ressamın, bir "rejim düşmanı"nın merhametine mi muhtaçtı? Nefretin ve İtibarın Pazarlığı “Neden ben?” diye sordu Sare, sesi bir çığlık gibi odada yankılandı. “Benden nefret ettiğinizi biliyorsunuz. Benim gibilerden, sizin dar kalıplarınıza sığmayan her fırça darbesinden, özgürlükten bahseden her sesten nefret ediyorsunuz! Sizin taparcasına sadık çocuklarınız yok mu? Güçlü bir aileniz, her emrinize amade korumalarınız yok mu? Neden onlar burada değil?” Abbas, ağrısı biraz olsun hafifleyene kadar gözlerini sımsıkı yumdu. Birkaç saniye sadece o cihazın "bip" sesi duyuldu. Ardından masanın üzerindeki resmi, mühürlü bir evrakı yavaşça Sare’ye doğru itti. “Çünkü,” dedi kısık, nerdeyse cansız bir sesle, “nefret, sadakatten daha güvenilirdir. Çocuklarım ve eşim... Onlar benim bir aziz, bir kahraman, sarsılmaz bir güç abidesi olduğuma inanıyorlar. Benim bu aciz halimi, bu zayıflığımı görseler, temsil ettiğim o devasa devlet imajı zihinlerinde yıkılır. Ben onların kahramanı olarak ölmeyi, senin celladın olmaya tercih ederim. Onların acıyan bakışları altında ezilmektense, senin nefret dolu bakışların altında can vermeyi seçiyorum.” Derin, hırıltılı bir nefes aldı ve devam etti: “Senin paraya ihtiyacın var. Ben biliyorum, Dr. Cevadi her şeyi anlattı. Atölyen, borçların... Benimse gizliliğe ihtiyacım var. Benden nefret ettiğin için beni bu halde görmen, kimseye anlatamayacağın kadar büyük, altında kalacağın bir yük olacak. Eğer dışarı çıkıp 'Abbas Şamirzadi ölüyor, çok aciz durumda' dersen, kimse bir rejim düşmanının, bir devlet adamı hakkında uydurduğu bu 'hikayeye' inanmaz. Senin iftiran, benim on yıllardır her tuğlasını kanla ördüğüm itibar duvarımı yıkamaz. Sen benim en karanlık sırrımsın ve sırlar, her zaman en iyi düşmanlara emanet edilir.” Sare, masanın üzerindeki kağıda titreyen parmaklarıyla uzandı. Üstteki başlığı okuduğunda damarlarındaki kanın buz kestiğini hissetti: MUTA (Süreli Nikah) PROTOKOLÜ. “Bu... bu bir şaka mı?” dedi Sare, sesi dehşetle kısılarak. “Bunu benden nasıl istersiniz? Siz ki ahlak bekçiliği yapan adamsınız!” Abbas, başını arkasındaki yastığa yasladı. Gözleri kapalıydı ama sesi hala o eski, ürkütücü otoritenin kırıntılarını taşıyordu: “Burası Tahran, Sare. Bu evde bekâr, yabancı bir kadının bir devlet adamıyla aylarca, geceli gündüzlü kalması demek, kendi ellerimle yazdığım kanunları yine kendi ellerimle yıkmam demektir. Dedikodulara, sızıntılara, kapıdaki korumaların fısıltılarına yer yok. Bu kağıt, bu eve girişini ve burada kalışını yasal bir kılıfa sokacak. Ailem ve çevrem seni dışarıdan gelen 'özel bir tıbbi yardımcı' olarak bilecek ama kağıt üzerinde 90 gün boyunca benim eşim olacaksın. Gerçekte ise... Sadece ağrılarımı dindiren, bana ilaçlarımı veren ve nihai sonu bekleyen bir gölge.” Sessiz Cehennemde İlk Kar Sare, odanın loşluğunda elindeki kağıda bakarken dışarıdaki dev ekranı, oradaki o devasa yalanı düşündü. O ekranda fedakarlıktan, dürüstlükten, kutsal değerlerden bahseden adam, şimdi kendi yarattığı sistemin en karanlık boşluklarından birine, o sistemin arkasındaki hukuki bir hileye sığınıyordu. Kanunları başkaları için bir kurban etme aracı olarak kullanan adam, kendi "kutsal" itibarını kurtarmak için bir kadının onurunu kağıt üzerinde satın alıyordu. Abbas Şamirzadi, zorlukla gözlerini açıp Sare’ye baktı. Masadaki ağır, gümüş dolma kalemi işaret etti. Elleri kontrolsüzce titriyordu ama bakışlarında hala o yıkıcı, son bir hamle yapmak isteyen güç kırıntıları vardı. “İmzala,” dedi Abbas. Sesi artık bir emir değil, bir uçurumun kenarından gelen son çağrı gibiydi. “Ya benimle bu sessiz cehennemde kalıp atölyeni kurtarırsın, hayatını, renklerini yeniden kazanırsın... Ya da şu kapıdan çıkıp o ekrandaki adamın seni ve hayallerini yavaş yavaş ezmesine, seni açlıkla, sefaletle terbiye etmesine izin verirsin. Seçim senin, Sare. Ya benim eşim (celladım) olursun ya da sistemin kurbanı.” Sare, kalemi eline aldığında pencereden dışarı baktı. Tahran’ın o gri, isli göğünden ilk beyaz kar taneleri düşmeye başlamıştı. Şehir, tüm kirini beyaz bir örtünün altına saklamaya hazırlanıyordu; tıpkı bu evin içindeki büyük günahın, resmi bir kağıt parçasının ve "muta" yasasının altına saklanacağı gibi. Sare, adını o kağıda, o adamın adının yanına kazıdı. İmzasını attığı an, odadaki cihazın sesi sanki biraz daha hızlandı. İlk kez, nefret ettiği o dev adamın son nefesi, bir ressamın parmak uçlarındaki merhamete, sessizliğine ve nefretine mahkumdu. Sare artık sadece bir sanatçı değildi; celladının son günlerine mühürlenmiş, onunla aynı cehenneme hapsolmuş bir sırdaştı. Dışarıda kar hızlanıyor, Tahran’ın iki yüzü arasındaki uçurum, bu karanlık odada birleşiyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD