ASYA
“Ben geldim.”
Anahtarı çantama geri koyup çantamı ve montumu astım ve kahvaltılık için aldığım poşetlerle içeriye doğru yürüdüm.
“Çetin?”
Etrafta henüz uyandığına dair bir ses yoktu. Mutfağa doğru ilerleyip çay makinesini ayarladım ve aldığım kahvaltılıkları tabaklara dizdim. Neyse ki bu kadarını yapabiliyordum.
Çetin’i uyandırmak için yatak odasına yöneldim. Bugün için sözleştiğimizi unutmuştu yine kesin.
“Çetin!” diye seslendim odaya doğru yürürken. Kapıyı aralayıp içeriye girmemle, elim kapı kolunda, adımlarım kapının dibinde kalakaldı.
Gözlerimi kırpıştırıp doğru görüp görmediğimi anlamaya çalışırken hayal kırıklığı ve hüsran dalga dalga içime yayıldı.
Gördüğüm şey, zihnimin bana oynadığı bir oyun değildi. Çetin, bizim için aldığı evde başka bir kadınla sarmaş dolaştı.
Odanın içindeki ağır parfüm ve ter kokusu genzimi yaktı. Midem ağzıma geldi ama kusamadım, sanki boğazıma koca bir taş oturmuştu da nefesimi kesiyordu.
Elim kapı kolunda titrerken, "Çetin?" diyebildim sadece. Sesim o kadar cılız çıktı ki, ben bile duymakta zorlandım.
Orada kaç saniye öylece durdum bilmiyorum. Daha fazla tahammül edemeyerek kapıyı duvara doğru ittirip sertçe vurdum.
Çetin, gözlerini aralayıp beni gördüğünde yüzünde görmeyi beklediğim suçluluk ifadesini aradım. Ama yoktu. Bir anlık bir şaşkınlık yaşamış fakat bundan çabuk sıyrılmıştı
Şaşkınlığını yerini hızlı bir şekilde sinir bozucu bir rahatlığa bırakan bir bakış aldı.
Şu an burada neler oluyordu gerçekten anlamakta güçlük çekiyordum.
"Asya? Senin ne işin var burada?" dedi, sanki evin yabancısı benmişim gibi. Yanındaki kadın çarşafı göğsüne çekip pişkin bir tavırla bana bakarken, Çetin yataktan kalktı. Hiç acele etmeden pantolonunu üzerine geçirdi.
“Burada olmaması gereken ben miyim?” diye sordum sesimi düz tutmaya çalışarak. Yaşadığım hüsranı sözcüklere dökmek istesem dökemezdim. Fakat bunu onlara belli edecek kadar düşük seviyede biri değildim.
Çetin alaycı bir nefes verdi. "Abartma!” dedi düz bir sesle. “Nasıl olsa affetmekten başka bir seçeneğin yok.”
Duyduğum cümleler birkaç ay sonra evleneceğim adamdan çıkıyor olamazdı. Biri, lanet olası bir kamera şakası yapıyor olmalıydı.
“Öyle mi? Bunu sana düşündüren nedir?”
Bana doğru bir adım attı, o her zaman güvendiğim adam gitmiş, yerine tanımadığım bir yabancı gelmişti sanki. "Bak, dürüst olalım. Artık o eski şatafatlı hayatın yok. Altındaki araba bile geri alınacak yakında. Ben senin kurtuluş biletinim. Olayı dramatikleştirme."
Alaycı bir şekilde, arkasında kalmış ve bizi izlemekte olan kadını umursamadan gözlerimin içine baka baka zehrini kustu.
“Bana mecbursun Asya,” dedi yüzüme doğru eğilerek. “Eğer bana karşı daha verici biri olsaydın bunu yapmazdım. İhtiyaçlarımı gidermem, sorun olmamalı. Evlendikten sonra olmayacak sonuçta.”
Aramızda bariz yakınlaşmalar olsa da, asla tam olarak ileriye gitmemiştim. Çünkü yakında evleneceğimizi düşünüyor ve bu anın düğün gecemize özel olmasını istiyordum. Ne büyük yanılgı ama…
“Hah!” diye bir ses çıkardım. “Bahane de hazır.”
“Bahane değil, gerçek!” diye savundu kendini. “Hem aileni kim kurtaracak? Tek gecelik bir olay yüzünden beni silip atacak mısın? Kandırma kendini!”
Duyduklarım, gördüklerimden daha çok acıttı canımı. Gururumun yerle bir oluşunu, kemiklerimin çatırdadığını hissettim.
Çetin, karşısında ağlayıp zırlamamı, ayaklarına kapanıp "beni bırakma, ben bu parasızlıkla ne yaparım?" dememi bekliyordu herhalde. Bakışlarındaki o yapış yapış üstünlük kurma çabasını görüyordum. Onun gözünde ben, babasının kredi kartı iptal edilince dünyası başına yıkılan, sığınacak bir liman arayan aciz bir kızdım.
“Bitti mi?” dedim buz gibi bir sesle.
Duraksadı. Benden beklediği tepki bu değildi kesinlikle.
“Ne?”
“Konuşman diyorum, bitti mi? Çünkü kapasiteni zorladın, daha fazla hakaret üretebileceğini sanmıyorum.”
Yanındaki kadın arsızca kıkırdadığında bakışlarımı ona çevirdim. Sadece bir saniye. O saniyede bile yerin dibine girdiğini hissettiğine emindim. Girmese de çok umrumda değildi.
Acı çektiğimi gösterecek değildim. Tek gece diyordu ama arkasında kalan kadının rahatlığına baktığımda tek gecelik bir durum olmadığını anlayacak zekaya sahiptim.
Tekrar Çetin’e döndüm.
“Sen beni kendinle karıştırdın herhalde Çetin. Senin o kompleksli dünyanda her şey etiketlerden ibaret olabilir ama benim için değil. Babamın parası varken de Asya’ydım, şimdi cebimde tek kuruş yokken de Asya’yım. Ama sen...” Şöyle bir yukarıdan aşağıya süzdüm onu. “Sen, babanın soyadı ve o cüzdanın olmasa, şu odadaki oksijeni tüketecek vasfı bile olmayan bir hiçsin.”
Çetin’in suratı öfkeden kıpkırmızı kesildi. Üstüme doğru bir adım attı. “Asya, haddini bil! Kiminle konuştuğunun farkında mısın sen? Yarın bir gün kapımda yatınca görürüm onurlu duruşunu.”
“Kapında yatmak mı?” Hafifçe gülümsedim, bu canı yanan ama pes etmeyen bir kadının gülüşüydü.
“Bana muhtaçsın.” Uzanıp kolumu sıktı. “Bana öyle muhtaçsın ki hem de! Ailen beni terk etmene izin verir mi sanıyorsun?”
Acınasıydı. Ve itiraf ettiği gerçek de acınasıydı. Ailem öğrendiğinde paçaları tutuşacaktı ama umrumda değildi. Ben eğitimini tamamlamış birkaç yabancı dili olan, aile şirketinde finanstan sorumlu olarak yıllarca çalışmış biriydim.
Ailem ne derse desin, aşk yuvamız diye adlandırdığı evde beni aldatan bir adamla evlenecek değildim.
Kimsenin ne dediği zerre umrumda değildi. Dağılan gururumu toplayacak, içime yerleştirdiği bu acıyı silip atacaktım.
Tokadım yüzünde patladı. Aslında tepki bile vermek istememiştim. Tepki verip egosunu tatmin etmek istememiştim fakat son sözleri ve hatırladıklarım beni sinirlendirmişti.
Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Ben Asya Sungur… Asla kimse karşısında kendimi küçük düşürmezdim.
“Sana acınası hayatında başarılar diliyorum sadece. Sen ailemi kendine dert etme. Kendi aileni düşün. Ailemi ben düşünürüm.”
Topuklarım üzerinde dönüp arkama bile bakmadan yürüdüm. Mutfaktaki özenle hazırladığım kahvaltılıkları, çay makinesinin sinir bozucu fokurtusunu geride bıraktım. Bahçeye çıktığımda ellerim titriyordu.
Tek istediğim eve gidip yorganın altına girip ağlamaktı. Ama hayır. Beni sırf açgözlülüğü yüzünden aldatan bir adam için ağlamayacaktım.
Ailemin iflas etmesini bir avantaj olarak görüp, beni aldatmak için kendine zemin oluşturan bir adama üzülmeyi reddediyordum.
Sinirden gözlerim doldu. Canım acıyordu ama bu acı aldatıldığım için değil, aptal yerine konulduğum içindi. Ben aptal değildim. Aciz hiç değildim.
Bir erkek için günlerce acı çekecek biri hiç değildim. Ben Asya Sungur’dum. Kimse beni küçümseyemezdi.
***
Aileme nişanı attığımı anlatmam zor olsa da başarmıştım ve tam da Çetin’in düşündüğü gibi bir karşılık görmüştüm.
Onlar Çetin'in şirket ve benim için tek şans olduğunu düşünüyorlardı.
“Çetin'in gerçekten kurtarıcı olduğunu mu düşünüyorsunuz?” diye sordum alaycı bir sesle. “Holding’deki her şey üvey abisine aitken mi? Kendinizi kandırmayın.”
“Abisini ikna ederdi.”
Çetin'in abisi için sık sık kullandığı kelimeler zihnimde yankılanınca güldüm. Üvey abisinden nefret ediyordu bir kere… Onun CEO olması en çok Çetin'i öfkelendiriyordu. Aralarında görünmez bir güç savaşı vardı. Abisi onay vermeden araba bile alamayan bir adam mı kurtarıcımız olacaktı?
Bir kurtarıcıya ihtiyacım yoktu. İflastan kurtulmak için elimden gelen her şeyi yapacak, kimseye zafer hissi tattırmayacaktım.
Bir hafta boyunca ailemin baskıları, Çetin'in ısrarları arasında şirket için elimden geleni yapmaya çalıştım. Tüm çıkış yollarımız kapalı, iflastan kurtulmak imkansız gibiydi.
Ailem, Çetin ve şirket, her şey üstüme gelirken nefes almak benim için imkansız bir hale geliyordu.
Çetin beni küçümsemeye devam ediyor, ailem barışmam için baskı yapıyordu.
Son bir ayda hayatım mahvolmuş gibiydi. Aldatıldığım gerçeğini hala sindirmeye çalışıyor, kulaklarımda yankılanan küçümseyici sesleri susturmaya çalışıyordum.
Canım öyle bir yanıyordu ki, herkesten ve her şeyden uzaklaşmak istedim. Arabama binip gaza bastım. Nereye gittiğimi bilmeden, sadece uzaklaşmak istiyordum.
Birkaç saat sonra, şehrin en kuytu ama en şık barlarından birinin önündeydim. İçerisi loştu, müzik derinden geliyordu ve kimse kimsenin kim olduğuyla ilgilenmiyordu. Tam da ihtiyacım olan yerdi.
Bara oturup önüme gelen ilk bardağı tek dikişte bitirdiğimde, yan tabureden bir çakmak sesi geldi. Kafamı yana çevirdiğimde, karanlığın içinden bana bakan o keskin gözlerle karşılaştım. Adamın yüzü tam seçilmiyordu ama bakışlarındaki ağır, baskın enerji insanın nefesini kesecek türdendi.
“Biraz yavaşla,” dedi adam. Sesi pes, pürüzsüz ve emir verir gibiydi. “O bardaktaki şey dertlerini unutturmaz, sadece erteler.”
“Dertlerimi unutturmasını değil, beni uyuşturmasını istiyorum,” diye tersledim onu.
Karanlıktaki adam hafifçe öne doğru eğildi. Işık yüzünün yarısına vurduğunda, heykel gibi keskin bir çene hattı ve insanın ruhunu okuyan koyu renk gözler çıktı ortaya. “Uyuşmak istiyorsan yanlış içkiyi seçmişsin,” dedi, barmenle göz göze gelip kısa bir işaret vererek. “Benimkilerden bir tane de hanımefendiye.”
Gülümsedim ve barmenin ikram ettiği içkiyi ona doğru kaldırıp bir yudum aldım.
O an, bu adamın sadece bir yabancı olmadığını, hayatımın geri kalanındaki en büyük sınavım olacağını bilmiyordum.