Metehan'dan
Atı dört nala sürerken aklımda sadece intikam vardı. Ne Mirza'yı yakalayabilmiştim, nede bana vaat edilen gelini. Ortalığın biraz yatışması için ana karargaha dönmek zorundaydım. Asker kayıplarım vardı ve bir kadın için onları riske atacak değildim. O küçük... Neyse. Onun için değmezdi. Zaten babam hangi akla hizmet bana bu sorumluluğu yüklemişti? Düşmanlığı sürdürmeyi seçtiyseler memnuniyetle düşmanları olup gırtlaklarına çökerdim. Ne diye evlenecek mişim? Gerçekten sabrımın sonundaydım.
Saatlerdir at üzerindeydim. Kulağıma bir ses gelince hızla atı durdurdum. Elimi havaya kaldırıp arkamda ki askerleri durdurdum. Elimle işaret ederek ormanlık alana yönlendirdim. Karargaha yaklaşmıştık ve bizim askerlerden biri olduğunu düşünüyordum. Sınırı geçmiştik. Yine de riske atamazdım. Sınırlar yeterince güvenli değildi. At bize yaklaşınca üzerinde ki askerlerimden birini görünce rahat bir nefes aldım. Kaç günün yorgunluğu üzerimizdeyken yeni düşmanla mücadele edecek tahammülüm yoktu. Öne çıkarak
"Hangi birliktensin asker?" diye sordum. Asker atı durdurup benim birliğin adını verdi. Hızlı bir şekilde atından inerek önümde reverans yaptı.
"Bir sorun mu var asker?"
"Komutanım bir kızı karargahın yakınında bulduk. Söylediğine göre Türkiye'ye geçmeye çalışıyor" kaşlarım çatıldı.
"Ne derdi varmış?" korunmaya muhtaçları korurduk elbet.
"Bize sadece Suriye den kaçmak zorunda olduğunu söyledi" Bu durum biraz şüpheliydi işte. Karargaha dönünce derdini öğrenirdim. Hemde karargahı başka yere taşımak gerekiyordu. Sürekli karargah değiştirdiğim için bile Mirza'yı gebertmek istiyordum. O kalabalığın arasında istediğim kişileri bulamasam da benden kurtuluşları yoktu.
"Şu an nerde?"
"Bulduğumuz yerde komutanım. Bir sorun olmaması adına karargaha götürmedik." başımı sallayıp
"Karargaha dönüyoruz" diyerek atın arkasına vurdum. Atlar iyi dayanmıştı bize. Baskına en iyi askerlerimi götürdüm. Babam benim yerime söz vermeseydi bir aşüfte peşine gezmek yerine düşman karargahlarına baskın yapar kelle alırdım. Bu işi halledince babama bunun hesabını soracaktım. Yeterdi artık bu kadar saçmalık. Karargaha yakın bir yere gelince atı durdurdum. Asker yanıma gelince
"Bize şu kızı göster" asker başıyla onayladı ve öne geçti. Dakikalar sonra iki asker ve yüzü kapalı bir kız göründü. Benim de yüzümde maske, başımda miğferim. Atımdan inerek yürümeye başladım. Askerler beni görünce hemen saygıyla selam verdiler. Kız bana döndü ve merakla beni süzdü. Bende onu süzdüm. Bana göre ufak tefek bir kızdı. Yanına yaklaştıkça açık kahverengi gözleri gözlerime kilitlendi. Korku vardı gözlerinde ve endişe. 3 adımlık bir mesafeye gelince
"Yüzünü göster"
Beria'dan devam
Sesi o kadar sertti ki, tepeden tırnağa ürperdim. Bedenim karıncalandı. Gösterişli kıyafetleri ve yapılı vucuduyla korkutucu görünüyordu. Korkmadım desem yalan olurdu. Aramızda bir baş boyu kadar, boy farkı vardı. Sanırım düşmanı olmak istemezdim. Benim sessiz kalışım onu sinirlendirmiş olmalı ki eliyle etrafta ki askerlerin uzaklaşmasını sağladı. Korkuyordum. Bana zarar verir miydi?
"Yüzünü açmanı söyledim" dedi sabırsız bir ses tonu ile. Benimse dilim tutulmuş gibiydi.
"Be-ben" dedim. Türkçe dilini de kürtçe dilini de güzel konuşuyordum. Biraz aksanlı olsa da hatam yoktu.
"Neden buradasın? Senin gibi bir kız için buralar tehlikeli değil mi? Neden Türkiye'ye gitmeye çalışıyorsun?"
"Siz kimsiniz efendim?" diye soruya soruyla karşılık verdim. Güvenmeye ihtiyacım vardı. Sanki ismini bilirsem daha kolay olacaktı her şey.
"Bana bak kadın! Benim sabrımı zorlama ve aç şu yüzünü ve bana neden kaçtığını anlat" sesi yine beni ürpertmişti. Giydiği kıyafetten rütbesi belli değildi. Sadece sinirli bir komutan olduğunu anlamıştım. Zaten askerler konuşurken duymuştum komutan çağıracaklarını. Saatlerdir burdayım ve fazlasıyla açım.
Elimi başımın kenarına koyup şalımı tutuşturduğum yerden aldım. Türk askerine güvenmekten başka çarem yoktu ve onlara zaten güveniyordum. Şalımı yavaş yavaş çıkarırken gözleri pür dikkat beni izliyordu. Şalı serbest bıraktım. O hala bana bakıyordu. Gözlerinin iyice koyulaştığını görünce içimi bir korku saldı. Bana nefretle bakıyordu sanki. İyi de bunun için bir sebebi yoktu ki. Yoksa Rehat ağanın adamı mıydı? Buraya gelmekle hata mı ettim?
"Sen" dedi korkuyla geriye adım attım. Beni tanıyor muydu? Sadece gözlerini görsem de, onu daha önce hiç görmediğime emindim. Üzerime doğru gelirken geriye doğru adım attım. Bana öldürecek gibi bakıyordu. İyi de ben ona ne yapmış olabilirdim? Aklım karışmış şekilde önüme dönüp koşmaya başladım. Yağmurdan kaçarken doluya mı tutulmuştum.
"Onu bana bırakın" diye kükreyince buraya gelmenin kesinlikle hata olduğunu anladım. Bir dakika bile koşamadan kolumu sert şekilde kavradı. Savrulmanın etkisiyle yan tarafından çevrilip etrafında tur attım. Bana değmeye bile tahammülü yok gibiydi. İyi de neden? Kalbimin hızı o kadar hızlanmıştı ki, Rehat ağanın elinde durmayan kalbim onun elinde duracak gibiydi. Kolumu sımsıkı sarıp beni durdurdu. Kolumu çekmeye çalıştım.
Kolumu sıkıca kavrayan adamdan kaçmaya çalışırken, bu onun hiç umurunda değildi.
"Bırak kolumu" diye bağırdım.
"Sen bana vaat edilen gelindin, nasıl evlenip kendini başka bir adama verebilirsin? Bunun bedelini sende, abin de ödeyeceksiniz"
"Ne?" diye sordum anlamayarak. Ben ona mı vaat edilmiştim? Tamam da neyin karşılığı olarak?
"Bilmiyormuş gibi davranmak seni kurtarmaz"
"Bırak beni canımı yakıyorsun" dedim. Gözlerim dolmuştu yine.
"Bu ne ki? Senin canını yakacağım, abinin canını alacağım" dedi.
"Beni tanıyor musun?"
"Tanıdığım güne lanet olsun" derken kalbim sarsıldı. Neden böyle hissetmiştim?
"Ben seni tanımıyorum, sana ne yapmış olabilirim?" diye sordum. Sesim çığlık gibi çıkmıştı.
"Senin tapun bende lan. Türk düşmanlığı mı yapıyorsun aklın sıra? Sana düşmanlığı ben öğreteceğim. Ölen askerlerimin hesabını senden ve ailenden sormaz mıyım?" sözlerini kafamda evirip çevirip düşünecek durumda bile değildim.
"Beni biriyle karıştırıyorsun lütfen bırak"
"Sevgili gelinim Beria? Yoksa bunu da mı inkar edeceksin?" konuşmuyor adeta kükrüyordu. İsmi mi nerden biliyordu? Onu tanımadığıma o kadar eminim ki.
"Sen kimsin? Beni nerden tanıyorsun?" Bana bakarken gözünü kan bürümüş gibi nefret doluydu. Bana olan kini beni öldüreceğinin kanıtıydı. İyi de bu kadar nefreti hak edecek ne yaptım? Abisinin baskısı altında yaşayan bir rehineden farkım yoktu. Beni para için satmıştı. Şimdi ise bu adamın gelini olduğu mu öğreniyorum. Neler oluyor hayatımda benden habersiz? Kaç kişiye verilmişti sözüm? Kaç kişinin karısı olmam gerekiyordu?
"Karargahı taşıyın" diye bağırdı. Korkuyla titredim. Tüm cesaretimi yitirmiştim. Bu adamdan nasıl kurtulacaktım?
"Bak seni tanımıyorum" diyemeden
"Kes sesini" diye kükredi. Artık kendimi tutamayıp ağlamaya başladım. Ben ağlayınca kolumu daha da fazla sıktı. Beni sürükleyerek götürürken başıma ne geleceğini düşünüp bir yandan ağlıyordum. 18 yıllık hayatıma ne kadar acılar sığdırmıştım. Babamın ölümüyle en büyük yıkımı almıştım. Bundan daha kötü günüm olmaz derken Rehat ağa girdi hayatıma ve şimdi de bu adam... Ortalama bir 100 senelik ömrüm varsa ben daha başında bitmiş, tükenmiştim.
"Ne olur bırak beni" dedim.
"Bunun için seni öldürmem gerekir" diye tısladı.
Sessiz kalmak zorunda kaldım bir süre. Biraz kendimi toparlamam gerekiyordu. Mantıklı cevaplara ihtiyacım vardı. Askerlerden uzaklaşırken
"Hepiniz karargahın hızlı bir şekilde taşınmasına yardım edin" diye emir verdi. Beni ise sürüklemeye devam etti. Beni bir mağara gibi yere götürünce daha fazla korkmaya başladım. Beni mağaranın içine itti. Dengemi zor sağladım ve ayakta kalmayı başardım.
"Abin ve kocanın yerini bana söyleyeceksin" Ne dediğini anlamak için kafa yordum.
"Söylemezsen bedelini ödetirim" nefes aldığı için bedel ödediği mi bilse...
"Bilmiyorum" dedim. Gözlerinde ölümün soğukluğu bir seviye çıkmış gibiydi.
"Kocanı koruyorsun öyle mi?"
"Evli değilim" dedim. Bir süre yüzüme baktı.
"Birde iyi bir yalancısın"
"Yalan söylemiyorum, evli değilim" tekrar üzerime gelirken mağaranın nemli zeminine yaslandım. Önüme gelince biraz eğildi.
"Buna inanma mı beklemiyorsun umarım" Artık korkum yerini sinire bırakmaya başlamıştı. Ellerimi göğsüne koyup onu ittim. Kıpırdamadığı gibi sinirli bir soluk bıraktı.
"Sana yalan söylemiyorum, evli değilim" diye bağırdım. Neden açıklama yaptığı mı bile bilmiyordum. Sonunda delireceğim Allah'ım.
"Demek muradına eremedin?" gözlerine sinirle bakıyordum. Ne olacaksa olsun artık. Bıkmıştım zaten yaşamaktan.
"Seni ilgilendirmez" dedim. Madem hakkı olmadan bağırıyordu, bende aynı karşılığı verecektim ona. Kolumu o kadar sert kavradı ki nefesim acıyla kesildi çığlık attım. Can havliyle kolumu kurtarmaya çalıştım. Sadece debelenmekle kaldım. Son çare başımı eğerek kolunu ısırdım. Eli gevşemek yerine etimi daha fazla sıktı. Dişlerimi daha derine gerdim. Kumaş yüzünden dişlerim kamaşsa da durmadım. Sonunda pes eden ben oldum ve dişlerimi çektim. Tekrar yüzüne baktım. Sanki onu değil duvarı dişlemişim gibi hiç umurunda değildi.
Beni tekrar sürüklemeye başladı. Ayakları mı sürümek sadece elbisemin eteklerinin yırtılmasını sağladı. Biraz bacaklarımın cizildiğini hissettim. Beni atına sürükleyip kuş gibi üzerine attı ve hızlı bir hamle ile arkama geçti. Atın arkasına vurup koşmasını sağladı. Kolları iki tarafımdan atın yularını ustalıkla tutmuş atı son sürat koşturmaya başladı. Hayatıma yeni acıların yüklendiğini biliyordum. Bu his bana yabancı değildi, acı dolu günleri nerde olsam tanırdım. Yeni sahibim oydu belli ki. Şimdi yeni zindanıma doğru nemli gözlerle bir atın üstünde gidiyorum. Başıma daha neler gelecek bilmiyorum...