3 ☯️

2604 Words
3 Aptalca olduğunu bile bile insanı cezbeden şeyler vardır. Korkut Balkan’ın üstüne devasa bir çarpı işareti konmasa da onunla ilgili her şey benim için kor alevi avucunda tutmaya çalışmaktan farksızdı. Abim iş dünyasında çok katıydı, kurallarından ödün vermezdi ama bundan daha sert yaklaşacağı bir şey varsa o da yeraltı dünyasında bulaştığı tiplerden birinin benim etrafımda olmasıydı. Uzak durmayı sahiden içtenlikle istiyordum ama kalbimde bu arzuma isyanlar hâkimdi. O gece sanki onun yörüngesine sıkışıp kalmıştım. Kuvvetli bir çekim alanına sahipti, bunun bana özgü bir şey olduğunu sanmasam da ben bütün insanlar arasında ilk kez birine karşı böyle hissediyordum. Zihnim avaz avaz haykırırken gürültülü kalp atışlarım galip geldi. ‘Düşüyor mu böyle? Cevabım o sarsılmaz egonda hasara sebep olabilir ama soracak cesaretin olması ne hoş. Kendini bununla avutabilirsin belki.’ Külliyen yalandı, onu düşünmekten kendimi alamıyordum. Tam unutmaya başlıyordum ve işte yine bir şekilde orada, allak bullak ettiği kafamın içindeydi. ‘O dik başlılık alkolden değilmiş demek. Bilmem, düşüp düşmediğini yakından test etmek isterim. Ellerimin mesaj yazmaktan daha maharetli olduğu konular var.’ Arsızın tekiydi. İmalarını sakınmıyordu ve sorsam daha açık da söyleyeceğine emindim. Koyu gözlerindeki muzipliği, hareketlerine bile yansıyan çapkınlığı düşününce bana yazmasını pek beklemiyordum. Belki bu onun için bir oyundu. ‘Yazık, maharetlerini kendine saklaman gerekecek gibi. Bir daha denk geleceğimizi sanmıyorum.’ Genelde aynı yerlere giden biri olarak onu daha önce görmemiştim, gördüysem bile hatırlamıyordum fakat zaten denk gelsek bile değil oturup konuşmak birbirimizle yan yana geçemezdik dâhi. ‘Neden denk gelmeyi bekliyoruz? Planlı olarak da buluşabiliriz. Öyle daha mı heyecanlı geliyor?’ Onu görmek istememle ilgili hiç şüphesi yoktu görünene göre. Onunla buluşma planı yapacak kadar kafayı yememiştim. Cevap vermek bile üstüne düşününce huzursuzluğa boğuyordu beni. Aklımla değil, kalbimle hareket ediyordum. Dalgalı, uçlarda bir heyecana kapılmıştım. Yeni tanıştığı birinden hoşlanan ergenler gibi davranıyordum. ‘Ve buluşursak maharetlerimi göstermeme izin vereceksin demek. Bu hoşuma gitti.’ Sonuna yandan çapkın, ukala bir gülüş atan sındamgayı koymuştu. Hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Onunla buluşmam fikrini çoktan kafasına oturtmuş, bir de ileri gideceğimize ihtimal veriyordu. Göz deviren karakteri gönderdim. Yine de bir yanım merak ediyordu, ikimiz yakınlaşsak nasıl hissettireceğini, dokunuşlarını. Teni de kelimeleri gibi yakıp kavurur muydu? Gözümün önünde canlanan hayaliyle resmen organlarım yer değiştirdi. Yüzüm kızarınca bir elimle yanaklarımı yelledim. Boynuma kadar sıcak basmıştı. ‘Seninle buluşacağımı nereden çıkardın?’ Yatakta doğrulup sırtımı başlığa yasladım. Üstümden kayıp giden örtü bacaklarımda toplanınca ayağımla itekledim. Ekrandaki bakışlarım siyah ojelerime kaydı, tırnaklarımla oynuyorken içten içe heyecanla mesaj sesini duymayı bekliyordum. ‘Benimle konuşuyorsun, buluşmana engel ne?’ Engeli de mesajlaşmakla buluşmanın aynı şey olmadığını da kendisi gayet iyi biliyor olmalıydı. Yazdığını bir soru olarak görmediğimden cevap vermediğim dakikaların ardından önce onun yazdığı işareti belirdi. Birkaç kez kaybolup yeniden görünen imgenin sonunda mesajı düştü. ‘babamın ne yaptığı umurumda değil Mahra. Sana bunun için yaklaşmıyorum. Sadece görmek istiyorum. Kim olduğumu söylemeyebilirdim ama bunu senden gizlemedim. Bir şans veremez misin?’ Doğru, bir süre gizleyebilirdi kimliğini fakat en nihayetinde öğrenirdim. Diğer yandan buna yeltenmemiş, doğrudan bana söylemişti ve onun görürsem hemen kestirip atamadığım bu garip heyecan belki de güvende hissetmeyeceğim ya da yanlış bir şey yaptığımı bileceğim için yaşayacağım huzursuzlukla biterdi. Ya da sadece kendime bahaneler üretiyordum. ‘Bu yanlış, sen babana göre davranmayabilirsin ama abimi önemsiyorum. Aptal bir heyecan uğruna bunu yapamam. Seninle değil görüşmek, konuşmamalıyım bile.’ Hızla yazıp gönderdim fakat ellerim terlemiş, içimde bir burukluk peydahlanmıştı. Biraz beklesem silip farklı şeyler yazacaktım. Ne yazacağına karar verememiş ya da yazdığını beğenmemiş olacak ki bir süre yine yazıp yazıp sildi. Sadece kısa bir süre gördüğüm, biraz konuştuğum birinin buna tepkisini, yüz ifadesini, duygularını merak etmek saçmalıktı. ‘Ben senden bana âşık olmanı beklemiyorum, ben de değilim. Sadece etkilendim ve bu çekimi senin de hissettiğini biliyorum. Tamam, istemiyorsan görüşmeyelim. En azından şimdilik… Ama sadece konuşmamızın ne zararı var? Abin telefonunu alıp kurcalamıyor herhalde.’ Alt dudağımın kenarını ısırdım. Kurcalamıyordu elbette ama bu arkasından iş çevirmemi haklı çıkarmazdı. Yalnızca ara sıra mesajlaşmamızın zararı olmayacağı fikrinin tohumları çoktan yeşermişti kafamın içinde. Ama şimdilik dediğine göre görüşme konusunu öylece rafa kaldırmıyordu. Günlerce aklımı kurcalayıp durmuştu. O da benim gibi biraz takılsak bunun geçip gideceğini, yasağın cazibesinden böyle olduğunu düşünüyordu belki de. Kurup kurup kendi kendime büyüteceğime bazen onunla kimsenin haberi olmadan konuşabilirdim. Başıma bela açılacağına dair endişeler beslemiyordum, kendimi koruyabilir ve ufacık bir şüpheli hareketinde ondan kurtulabilirdim. Korkut açık sözlüydü, ne istediği konusunda da anladığım kadarıyla netti. Uzun, arkadaşlıkla ilişki arasında sıkışmış, belirsiz flörtlerden, duyguların üstü kapalı ifadesinden hiç hoşlanmıyordum. Onunla hiç ilişkimiz olmayacağına adım kadar emindim ve bu kuşkusuzluk güven vericiydi. O gece gün ayana kadar mesajlaştık, o kadar çok şeyden bahsettik ki artık hangi konudan konuya atladığımızı anlayamıyordum. Artık gözlerimin kapandığı bir noktada ‘ben uyuyorum artık. Sabah oldu zaten. Görüşürüz’ gibi bir şey yazdım. Onun ‘Görüşür müyüz sahiden?’ yazıp sonuna göz kırpan karakter koyduğu mesajını hayal meyal gördüm. Ben uykuya dalarken telefonum şarj uyarısı veriyordu ama kalkıp takacak takatim yoktu. Sabahın köründe uyumuş olduğumdan öğleden sonra, hatta neredeyse akşamüzeri gözlerimi açtım. Dingin ve mutlu hissediyordum, yeterince geç uyanmamış gibi bir süre yatakta oyalandım. Bir kenara attığım telefonumu bulduğumda kapandığını fark ettim. Yerimde doğrulup gerindim. Karnımın gurultusuyla yataktan çıktım. Telefonu da şarjda bırakıp aşağı indim. İstanbul’a taşındığımızda buradaki çalışanları abim izne çıkarmıştı. Arada bakımlar ve temizlik için birileri gelse de ev genelde boştu. Ben de kendi işlerimi halledebileceğimden ve evde çok az durduğumdan kimseyi çağırmamıştım. O yüzden dolaptan hızlıca bir şeyler çıkarıp kendime küçük bir atıştırmalık hazırladım. Mithat beni merak etmiş olmalıydı, bu saate kadar çoktan evden çıkardım. Kahvemi de alıp uzun bir zamanın ardından ilk kez televizyon karşısına geçtim. Neler yayınlanıyor, hangi reklamlar var hiçbir fikrim yoktu. Rastgele kanalları geziyor, izlenebilir bir şey arıyordum. Bağıran, çağıran yarışmacılarla dolu türlü programlar, eski birkaç dizininin yeniden yayınlanan bölümleri dışında pek bir şey bulamamıştım. Kapıdan gelen sesle kucağımdaki tabağı sehpaya bırakıp başımı arkaya çevirdim. Mithat beni kontrol etmeye gelmiş olmalıydı, anahtarlar onda vardı ama gerekmediği sürece kullanmamaya özen gösteriyordu. Gerçi bugün yüksek ihtimalle birkaç kez beni kontrol etmiştir. İçeri girip beni gördüğünde hemen ellerini önünde birleştirdi. “Mahra Hanım, uyanmışsınız. Günaydın.” Elimi salladım. “Selam. Evet, geç uyandım biraz.” “Abiniz geldi, girişte. Bilmek istersiniz belki.” Kaşlarım çatıldı. Abimin Bursa’da ne işi vardı? Kıbrıs’tan ne ara döndüğünü bile bilmiyordum. Bir an yüreğim ağzıma geldi. Öğrenmiş olabilir miydi? Benim Korkut’la mesajlaştığımı bilemezdi ama doğum günümde denk gelip oturup konuştuğumu duymuş olabilirdi. Apar topar, habersizce gelişinin tedirginliğiyle ayağa kalktım. Açıklayabilirdim, korkmama gerek yoktu ama engelleyemiyordum bunu. Elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemeyerek, paniğimi bastırmaya çalışırken “neden?” diye sormuş bulundum. “Yani Kıbrıs’taydı. Ben gidip karşılayayım. Kötü bir şey olmamıştır umarım.” “Fabrikada patlama olmuş, onun için apar topar döndü muhtemelen. Haber vermek için geldim fakat uygun değildiniz.” “Ne?” Açıklamasını beklemeden kapıya yürüdüm. Açtığımda abim öndeki mermer basamakları çıkıyordu. Dağılmış görünüyordu, kravatı gevşemiş, saçları birbirine girmişti. Yüzünden yorgunluğu okunuyordu. Yüzü bana çevrildiğinde kan çanağına dönmüş gözleri içime dokundu. “Abi” diye fısıldadım hayretle. Bu haldeyse durum felaket olmalıydı. Her zamanki dik duruşunun aksine çökmüştü. Koşup sıkıca sarıldım. “Çok mu kötü?” Onu güçlü görmeye öyle alışmıştım ki uzun zaman sonra bu haliyle karşımda olması dünyamı sarstı. Dünya yansa onun böyle omuzları düşmesin isterdim. Zaten sırtlandığı onca şeyi şikâyetsiz taşıyordu. Beni kolları arasına almış, sırtımı sıvazlarken “şşt” dedi yumuşak bir sesle. “Halledeceğim ben. Merak etme.” Bir adım geri çekilip yüzüne baktım. “Nasıl olmuş bu? Durum ne? Ne zaman geldin?” Daha sıralayacağım çok soru varken durdum. “Çok kötü görünüyorsun. Gel, dinlen biraz.” Salona girdiğimizde hâlâ olduğu yerde bekleyen Mithat saygıyla abime selam verdi. “Hoş geldiniz İldemir Bey.” Ardından bana döndü. “Benden bir isteğiniz yoksa yerime döneyim efendim.” “Gidebilirsin Mithat.” Abim kendini atarcasına koltuğa bıraktı. Yanına otururken gözüm yarım kalmış tabağıma takıldı. “Aç mısın, bir şeyler hazırlayayım sana ister misin?” “Yok, seni görmek istedim ben. Bir duş alıp hastaneye geçeceğim.” Elimi bacağına koydum. “Ben de geleyim.” Yapabileceğim herhangi bir şey olurdu belki. Hem olay şirketle ilgili olduğundan iş yükünün birazını üstlenebilirdim. Keşke onu kalıp dinlenmeye ikna edebilecek olsaydım ama ne dersem diyeyim beni dinlemeyecekti. Başıyla onayladı. Kafası çok başka yerdeydi, gözleri sürekli dalıp gidiyordu. “İstiyorsan gel ama yaralıların akrabaları ya da hasta yakınları öfkeli olabilir.” Yutkunuşuyla yüzü iyice düştü. “İhmalden bahsediliyor. Basın da oradadır.” Sıkıntıyla elini saçlarından geçirdi. “Geldi mi üst üste gelir zaten.” “Çözeriz beraber.” İhmal olup olmadığını sormadım, varsa da abimin bilgisi dâhilinde olmadığına emindim. Kendisi zaten hukuk fakültesi mezunuydu ve en yakın arkadaşlarının çoğu iyi avukatlardı. Hukuki boyutunu bir şekilde çözerlerdi, medyada da pek çok tanıdığımız bulunuyordu. Başını onaylarcasına salladı. “Şu gübre işine hiç girmemeliydik belki de.” Alnını, şakaklarını ovuşturuyordu. “Neyse, ben duşa gireyim. Hazırlan sen de, çıkarız sonra.” Günlerce abimle birlikte şirketle hastane arasında mekik dokuduk. Şimdiye kadar elli üç kişi hayatını kaybetmişti ki bu ciddi bir sayıydı. Hâlâ yoğun bakımda olanlar da azımsanamayacak durumdaydı. Her gün haberlerdeydi olay. Hesap sorulması için eylem yapanlar, her gün arayan bir sürü kanal ve gelmemiş olan raporlar arasında abim gün geçtikçe boğuluyordu. Henüz bir açıklama yapmamak konusunda abim ısrarcıydı. Arman abi ve Burcu abla da iş güvenliği ekibiyle ve hukuk departmanıyla yakın iletişimdeydi. Benim elimden gelen tek şey öfkeli hasta yakınları ve vefat edenlerin çevresindekilerle görüşmekti. Başta abim buna pek sıcak bakmasa da sonunda kendimi koruyabileceğim ve görüştüğüm insanları bir nebze sakinleştirebileceğimi kabul etmişti. Özellikle çocuklarla aram çok iyiydi her zaman. Hem onlardan saklanıp cevapsız bırakmak yerine bir ihmal durumu söz konusuysa gerekenin yapılacağını, şirketin onları yüz üstü bırakıp davalarla uğraştırmayacağını duymak herkese olmasa da pek çok insana iyi geliyordu. Sabah yine erkenden kalkıp hazırlandım. Lacivert, uzun kollu, kumaş bir gömlekle bej, yırtmaçlı bir etek giyip saçlarımı da önüme dökülen birkaç tutan dışında toparladım. Topuklu ayakkabılarımı da giyip küçük çantama telefonumu koymak üzereyken bildirim sesiyle açık çantamı kapatıp elimde telefonla odadan çıktım. Bildirime bastığımda 'blkn_korkut’ ismini görünce göğüs kafesimde kıpırdanan dallar çiçek açtı. ‘Selam güzellik. Nasılsın?’ Merdivenleri ekrana baktığımdan düşmemek için ağır ağır iniyordum. ‘Günaydın, hayırdır bu saatte rüyanda mı gördün?’ İyi değildim ve dert yakınmak da istemiyordum. Kendi sosyal medya hesabımda takipçi sayım yüksek olsa da hayatımda hiç bu kadar göz önünde olmamıştım. Normalde hastanenin otoparkından doğrudan giriyordum ama dün olayın bütün yüzü saklanmayan abim olmasın diye ön kapında girmek istemiş ve bir sürü soruya, üstüme gelen insanlara maruz kalmıştım ve bugün de yüzleşeceğim insanlar beni biraz geriyordu. Aşağı indiğimde eve geri dönmüş çalışanlar kahvaltı hazırlıyordu. Abim de telefonda biriyle konuşuyordu. “Hayır, kal sen. Burası cehennem, bir de orada problem çıksın istemiyorum. Telefonlardan bir şey çıktı mı?” Sesi pürüzlüydü. Çok az yiyor, az uyuyordu. Yüzü de sararmaya başlamıştı. Hasta olacağından endişeleniyordum. Bünyesi kuvvetliydi ama her zaman açık olan iştahının kapanması, stres, yorgunluk, baskı, uykusuzluk üst üste gelince bitkin düşebilirdi. ‘Görmedim, rüyama bile gelmiyorsun. Ama kötü günler geçirdiğini tahmin etmek zor değil, o yüzden mazur görüyorum seni. Bugün sana bir sürprizim var. Şoke olma diye önden söylüyorum.’ Kaşlarımı çattım. Ne sürprizinden bahsediyordu? “Güzel, en azından bir sorun çözüldü. Merak etme iyiyim ben, yeni uyandım ondan. Yok bir şey. Yani biraz da özledim ama idare ediyoruz ne yapalım.” Şaşkınlıkla biraz da gülümsemeyle baktım abime. Hafsa ile aralarında bir şeyler oluyordu belli ki. Kahvaltı masasına oturup onu beklerken elimi boynumun yanına koydum. “Tamam, haberleşiriz. Ararım fırsat bulunca. Sen de dinlen artık, bütün gece ayaktasın bir de benim uyanmamı bekliyorsun. Dikkat et kendine.” Telefonu kapatıp gözleri benimkilerle buluştuğunda bakışlarımdaki sorgulayan ama aynı zamanda biraz alaycı ifadeyi yakalamış olacak ki “ne?” diye sordu. “Bilmem, sence ne?” Yanımdaki sandalyeye oturdu. “Yani yüzüme sırıtarak bakan sensin.” Çatalıma taktığım zeytini ağzıma attım. Böyle dese de onun yüzüne de biraz olsun renk gelmişti. Hatta hafiften gülüyordu. “Abi ya, gizleyecek misin benden? Kardeşinim ben senin.” “Sence gizliyor muyum? Ne duyduysan o işte. Hafsa ile birlikteyiz.” Sanki bunu söylemek bile ona mutluluk veriyordu. Onun hayatında, yanında bir kadın olduğunu daha önce duymamıştım. Şimdi hayatında onu mutlu eden birinin varlığına seviniyordum. “Çok güzel. Hayatımda ilk kez bir yengem oldu desene?” “Diyebiliriz galiba. Yine de ona şimdilik böyle deme. Baskı altında hissetmesini istemiyorum. Ben yeterince üstüne gidiyorum.” “Ne demek üstüne gidiyorsun?” Bir bacağını diğerinin üstüne atıp arkasına yaslandı. “Hayır, onu tabii ki zorlamıyorum sadece o biraz çekingen, adım atan benim.” Bu konuyu konuşurken abim günler sonra ilk kez düzgün bir kahvaltı yaptı. Sırf bu yüzden ben de her zaman erkenden kalktığım masada uzunca bir süre oturdum. Nihayetinde abimin telefonu çalıp Arman abi rapor için şirkete geçtiğini bildirince gerçek dünyaya döndük. Telefonunu kapatıp ayağa kalktığında ben de onunla ayaklandım. “Hastaneye mi gideceksin yine?” “Evet, belki eylem yapanlarla da konuşurum.” Yüz ifadesi sertleşti. “Olmaz Mahra.” Tam karşımda durduğu için uzun boyunun avantajıyla topuklu ayakkabılarıma rağmen bana tepeden bakıyordu. “Yeterince uğraşıyorsun, fazlasına gerek yok. Kendini riske atarak bana yardımcı olmayacaksın. Aksine aklım sende kalacak. Yapma.” Omuzlarımı düşürdüm. “Peki, düşünme beni. Söz veriyorum başımı belaya sokmayacağım.” Elimi havaya kaldırıp, işaret ve orta parmağımı birleştirdim ve başparmağım dışındaki parmaklarımı kapatarak ‘söz’ anlamına gelen bir işaret yaptım. Bu tamamen çocukluğumdan kalma bir şeydi. Uzanıp burnumu sıktı. “İyi, sevindim. Çıkalım hadi. Ben de işim bitince yanına gelirim.” Hastanenin bahçesindeki açık park alanında durduğumuzda Mithat bir kez daha “emin misiniz efendim? Otoparka dönebilirim” diye sordu. “Buradan gireceğim.” Arka kapıyı benim için açmadan önce etrafı kolaçan etti. Bize doğru gelen birkaç gazeteciyi görsem de diğer araçlardan inen korumalar benim için önlem almıştı çoktan. Kimse gereğinden fazla yaklaşamazdı. Uzaktan “Mahra Hanım, bugün bir açıklama yapacak mısınız? Can kaybı çok fazla, hasta yakınları öfkeli, sizlerden bir açıklama bekliyorlar” ve benzeri cümleleri duyabiliyordum ama o tarafa bakmadan hızlı adımlarla girişe yürüdüm. Bana yaklaşmaya çalışan insanların sayısı artınca Mithat bir kolunu yana açıp göğsünü tamamen bana çevirerek sırtını siper etti. Eylemci grubun “yuh” seslerini kulağıma geliyordu. “Adalet istiyoruz”, “suçlular yargıya hesap versin” gibi şeyler yazılı, bazılarında fotoğraflar olan pankartlar açmışlardı. Beni fark edenlerin slogan sesleri yükselmişti. “Herkes için adalet” sloganlarına ıslıklar karışıyor, korumaları geçmeye çalışanlar oluyordu. “Mahra Hanım ihmal olduğu doğru mu? Kontroller düzenli yapılmıyor muydu? Bu can kayıplarından kim sorumlu? Patlamanın sebebi belli mi?” Nihayet hastane kapısından geçebildiğimde yanımdaki Mithat’a “burada kalın” diye talimat verdim. Her seferinde yukarı tek çıkıyordum. Hastane Ali abiye ait olduğundan güvenliydi. Bir de yukarı korumalarla çıkıp iyice tepki çekmek istemiyordum. Mümkün olsa kapıdan da korumasız geçerdim. “Nasıl isterseniz.” Asansörlerin olduğu tarafa yürüdüm. Kapıdaki gürültü içeri kadar geldiğinden bir sürü insanın bakışları üzerimdeydi. Sonra onu gördüm, danışma masasının biraz uzağındaki kolona yaslanmış bana bakıyordu. Bu şaka olmalıydı. Korkut Balkan buraya gelecek kadar kafayı yememiştir herhalde. Ama hayır, orada duruyordu işte. Eliyle ‘devam et’ anlamına gelen bir işaret yaptı. Başını kapı tarafına çevirdi. Sanırım korumalardan yeterince uzaklaşmamı bekliyordu ama aniden kaşları çatılıp yaslandığı kolondan ayrıldı. Bana doğru hızlı adımlar atmaya başladığı sırada bir kadının “beyefendi ne yapıyorsunuz?” dediğini duydum. Sese döndüğümde bir adam elinde kocaman bir taşla üstüme geliyordu. “Katiller” diye haykırıp taşı kaldırdı. “Cezanızı gerekirse ellerimle vereceğim.” Başıma çarpmak üzere olan taşa tepki veremeyecek kadar şaşkınlıktan donup kalmıştım. “Beyefendi…” “Mahra!” Bir kol uzanıp adamı tuttu ancak yetişememişti, taş alnıma çarptı. Acıyla sendelerken yine adımı duydum aynı sesten. Burada olmaması gereken adamdan… Gözüm kararıyordu. Güvenlik üniformalı bir adam, az önce adama seslenen kadın yanımıza gelmişti. Bana vuran adamı dışarı çıkarırlarken kadın “iyi misiniz?” diye sordu. “Buraya bakın hemen.” Sesleri uğultu olarak duyuyordum. Sıcak bir sıvının gözümün üstüne süzüldüğünü ve başımdaki feci zonklamayı hissedebiliyordum. Gözlerim tamamen kapanmadan önce omzumu tutmuş olan adam bu defa çok daha yüksek sesle adımı söyledi. “Mahra!”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD