ASYA
Aynadaki yansımamla göz göze gelmemek için büyük bir çaba sarf ederek soğuk suyu yüzüme çarptım. Onuncu, belki de yirminci kez…
Sabah bir saat boyunca sıcak suyun altında kendimi aklamaya çalışmış, ardından yatağın içine gömülmüştüm. Bir sonraki sabaha kadar yataktan çıkmamış, yemek bile yememiştim.
Bilmem kaç milyonluk şehirde bula bula Çetin'in abisini bulmam milyonda kaç ihtimaldi? Ve o ihtimal gelip beni mi bulmuştu?
Öğrenirlerse ortaya çıkacak rezilliği düşünmek midemi bulandırıyordu. Gece boyu düşünüp durmuş, tenimdeki dokunuşlardan kaçamamıştım.
Elim istemsizce onun parmaklarının gezindiği yerlerde geziyor, hissettiğim duygular beni gafil avlıyordu. Çetin'in abisi olduğunu öğrendiğim ana kadar, tüm gece yaşadıklarımız harikaydı. Dokunuşları tutkulu, bakışları arzu doluydu. Her anından zevk aldığım için kendimi daha da kötü hissediyor, yine de düşünmekten kendimi alamıyordum.
Düşünmemeye çalıştım. Unutacak ve bir daha gün yüzüne çıkarmayacaktım o anları…
Yüzüme yeniden su çarptım. Ne kadar
yıkarsam yıkayayım, yaşadığımız gecenin tenimde bıraktığı yakıcı izi söküp atamıyordum. Tenim, tanımadığım bir adamın dokunuşlarını hatırlayıp duruyor, zihnim bir türlü anları silmiyordu.
“Unut,” dedim kendi aksime fısıldayarak. “Sadece bir geceydi. Bir hataydı.” Ne dersem diyeyim zihnim bana ihanet ediyordu.
Artık kendime gelmem ve şirketi iflasın batağından çekip çıkarmam lazımdı. Üzerimi giyinip aşağıya indim.
Kahvaltı masasına yaklaştıkça, annemin gergin sesini ve babamın sertçe vurduğu masanın gürültüsü adımlarımı yavaşlattı. Değişen bir şey yoktu. Şirket bir uçurumun kenarındaydı ve herkes benim o uçuruma atlayıp hala Çetin ile evlenerek onları kurtarmamı bekliyordu.
Babam beni görünce “nihayet teşrif edebildin,” dedi küçümseyici sesiyle. Ablam hiçbir şey umrunda değilmiş gibi kahvaltısına devam ederken annem ve babamın bakışları benim üzerimdeydi. Eniştemin ilgisiyse ablamın üzerinde.
İlk elden çıkarılan şu an oturduğumuz ev hariç tüm gayrimenkuller olmuştu ve ablamların evi de satılan gayrimenkulların içindeydi. On gündür de bizimle yaşıyorlardı.
Babam kan çanağına dönmüş gözlerini üzerime çevirdi. İflasını bizimle paylaştığından beri tüm beklentisini ve umudunu Çetin'e bağlamıştı. Sanki Çetin bir şey yapabilirmiş gibi!
“Çetin sabah yine aradı. Yanlış anlaşıldığını, ona bir şans vermeni istiyor. Kızım, bak şirket için son şansımız…”
“Baba, lütfen,” diye kestim sözünü. Sesimdeki netlikle, tavrımdan memnun olmadığını belli edercesine kaşlarını çattı.
“Çetin benim için bitti. Onunla evlenmem. Asla. Beni aldatan ve hiçe sayıp küçümseyen bir adamın kapısına gidecek değilim.”
“Peki ya şirket? Maaşlar bekliyor, icralar kapıda! Gururunla mı ödeyeceğiz maaşları?”
Öfkeli sesiyle masaya oturmaktan vazgeçip çantamın sapını sertçe kavradım.
“Çalışıyorum,” dedim çantamı koluma takarken. “Finans dosyalarını inceledim. Bir çıkış yolu bulacağım. Belki bir yatırımcı, belki bir borç yapılandırması… Ama Çetin olmayacak. Kendi ayaklarımızın üzerinde duracağız.”
Daha fazla bir şey söylemesine müsaade etmeden hızla kapıya yöneldim. İflas olayı ortaya çıkmadan önce beni savunacak olan babamın, şu an beni bir kurtuluş olarak görmesi, ihaneti affetmemi istemesi sinirlerimi bozuyordu.
Çetin'i beklemek ve evde dert yanmak yerine benim gibi çözüm aramaya çalışsa çok daha başarılı olabilirdim fakat babam içkiye sığınmayı ve gökten bir yardım gelmesini bekliyordu resmen.
Daha önce hiç zorluk görmediği için tökezlediğini anlıyordum ama ben de daha önce zorluk görmemiştim ve her şeyi benim sırtıma yüklemeleri adaletsizdi.
Dedemlerden kalmış koca şirketi batırmayı nasıl başardığını da bilmiyordum. Neden kenara çekilip koca enkazı kaldırmamı benden bekliyordu onu da anlamıyordum.
Hepsi karalar bağlamış bir şekilde her şeyi benden bekliyordu. ‘Çetin’le evlen!’ ‘Şirketi kurtar!’ ‘Maaşları öde!’
Pasif bir abla yerine işe yarar bir abim olsaydı da her şey daha kolay olabilirdi.
Şirkete geçtiğimde kendimi dosyalara gömdüm. Saatlerce rakamlar arasında kayboldum. Gözlerim karardıkça kahveye sarıldım, kahve yetmedikçe kendimi zorladım. Çetin’in o küçümseyici bakışlarını, ‘bana mecbursun,’ deyişini silmek istercesine klavyenin her bir tuşuna öfkeyle basıyordum.
***
Üç gün geçmişti ama ruhum hala o otel odasının koridorlarında koşuyor gibiydi. Kendimi işe, rakamlara, dosyalara gömerek zihnimi susturmaya çalışmıştım. Ama her gözümü kapattığımda keskin çene hattını ve "Biraz yavaşla" diyen o sesi duyuyordum.
Arkadaşım Selen’in ısrarlarına dayanamayıp bu gece dışarı çıkmayı kabul etmemin tek sebebi, evdeki boğucu havadan ve babamın Çetin’i ara baskısından bir an olsun kaçmak içindi.
Barın kapısına ulaştığımda, tanıdık bir yüzün beni durdurmasıyla adımlarım kesildi. Beni her zaman güler yüzle karşılayan iki koruma, kapıda bir duvar gibi önüme dikildi.
“Üzgünüz Asya Hanım, içeri giremezsiniz,” dedi içlerinden biri, gözlerini kaçırarak.
“Ne demek giremezsin? Burası halka açık bir yer,” dedim şaşkınlıkla.
“Çetin Bey’in kesin talimatı var. Sizin bu mekana girişiniz yasaklandı. Biliyorsunuz patron arkadaşı,” diye kısık ve mahcup bir sesle ekledi.
Sinirden gülmek istedim. Çetin, peşimde dolanmasına rağmen, aklınca ders vermek istiyordu bir de. Gerçekten çocuk gibiydi. Daha ne kadar iğrençleşebilirdi?
Beni bu şekilde küçük düşürerek, kapılardan döndürerek ‘gidecek yerin yok, bana döneceksin,’ mesajı mı vermeye çalışıyordu? Gururum bir kez daha ayaklar altına alınırken, korumalarla tartışıp daha fazla küçülmek istemedim. Arkamı dönüp gidecekken, tam o anda arkamdan gelen yoğun ve baskın bir enerji hissettim.
Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başladı. Bu koku... Bu sıcaklık…
Belime dolanan güçlü kol beni kendine doğru sertçe çekti. Sırtım, bir kaya kadar sert olan göğsüne yaslandı.
“Bir sorun mu var beyler?” diye sordu. Gecelerdir kabuslarımda ve rüyalarımda yankılanan pürüzlü, emir veren sesi duymak tüm tüylerimin diken diken olmasına sebep oldu.
Başımı ağır çekimde arkaya doğru çevirdim. Karanlık gözleri tam üzerimdeydi. Kuzey Koralp... Dehşet içinde ona bakarken, kalbimin sesini duyup duymadığını düşündüm. Beni tanımış mıydı?
Tanımıştı elbette!
Korumalar, Kuzey’i gördükleri an dillerini yutmuş gibi oldular. Kekeleyerek, “Kuzey Bey, biz sadece...”
“Hanımefendi benimle birlikte!” dedi Kuzey, cümleyi bitirmelerine izin vermeden. Sesi o kadar soğuktu ki korumalar anında geri çekilip kapıyı açtılar.
İçeri girdiğimiz an, müziğin sesi ve loş ışıklar etrafımızı sardı. Hızlı bir teşekkür edip ondan uzaklaşacakken, beni kolumdan tuttuğu gibi kalabalığın arasından çekip çıkardı ve bulduğu ilk kuytu köşede sırtımı duvara yapıştırdı.
İki elini duvarın üzerine koyarak beni kendi bedeniyle duvarın arasına hapsetti. Nefesi yüzüme çarparken, keskin gözleri yüzümün her zerresini tarıyordu.
“Gökte ararken yerde buldum,” diyerek iyice dibime yaklaştı. “Beni bırakıp gitmenin mantıklı bir açıklaması var mı?”
Dizlerimin bağı çözülmek üzereydi ama dik durmaya çalıştım. Her şeyi hatırlıyordu. Aklıma komodinin üzerindeki paralar gelince içimdeki öfke korkumun önüne geçti.
“Ne yapmamı bekliyordun? Sevgili gibi koynunda uyanmamı mı bekliyordun gerçekten?” diye sordum sinirli bir sesle.
Kuzey’in gözleri kısıldı, bakışları daha da sertleşti. “Sana sabah konuşacağız dememiş miydim? Çekip gitmek ne demek? Tıpkı bir fahişe gibi!” dedi tükürür gibi.
“Ben fahişe değilim!” diye bağırdım. Sesim müziğin gürültüsünde sadece onun duyabileceği bir perdedeydi.
Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı; aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. O baskın enerjisiyle beni tamamen yutuyordu.
“Öyleyse neden bir fahişe gibi çekip gittin?”