Tepedeki eski ahşap seyir terasında rüzgâr, çam kokularını Boğaz’ın tuzlu serpintisiyle harmanlayarak esmeye devam ediyordu. Güneş, ufuk çizgisinde turuncunun en koyu, en yangın tonlarına bürünürken gökyüzü mor ve kızıl bulutların dansına sahne oluyordu. Aşağıda kalan devasa şehir, akşamın ilk ışıklarını yakmaya hazırlanırken, bulundukları tepe dünyadan tamamen soyutlanmış, zamanın ve mekânın hükmünü yitirdiği gizli bir sığınağa dönüşmüştü. Lina, Yiğit’in geniş göğsüne yaslı dururken adamın kalbinin düzenli, güçlü ve ritmik atışlarını kulağının altında hissediyordu. Bu atışlar, günlerdir maruz kaldığı silah seslerinin, patlamaların ve tehditkâr bağrışmaların ardından duyduğu en sakinleştirici, en büyüleyici melodiydi. Yiğit’in belindeki kolu, onu dış dünyanın bütün soğukluğundan ve tehlik

