Gece karanlığında odanın içi hâlâ sessizdi. O an herkes bana bakıyordu. Bir anlığına zaman durmuş gibiydi. Yüzlerinde hem şaşkınlık hem de endişe vardı. Ateş yanıma yaklaşıp ceketimin kolunu dikkatlice sıyırdı. Yarayı ilk kez net olarak görebiliyordum. Derin değildi ama kesik uzundu. Kan durmuştu fakat derimin altındaki yanma hissi devam ediyordu. Ateş, yanında taşıdığı ilk yardım çantasından bir antiseptik çıkarıp yaraya sürdü. Alkol içeren sıvı tenime temas ettiğinde acı daha da arttı ama yüzümü bile buruşturmadım.
Tam o sırada Eylül’ün bakışlarını fark ettim. Karşımdaki duvara yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş bana bakıyordu. Gözleri her zamanki gibi donuk ve çözülemeyen bir bulmaca gibiydi. İçinden ne geçtiğini anlamam imkânsızdı. Endişeli miydi, yoksa sadece durumu analiz mi ediyordu? Bilmiyordum. Ama o an, belki de ilk kez, onun da bana gerçekten dikkat ettiğini hissettim. Şefkatten mi, yoksa meslekî bir refleksle mi yapıyordu, emin olamadım.
Ateş, son bandajı sardıktan sonra başını kaldırıp, "Tamamdır, bir süre idare eder. Ama enfeksiyon kapmaması için ilk fırsatta doğru düzgün temizlememiz lazım," dedi. Başımı salladım ve sessizce yerimden kalktım. Odadaki herkes hâlâ beni izliyordu ama ben daha fazla duramazdım. Derin bir nefes almak için dışarı çıktım.
Gece serindi. Dağların arasından gelen kuru ve soğuk bir rüzgâr içimi titretti. İçimdeki gerginliği atmak için birkaç kez derin nefes aldım. Gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Yıldızlar puslu bir perde arkasına saklanmış gibiydi. Burası bir savaş alanıydı ama şu an, kısa bir anlığına bile olsa, her şey sessizdi.
Telsizi çıkardım ve albayı aradım. Birkaç saniye sonra kararlı ve tok sesi duyuldu.
"Albayım," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutarak. "İstihbaratta bize on kişi olduğu söylenmişti ama burada en az yirmi kişi vardı."
Albayın sesi sertti ama içinde bir parça alaycılık da vardı. "Bu sizin ilk görevinizdi, Kara. Hiçbir zaman hiçbir şeyden emin olamazsınız. Savaş alanında her an her şey değişebilir. Bu da size bir ders olsun."
Derin bir nefes aldım. Anlamıştım. Bu da eğitimin bir parçasıydı. Bize yalnızca düşmanla değil, yanlış bilgilerle de başa çıkmayı öğretiyorlardı. Sahada asla yüzde yüz güvenebileceğimiz bir bilgi olmazdı.
"Adam elimizde," dedim.
Albayın sesi ciddileşti. "Tamam, hemen o adamı alıp İstanbul’a geri dönün. O çok önemli biri, bir an önce merkeze getirmeniz gerek."
"Emredersiniz," dedim ve telsizi kapattım. Telefonu cebime koyarken içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı.
"Toparlanın, dönüyoruz," dedim.
Herkes harekete geçti. Silahlarımızı kontrol edip topladığımız belgeleri sırt çantalarımıza yerleştirdik. Ana hedef hâlâ bilinçsizdi ama Onur onu sıkı sıkı bağlamıştı. Kaçma şansı yoktu.
Tam çıkmaya hazırlanırken aklıma bir şey takıldı. Ne zamandır birlikte çalışıyorduk ama yaşlarını hiç sormamıştım. Belki de bu anın gerginliğini biraz olsun hafifletmek için soruverdim:
"Bu arada, yaşlarınızı sormadım. Kaç yaşındasınız?"
Ateş, çantasını sırtına geçirirken başını kaldırdı. "28."
Onur hafif gülümsedi. "30."
Kaan da aynı şekilde yanıtladı. "30."
Eylül ise her zamanki gibi ciddi bir ifadeyle, "31," dedi.
Sıra bana geldiğinde herkesin bakışları üzerimdeydi. "33," dedim sakince.
Bir an sessizlik oldu, sonra Onur kaşlarını kaldırdı. "O kadar büyük görünmüyorsun," dedi şaşkınlıkla.
Ateş de başını sallayarak, "Ben de en fazla 30 falan sanıyordum," diye ekledi.
Hafifçe gülümsedim. "Hayat bizi böyle yaptı be," dedim omuz silkerek.
Kaan gülerek başını salladı. "Arabayı getiriyorum," dedi.
O sırada içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı ama sebebini tam olarak bilmiyordum. Sanki bir şeyler ters gidecekti.
Arabaya binip yola çıktık. Gece karanlığında terk edilmiş bir köyün yanından geçerken gözüm bir hareketlenme yakaladı. Önce emin olamadım ama sonra… Evet, gerçekten birileri vardı. Ve bize doğru koşuyorlardı!
"Lan bu da ne?" diye mırıldandım.
O anda silah sesleri yükseldi. Camlarımız kurşunlarla delik deşik oldu.
"Kaan! Bizi buradan çıkar, hemen!" diye bağırdım.
Kaan direksiyonu sertçe kırarak aracı yoldan çıkardı, engebeli araziye sürdü. Tekerlekler taşların üzerinde patinaj yapıyordu ama hız kesmeden devam ettik. Fakat yol bitti, araba artık ilerleyemez hale geldi. Motor homurdanarak durdu.
"Herkes arabadan çık!" diye emrettim.
Kapılar açılır açılmaz, hepimiz kendimizi dışarı attık. Arkamızdan hâlâ ateş ediyorlardı.
"Onur, Kaan! Adamı alın ve hemen geri çekilin!" dedim. "Biz oyalayacağız!"
Onur başını salladı. "Tamam!" dedi ve Kaan’la birlikte esiri alarak hızla uzaklaştılar.
"Eylül, kaç kişi görüyorsun?"
Eylül dürbünlü nişangâhını kaldırdı, dikkatle baktı. Yağmur, görüşünü zorlaştırıyordu ama emin bir sesle konuştu: "20-30 kişi var!"
Derin bir küfür savurdum. "Baya kalabalıklar!"
Yağmurun şiddeti arttı. Toprak çamura dönüşüyordu. Soğuk, kemiklerimize kadar işliyordu. Ama en büyük problem, burada sıkışıp kalmış olmamızdı.
"Bu iş sandığımdan daha zor olacak," diye mırıldandım ve tüfeğimi hedefe doğrulttum.
Yağmurun sesi artık sağır edici hale gelmişti. Sanki gökyüzü tüm öfkesini üzerimize boşaltıyordu. Tüfeğimi omzuma yaslayıp nişan aldım ve tetiği çektim. Karşımdaki adam başına yediği kurşunla yere devrildi. Ancak hemen ardından bir mermi benim bulunduğum noktaya doğru vınlayarak geçti. Saniyelik bir refleksle kafamı eğdim. Adrenalin damarlarıma hücum etti.
Diğerleri de çatışıyordu. Ateş, sol çaprazımdan ateş açarken, Eylül dikkatlice hedeflerini indiriyordu. Zamanımız kısıtlıydı. Bir an bile oyalanmamalıydık.
İki kişiyi daha indirdikten sonra bağırdım: "Geri çekilin!"
Hemen pozisyon değiştirdik ve hızla koşmaya başladık. Yağmur sanki kova ile dökülüyordu. Görüş mesafemiz beş metreye kadar düşmüştü. Çamurlu zemin ayaklarımızı kaydırıyordu ama durmak gibi bir lüksümüz yoktu.
Onur ve Kaan’a yetiştik. Fakat önüme çıkan manzarayı görünce ağzımdan bir küfür kaçtı: "Şansımızı s*keyim, bu da ne lan?"
Hepimiz duraksadık. Önümüzde hızla akan, azgın bir dere vardı. Yağmur nedeniyle taşmış, su seviyesi yükselmişti.
"Ne alaka lan!" diye isyan etti Kaan. Bir dizi küfür de ondan geldi. Aslında hepimiz aynı durumdaydık.
Ama geri dönüş yoktu. Mecbur geçecektik.
Tam o sırada Eylül’e baktım. Normalde soğukkanlıdır, ama gözlerindeki o tereddüdü fark ettim. İlk defa… İlk defa onda bir korku gördüm. Demek ki suyla pek iyi anıları yoktu.
"Onur, Kaan, devam edin!" diye emrettim. "Ateş, sen de! Eylül, seni ben alıyorum."
İtiraz etmek için ağzını açtı ama cümlesini bitiremeden kestim. "İtiraz yok! Bu bir emir!"
Bir an bana bakakaldı, sonra gözlerini kaçırdı. Onu sırtıma aldım. Baya hafifti.
Dereye girdik.
Soğuk su ciğerlerimi delip geçti. Akıntı güçlüydü. Su seviyesinin boynuma kadar geldiğini fark ettim. Tek bir hata ölüm demekti. Ayaklarımın altındaki taşlar kayganlaşmıştı. Dengemi koruyarak ilerlemeye çalıştım.
Derenin ortasına geldiğimizde, bir an için suyun akıntısı beni bir adım geri sürükledi. Eylül’ü daha sıkı kavradım. O da refleksle omzuma yapıştı.
"Dayan, geçiyoruz!" dedim.
Eninde sonunda karşıya vardık. Hepimiz sırılsıklamdık. Üstümüzden sular damlıyordu.
"Hasta olmasak iyi," diye homurdandım ve koşmaya devam ettik.
Bir süre sonra ileride bir mağara bulduk. Hemen içeri girerek soluklandık. Yağmur dışarıda kıyamet gibi yağıyordu. İçeriye baktım, herkes bitkin haldeydi. Ama en kötü durumda olan Eylül’dü.
Titriyordu.
Ateş kaşlarını çatıp yanıma geldi. "Komutanım, hipotermi olabilir!"
Hemen yanına çömeldim. Telaşlı bir şekilde elini tuttum. Buz gibiydi. Eylül'ün gözleri yarı kapalıydı, titremesi gittikçe artıyordu.
"Lanet olsun," diye fısıldadım. "Bunu atlatacağız."
Ne yapmam gerektiğini biliyordum ama Eylül’ü hayatta tutmak için çok hızlı hareket etmeliydim.