ASYA
Sağım, solum, önüm, arkam, her yanım kuşatılmış gibi hissediyordum. Bir yanda Çetin ile evlen diye baskı yapan ailem, bir yanda asla pes etmeyen ve sürekli rahatsız eden Çetin, diğer yanda kurtarmak zorunda olduğum şirket ve diğer yandan da unutmak istediğim varlığını hatırlatıp duran Kuzey Koralp.
Barda karşılaştığımız gecenin üzerinden iki hafta geçmişti. Bu süreçte iki kardeş tarafından rahatsız edilmek kendimden nefret etmeme sebep oluyordu. İkisi de onlarla olan bağımı bilmiyordu. Biriyle nişan atmış, diğeriyle yatmıştım. Nereden baksam bok gibi bir durumdu.
Maaş günü gelmişti ve ben iki haftadır bir çözüm bulamadığım için sonunda bana ait tüm mücevherleri bir müzayede aracılığıyla satışa çıkarmaya karar vermiştim.
Müzayede ise bugün gerçekleşecekti. Mücevherler için bir gemolog (taş uzmanı) ve kuyumcu, antika ve tablolar içinse yetkin olan uzmanlar açılış fiyatı belirlemişti. Bu sayede işçilerin ödenecek maaşlarını çıkaracağıma inanıyordum.
Üzerimi giyinip makyajımı yaptıktan sonra aşağıya indim. Müzayede işine hem annem, hem de babam karşı çıkmıştı. Bizi rezil edeceksin diye veryansın etmişlerdi. Fakat tek yaptıkları şikayet etmekti. Bana bir çözümle gelmedikten sonra şikayet etmeleri umrumda değildi.
İnsanlar kulaktan kulağa hatta bizi gördükleri yerde iflas ettiğimizi konuşuyorlardı zaten. Daha neyin rezilliğinden bahsediyorlardı? Ben en azından şikayet edip onlar gibi ağlamıyor, evine ekmek götürmek zorunda olan çalışanlarımızı düşünüp bir şeyler yapmaya uğraşıyordum. Şirket için çabalıyordum. Batıyorduk ama karalar bağlayıp kapımıza gelmelerini beklemiyordum. Tek başıma her şey ile uğraşmaya çalışıyordum. Hem de hayatım çok fazla karmaşık bir hale gelmişken…
“Hiç vazgeçme!” dedi annem beni gördüğü gibi. “Bizi rezil etmeye devam et!”
“Çözümün yoksa söylenmekten vazgeç artık.”
“Ben ne anlarım?” diye bağırdı.
“Anlamıyorsan karışma o zaman!” dedim, sesimdeki yorgunluk artık bıkkınlığa dönüşmüştü. Çantamın sapını parmaklarıma doladım, kapıya yönelmek istiyordum ama annem önüne geçen her şeyi yıkıp geçen bir sel gibi önüme dikildi.
“Karışma mı? Asya, o mücevherler senin! Hele gerdanlık! O gerdanlığı babaannen sana takarken ‘günü geldiğinde kızına takarsın’ demişti. Sen ne yapıyorsun? Üç beş kuruş için, çalışan maaşları için ailemizin tarihini satıyorsun!”
“O gerdanlık, babamın şirketindeki elli kişinin evine ekmek götürmesinden daha değerli değil anne!” diye bağırdım sonunda. Kontrolümü kaybetmiştim. “Tarih mi? Bizim tarihimiz şu an borç dosyalarında yazıyor, parıltılı kutularda değil!”
O sırada babamın ağır adımlarla merdivenlerden indiğini duydum. Elindeki sabah gazetesini rulo yapmış, sanki bir suçluyu cezalandıracakmış gibi sıkıyordu. Yüzündeki donuk, gri ifade beni görünce sertleşti.
“İnadından vazgeçmiyorsun?” Babamın öfkeli sesi evin içinde yankılandı. “Senin durmayacağını bildiğim için müzayede salonuna haber gönderdim, satışı durdurmalarını söyledim. Biz bu kadar düşmedik Asya.”
Durduğum yerde sendeledim. “Durdurdun mu? Baba sen ne yaptın? Yarın ödeme günü! İnsanlar kapıya dayanacak. Rezillik asıl o zaman başlayacak, mücevher satılırken değil!”
“Çetin ile konuşacaksın,” dedi babam, sanki çok basit bir şeyden bahsediyormuş gibi. “Dün beni aradı. Şirketin borçlarını devralmaya hazır olduğunu, sadece seninle bir akşam yemeği yiyip aradaki buzları eritmek istediğini söyledi. O gerdanlık boynunda kalacak, şirket de kurtulacak. Bu kadar.”
Gözlerim doldu ama bu sefer üzüntüden değil tamamen saf bir öfkedendi. “Sen beni mi satıyorsun baba?” dedim fısıltıyla. “Mücevherleri satmak zoruna gidiyor ama beni Çetin’e satıyorsun. Beni nasıl aşağıladığını anlatmama rağmen mi?”
Hayal kırıklığı tüm ruhumu esir almıştı sanki… Ailem için birkaç mücevher kadar değerim olmadığı gerçeğiyle ilk kez karşı karşıya kalıyordum.
“Abartma Asya!” diye araya girdi annem. Babamın yanına doğru yürüyüp koluna girdi. “Erkektir, sinirlenince ağzından bir şeyler kaçırmıştır. Çetin seni seviyor, parası da var. Başka ne istiyorsun? Şu anki halimize bak, kapıda icra memurları bekliyor!”
“İcra memurları gelip canımı alsın isterse. Ölürüm de beni aldatan bir adamla nikah masasına oturmam!” diye haykırdım. Kapıya doğru bir hamle yaptım ama babam yolumu kesti.
“Eğer beni ezip geçersen, seni affetmem. Bana yaşattığın bu rezilliği unutmam kızım.”
Gözlerimi babamın gözlerine diktim. Yıllarca hayranlık duyduğum, arkasında dağ gibi durduğum adam şimdi beni karanlığa itiyordu. Çantamı kolumda düzeltip çenemi yukarı kaldırdım.
“Unutma,” dedim buz gibi bir sesle. “Sizin aksinize, ben batarken bile dik durmaya çalışıyorum. O gerdanlık satılacak. O maaşlar ödenecek. Ve ben bir daha asla, bir başkasının bana ne yapacağımı söylemesine izin vermeyeceğim.”
Kapıyı arkamdan çarpıp çıktığımda dışarıdaki hava, evdeki boğucu havadan daha temiz gelmişti. Arabama bindiğimde ellerimin titremesini durduramadım. Müzayede salonuna gitmeliydim. Babamın durdurma emrini bizzat gidip ben iptal edecektim.
Müzayede salonunun kapısından içeri girdiğimde üzerimde asılı duran görünmez ağırlığı hissetmemeye çalıştım. İçerisi parfümlü, şık ve son derece yapay bir kalabalıkla doluydu.
İnsanların bana bakışlarındaki acımayla karışık merak duygusunu sırtımda hissedebiliyordum. "Bak, Sungur kızı mücevherlerini satıyor," fısıltılarını duymamak için kulaklarımı tıkamak istedim.
Babamın satış durdurma talebini, şirketteki imza yetkimi kullanarak son dakikada iptal ettirmiştim. Şimdi en ön sırada hayatımın en değerli anılarını podyumda göreceğim anı bekliyordum.
Müzayede başladı. Birkaç tablo, antika objeler... Sıra benimkilere geldiğinde nefesimi tuttum.
"Lote 12! Özel tasarım safir ve pırlanta gerdanlık. Açılış fiyatı 2 milyon TL."
Müzayedeci bağırdıkça ellerim terliyordu. 2.2 milyon... 2.5 milyon... Rakamlar yükseliyordu ama şirket için yeterli değildi. Maaşlara yetse de diğer borçlara yetmiyordu. Elbette hepsini kapatmaya yetecek kadar para elde edemeyecektim ama aciliyeti olanları halledecek miktarı kazanmak istiyordum.
Tam o sırada, salonun en arkasında, gölgelerin içinden bir ses yükseldi.
"10 milyon."