Değirmenin içine girdiğimizde, içerisi karanlık ve terkedilmiş gibiydi. Ahşap tahtalar gıcırdıyordu, içeride eski un çuvalları ve paslanmış makineler vardı. Hafif bir un kokusu hâlâ havada asılıydı. Ortam ürkütücü derecede sessizdi. Sadece kalp atışlarımızı ve nefes alışlarımızı duyabiliyordum. Bir şeyler doğru gelmiyordu. Gözlerimle etrafı tararken, yanımda duran Eylül’e göz ucuyla baktım. O da etrafı dikkatlice inceliyordu. Ama sonra, kendimi ona bakarken yakaladım. Görevde olduğu zaman bambaşka biri oluyordu. O sert ve disiplinli duruşu, gözlerindeki keskinlik, yüzüne vuran soluk ay ışığı onu olduğundan daha da etkileyici yapıyordu. Kendi kendime “Kendine gel Mert” diye söylendim ama bu düşüncelerden sıyrılamıyordum. Beni fark etti. Bakışlarımız kilitlendi. O an içimde bir şeyler kopt

