Lina, şakağında zonklayan keskin bir acıyla ve ciğerlerine yapışan soğuk bir ter tabakasıyla gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Ağzından çıkan her soluk, sanki ciğerlerini yırtarcasına boğazını yakıyordu. Avucunu hızla kapattı; o tünelde tuttuğunu sandığı gümüş anahtarın hissi hâlâ parmak uçlarındaydı ama elini açtığında hiçbir şey yoktu. Sadece kendi tırnaklarının avuç içine saplandığı derin, kızarık izler görünüyordu. Kalbi, göğüs kafesini döven deli bir kuş gibi çırpınmaya devam ediyordu.
Başını kaldırıp etrafına bakındı. Yıkılan sütunlar, patlayan camlar, karanlık tüneller ve üzerini kaplayan o basık ölüm kokusu yoktu. İpek çarşafların serili olduğu, yüksek tavanlı, loş ve muazzam büyüklükteki bir yatak odasındaydı. Pencereden içeri sızan sabahın ilk ışıkları, odanın ağır ve pahalı mobilyalarını aydınlatıyordu. Her şey bir rüyaydı... ya da Lina öyle olmasını, zihninin ona oynadığı korkunç bir oyun olmasını umut etti. Derin bir nefes alıp yataktan kalkmaya çalıştı ama dizlerinin bağı çözülmüştü. Zihnindeki sesler, o silah patlamaları, duvarlara sıçrayan kanlar ve Varga denilen o adamın soğuk bakışları bir sis bulutu gibi zihnine çökmüştü.
Gördüğü şey bir rüya olabilirdi ama hissettiği dehşet kesinlikle gerçekti. Çünkü o kâbusun içindeki en canlı, en tehlikeli figür, bu odanın tam karşısında, pencerenin kenarında duruyordu.
Yiğit Aras.
İstanbul'un karanlık yeraltı dünyasının adını fısıldarken bile insanların ürperdiği, kanla yazılmış bir imparatorluğun tek hakimi olan adam. Üzerinde kusursuz kesimli siyah bir takım elbise vardı. Bir elinde tuttuğu viski bardağını hafifçe sallıyor, buzlardan çıkan tıkırtı odadaki o ağır sessizliği bir bıçak gibi kesiyordu. Sırtı Lina'ya dönüktü ama onun uyandığını, nefes alışverişinin değiştiğini hissettiği anlaşılabiliyordu.
"Kâbusların canını sıkıyormuş gibi görünüyor," dedi Yiğit Aras. Sesi, rüyasında duyduğu o buz gibi tondan farksızdı. Ağır, kendinden emin ve en ufak bir duygu kırıntısından bile arınmış.
Lina yatakta geriye doğru çekildi, sırtını soğuk yatak başlığına dayadı. Çarşafı göğsüne kadar çekti. "Ben... Ben neredeyim? Neden buradayım?" Sesi titriyordu, kontrol edemediği bir korku dalgası boğazını düğümlüyordu.
Yiğit Aras yavaşça arkasını döndü. Yüzündeki keskin hatlar, gözlerindeki o karanlık ve derin boşluk Lina'nın nefesini kesti. Rüyasındaki adam tam karşısındaydı; kaşındaki o ince yara izi bile aynen duruyordu. Adam bardağını yanındaki ahşap konsolun üzerine bıraktı ve ağır adımlarla yatağa doğru yürümeye başladı. Her bir adımı, Lina'nın kalbine indirilen bir darbe gibiydi.
"Burası benim evim," dedi Yiğit, yatağın ayak ucunda durarak. "Ve sen, tam olarak ait olduğun yerdesin."
"Anlamıyorum... Babam nerede? Ben en son evdeydim..." Lina’nın zihni geçmişin parçalarını toplamaya çalışıyordu ama parçalar birleşmek yerine daha da dağılıyordu.
Yiğit Aras’ın dudaklarında alaycı, soğuk bir tebessüm belirdi. "Baban..." dedi, ismi söylerken bile iğrenir gibi bir tavırla. "Baban dün gece hayatının en büyük kumarını oynadı, Lina. Ve her zaman olduğu gibi yine kaybetti. Ama bu kez masaya koyduğu şey cebindeki son bozuk paralar ya da o eski arabası değildi."
Lina’nın içini bir ürperti kapladı. "Ne... Ne koydu masaya?"
Yiğit Aras hafifçe eğildi, gözlerini Lina’nın gözlerine dikti. O gözlerde en ufak bir acıma, bir tereddüt yoktu. "Seni," dedi tek bir kelimeyle. "Baban, ödeyemediği milyon dolarlık kumar borçlarının, o pislik battaniyesinin altına sakladığı sahte hayatının karşılığında seni bana sattı."
Lina duyduğu şeyle donakaldı. Beyni bu cümleyi işlemek istemiyordu. Bir baba, kendi öz kızını bir borç kağıdı gibi başkasına devredebilir miydi? "Yalan söylüyorsun!" diye bağırdı, sesinin kırılmasına engel olamayarak. "Babam böyle bir şey yapmaz! Sen bir canavarsın, beni kaçırdın! Polis çağıracağım, buradan gideceğim!"
Yataktan fırlamaya çalıştı ama Yiğit Aras tek bir seri hareketle Lina’nın bileğini yakaladı. Parmakları çelik bir kelepçe gibi Lina’nın narin bileğini kavradı. Canı yanmıştı ama bundan daha çok, adama dokunduğu an yayılan o dondurucu soğukluk canını yakıyordu. Yiğit, Lina’yı sarsmadan ama kaçmasına da asla izin vermeyecek bir sertlikle durdurdu.
"Polis mi?" diye fısıldadı Yiğit, yüzünü Lina’nın yüzüne iyice yaklaştırarak. "Bu şehirde polisler bile benim sokağımdan geçerken başlarını öne eğerler, Lina. Baban imzalı senetleri, senin üzerindeki tüm haklarını devrettiğine dair belgeleri kendi eliyle imzaladı. Karşımda ağlayıp yalvardı. 'Kızımı al, yeter ki beni öldürme' dedi. O çok sevdiğin, sığındığın baban, kendi canı için seni bu karanlığa kurban etti."
Lina’nın gözlerinden ilk damla süzüldü. Yanaklarını yakan bu yaşlar, gerçeğin kabullenişiydi. Biliyordu... Babasının kumar tutkusunu, borç batağında yüzdüğünü, eve gelen tefecileri biliyordu ama bu kadarını, bu kadar alçakça bir satışı asla tahmin edemezdi. Rüyasında gördüğü o ihtişamlı ama kanlı malikane, o silah sesleri, o kovalamaca... Hepsi zihninin ona sunduğu bir kaçış ya da olacakların karanlık bir kehanetiydi.
"Ben senin malın değilim!" dedi Lina, gözyaşlarının arasından hırsla. "Beni burada tutamazsın! Ölürüm de senin kölen olmam!"
Yiğit Aras Lina’nın bileğini yavaşça bıraktı. Onu itmedi ama serbest bıraktığı an bile Lina kendini bir kafeste hissediyordu. Yiğit üstünü başını düzeltti, sanki az önce hayatı altüst olan bir kadınla değil de sıradan bir iş görüşmesindeymiş gibi sakindi.
"Kölem olmayacaksın," dedi Yiğit Aras, arkasını dönüp kapıya doğru yürürken. "Benim kölelere ihtiyacım yok. Sen artık benim sorumluluğumdasın. Bu kapıdan dışarı çıktığın an, babanın borçlu olduğu diğer leş kargaları seni parçalar. Seni koruyan tek şey, benim adım. Ve benim adımın bir bedeli var."
Yiğit kapının kolunu tuttu, durdu ve başını hafifçe yana çevirdi. "Artık o rüyalarında gördüğün masum dünyada yaşamıyorsun. Burası İstanbul'un altı. Ve sen, bu acımasız hayatın tam ortasındasın. Alışsan iyi edersin, çünkü buradan dönüş yok."
Kapı büyük bir gürültüyle kapandı ve kilit sesi odada yankılandı. Lina, o devasa yatağın ortasında tek başına kaldı. Dışarıda yağmur yağmaya başlamıştı, tıpkı rüyasındaki gibi camlara vuruyordu. Avuçlarını yüzüne kapattı ve sessizce ağlamaya başladı. Rüyası bitmişti ama uyanış, rüyanın kendisinden çok daha büyük bir kâbustu. İstanbul’un en tehlikeli adamının ellerindeydi ve babasının kurduğu bu karanlık tuzaktan kurtulmanın hiçbir yolu yok gibi görünüyordu.