ELVEDA
FEZA
"Feza kızım, hazır mısın? Geldiler..."
Bu cümle hayatımın dönüm noktası oldu. Tek bir cümle hayatınızı altüst etmeye yeter miydi? Tek bir kelime bile yeterdi: Elveda... Bu kelime benim miladımdı. Bir daha hiçbir şey aynı olmamıştı. Ne benim ne de ailemin bu duruma yapacak bir şeyi ya da elinden gelen bir şey vardı. Çocukluğumuzdan beri bizi birbirimize yakıştıran ailelerimizdi. Ama biz de birbirimize karşı boş değildik. Bir o kadar aşıkken bir o kadar da hayallerimiz farklıydı. Nereden bilebilirdim ki bu hayali ağır basacak da beni düğün gecemizin ertesi sabahı bir veda bile etmeden terk edecekti? Bilsem, azıcık tahmin etsem o gün ona "Evet" demez ve serbest bırakırdım ki gitsin hayaline. Kavuşsun istediğine. Ama o beni yaralamayı seçmiş ve ailelerimizin ya da eş dostun neler diyeceğini düşünmeden beni yalnız bırakıp gitmişti. Bütün yükü üzerime yükleyerek... Halbuki Nilay anne, oğluyla evlenmemi en çok isteyendi. Ya da benim annem, dostuyla dünür olmak için kızının duygularını bile hiçe saymıştı. Belki bizi birbirimize bıraksalar Ozan beni böyle bir başıma bırakmazdı. Belki beni de yanında götürürdü. Sahi, üç sene önce o düğün sabahımızda bıraktığı mektupta ne yazıyordu?
"Sevgilim, asla senden gitmiyorum. Seni çok seviyorum.
Ama eğer şimdi gitmezsem hiç gidemem.
Ne olur bana kızma.
Ve en kısa zamanda yakaladığım bu iş fırsatını sonuca bağlayıp yanına geleceğim.
Beni bekle..." yazıp
komodinin üstüne bırakıp gitmişti.
Hem de geceyi, tenlerimizin birbirine kavuşmasından, ruhlarımızın birleşmesinden sonra uyandığım sabahta yapmıştı bunu. En ağırı da; madem gidecektin, neden bana o geceyi yaşattın? Bana dokundun. Belki de masumiyetimi alırsa onu bekleyeceğimi ve başkasıyla evlenemeyeceğimi düşündü. Ve bu yüzden yapmıştı belki de kendi kadını. Halbuki onu nasıl sevdiğimi bilmiyor muydu? Ben onun yolunu zaten beklerdim. Ama ilk gecemizin sabahı gitmesi gururumdan çok kalbimi yaralamıştı. Evet, onu bekliyordum. Ama evlendiğimiz günkü Feza gibi değil, bıraktığı sabahki Feza bekliyordu onu. Hayal kırıklığımla, yaralı kalbimle... Ne acıdır ki ona sevdamı gösterememiş olmalıyım ki bana bunu da yapmıştı. Her gün, ama her gün bu üç yıl boyunca bunu sorguladım, düşündüm. Yine düşüncelerimde boğulurken kapı zili ile kendime geldim. Bakalım bugün hangi anne gelmişti kapıma? Ozan ile evlendiğimiz günden beri evimizde kalmış, hiç bir yere gitmemişti. Ozanı bekliyordum. Onun bana verecek hesabı vardı. Bu yüzden de beklemedeydim.
Ve evimizde beklerken de her gün istisnasız kapıma ya benim annem ya da kayınvalidem geliyordu. İkisinin derdi de başkaydı. Ama tek ortak noktaları ikisinin de Ozan ile boşanmamızdı. Sanki kocam buradaydı da boşanacaktım. Zaten Ozanın beni bırakıp gittikten sonra o gecenin meyvesi olmaması tek tesellimdi. Annem de bu yüzden ısrar ediyordu. Yaşım geçmeden bebek sahibi olayım diye. Bekarken de sancılı regllerim yüzünden doğum kontrol hapı kullandığımdan, evlendiğimizde bırakmış olsam da etkisi sürüyor olacak ki o gece hamile kalmamıştım. Bu duruma sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Kapı üst üste çalınca gidip açmak zorunda kaldım. Karşımda yine Nilay anne vardı. Onu içeri buyur ettiğimde arkasına baktım ama bu sefer tek gelmişti. Necati baba da yanında olurdu ama o tam tersi, hem dostu yani babam ile arası bozulsun istemediğinden hem de mal bölünsün istemediğinden Nilay anneyi zapt ediyor ve boşanmamızı istemiyordu. Benim babam da saf, sanıyordu ki dostu onun ile arası bozulmasın diye çocukları ayrılsın istemiyordu. Belki de ben öyle sanmışımdır ama insan yine de laflarından anlıyordu. Nilay anne salona geçip kanepeye oturduğunda ben de peşinden gidip karşısına oturdum ve,
"Hoş geldin anne. Aç mısın? Ya da ne içersin?" dediğimde,
"Hiç bir şey istemiyorum, çok kalmayacağım. Bugün buraya son kez geliyorum. Bundan sonra mahkemede görüşürüz. Ben son kez sana güzellikle boşanıp boşanmayacağını sormaya geldim," dediğinde anında öfke damarlarıma hücum etti. Ailelerimiz hem yılların dostluğu hem de şirketteki ortaklıkları bozulmasın diye de bir nevi şirket evliliği de yapmıştık. "Hay ben sizin şirketinize!" demek geliyordu ama benim de Ozanın da emeği vardı o şirkette. 3 senedir de tek başıma bu yükü tek başıma yüklenmiştim. Dişimle tırnağımla çalışmış, çabalamıştım. Asla onlara bırakmazdım.
"Nilay anne ne demek mahkeme? Hem Ozan burada değilken nasıl boşanabilirim? Ve de buna siz değil biz karar veririz. Her şeye rağmen biz birbirimizi seviyoruz. Ve o gelip bana 'seni istemiyorum' demediği sürece ya da neden gittiğinin hesabını vermedikçe asla bu dediğiniz olmayacak," dedim. O da demin ki sakin yapısından sıyrıldı ve,
"Oğlum seni seviyor olsaydı evlendiğinin sabahı seni bırakıp gitmezdi. Belli ki hoşuna gitmeyecek bir durum oldu. Ya da beklediğini göremedi. Kim bilir?" diye imalı konuşmasıyla neyi söylemeye çabaladığını anlamamla ayağa kalktım.
"Büyüğümsünüz diye sesimi bugüne kadar çıkarmadım. Ama daha fazla bu muameleye dayanamayacağım. Siz ne hakla benim namusuma laf atarsınız? Hemen şimdi terk edin burayı ve oğlunuz gelene kadar da gelmeyin!" dediğimde o da ayağa kalktı ve,
"3 senedir gelmemiş, şimdi mi gelecek? Sen daha çok beklersin. Çoktan oradan biriyle olmuştur bile. Zaten ben de daha adımımı atmam. Mahkemede görüşürüz," diyerek omzuma çarpıp gittiğinde yolcu bile etmedim. Ama kapıyı açıp çıkacağı sırada annemin sesini duydum. Demek ki bugün kabul günümdü ve benim annem de gelmişti.
"Ooo Nilay hanım! Demek siz de buradasınız. Maşallah, hiç aksatmıyorsunuz rutininizi!" dedi annem.
Nilay anne de, "Asıl size maşallah Şaziye hanım. Analı kızlı oğlumun parasını yiyorsunuz. Ama bugünler son günleriniz. Yakında mahkemede görüşürüz," diye onun da omzuna çarpıp kapıdan çıktığında annem dairenin kapısında arkasından bağırarak konuşmaya devam ediyordu.
"Asıl siz benim gül goncası kızımı soldurdunuz 3 yılda! Senin oğlun şirketi bırakıp gitti de benim kızım şirketin başında tırnaklarıyla kazıya kazıya gecesini gündüzüne katarak çalışıp çabaladı. Sen altın günlerinde oradan oraya sürterken benim kızım iş bağlıyordu!" diye durmadan saydırmaya devam ederken sonu gelmeyeceğini bildiğim için kolundan içeri çekerek dairemin kapısını kapattım.
"Anne, gel Allah aşkına içeri! Gitti zaten. Apartmana rezil olduk," dediğimde bu sefer de bana döndü.
"Hepsi senin yüzünden zaten. 3 senedir dilimde tüy bitti, 'Boşa Ozanı' diye. Zaten sana vermedi mi kendi payını da mehir olarak? Şirket tamamen senin. Ama sen ne yapıyorsun... Her ay ettiğin karın %50'sini onların hesabına yatırıyorsun. Onlar da bunu senin iyi niyetinden değil, mecbur olduğundan yapıyor olarak görüyorlar. Gel etme kızım. Bak, evlendiğinde 25 yaşındaydın. Şimdi 28 yaşındasın. Yaşın geçtikçe bebek sahibi olman zorlaşacak. O zaman para pul da işe yaramayacak. Ben anneyim ve her şeyden önce sensin benim önceliğim yavrum. Bak Sedat hala seni bekliyor,"
dediğinde Ozan ile nişanlanmaya karar verdiğimizde niyetini belli eden sınıf arkadaşımız Sedattan bahsediyordu. Halbuki o da biliyordu; ben hep sadece ve sadece Ozanı sevmiştim. Her ne kadar o beni benim onu sevdiğim kadar sevmese de.
"Anne, yine mi aynı konu? Bari sen yapma ne olur. 3 senedir dediğinizi yapmadım. Şimdi mi yapacağım? Bekleyeceğim Ozanı," dediğimde baktı ben aynı tas aynı hamam.
O da, "Ne halin varsa gör. Sonra 'anne sen haklıymışsın' diye dizimde ağlama,"
diyerek bırakıp gittiğinde bir kez daha Ozana bağıra çağıra ağladım. Zaten 3 yıldır yalnızdım be anne. Hanginiz harap oluşumu gördü ki? Hepinizin derdi makam mevki hatta aile şirketinizdi. Bunun için evlatlarını bile gözleri görmedi. Bir kalemde harcadılar. Ama ben biliyordum; elbet bir gün geri dönecekti Ozan. Ve ben onun yokluğunda döktüğüm göz yaşlarının hesabını tek tek ondan soracak, sonra hayatından sonsuza kadar çıkacaktım... O zaman malları da mülkleri de hatta şirketleri de onların olsun. Alıp başlarına çalsınlar. Buralardan bu sefer de ben uzaklara gidecektim. Bir daha dönmemek üzere...
Ben de onun gibi bir veda bile etmeden.......