1| Pembe Su

5000 Words
Bazı insanlar kelimelerle düşünürdü, bazılarıysa rakamlarla. Ben hiçbirine ait değildim. Zihnimde dönen tek şey renklerdi. Annemin her sabah benimle ettiği neşeli sohbetler hardal sarısıydı, babamın yokluğu ise odamın köşesinde bekleyen tozlu bir griydi. Henüz en sevdiğim renk olan toz pembeyi zihnimde bir duyguyla konumlandırmayı başaramamıştım. Bu sabah annemin ‘Seninle önemli bir şey konuşmalıyız.’ cümlesi zihnimde bir renk ile bütünleşebilmiş değildi. Bir renk aradım. Sesindeki çatallaşmayı kaybedecek bir renk. “Masal,” dedi annem. “Bazen bir parça çalarken notalar biter ve o sayfayı çevirmen gerekir. Sayfayı çevirdiğinde karşına ne çıkacağını bilemezsin. Bazen sert bir ritim, bazen yumuşak bir melodi…” Annem sözlerine notalarla başlayınca durumun ciddiyetini kavrayıp çantamı kenara bıraktım. Annem daha fazla uzatmamaya karar vermiş olmalı ki “Ben o sayfayı çevirdim.” dedi. “Sana bahsettiğim Sancak Bey’i biliyorsun.” Gözlerimi huzur dolu mutfağımızda gezdirdim. Sancak Bey’i elbette biliyordum. Eve ansızın gelen çiçeklerden, annemin anlattığı bazı özel akşam yemeklerinden ziyade o adamın güçlü bir iş adamı olduğundan ve gittiğim okulun büyük bir bağışçısı olmasından. “Evet anne,” dedim. “Ciddi bir şey miydi?” “Sanırım… onunla sadece akşam yemeği arkadaşı değiliz. Hayatımın geri kalanında olmasını istiyorum.” Kaşlarımı kaldırdım. İşte bu ani bir girişti. Zihnim parlak mor ile bütünleşti. Annem devam etti. “Onunla bir gelecek istiyorum.” “Biz zaten tamamdık anne. Bir başkasına yerimiz var mı?” Kelimeler ağzımdan dökülüverdi. Bu kadar yargılayıcı birisi değildim. Kendime şaşırsam da annem bunu normal karşılamış gibiydi. “Kimseye yer açmak zorunda değiliz bebeğim.” dedi her zamanki huzurlu sesiyle. “Kalbimizdeki odacıkları hatırlıyor musun?” Çocukluğumda bana anlattığı hikayeye gönderme yaptığını anlayıp başımı hafifçe salladım. “O odacıklardan birine Sancak’ı alabiliriz.” İstemsizce kıkırdadım. “Sanırım Sancak Bey’i bana bahsettiğin en özel kalp odacığına alacaksın.” Annem anlayışlı olmama minnettar gibiydi. Oysa içten içe bunu kabullenmek zordu. Gülümsedi. “Galiba aldım bile.” Yeşil gözlerim tezgahtaki portakallara daldı. Annem, babam bizi terk ettiğinden bu yana çok zor günler geçirmişti. Yaşadığı zor şeylere rağmen her zaman bana karşı anlayışlı anne kısmını göstermişti. Her zor günün üstesinden ikimiz sırt sırta gelmiştik. “Yani artık sadece ‘biz’ olmayacağız,” dedim. “Biz hep varız. Sadece daha korunaklı bir hayat... Sancak seni kendi kızı gibi görecek eminim.” Korunaklı bir hayat. Bize uzak olan yüksek binalar, büyük şirket işleri ve daha nicesine annem de benim gibi yabancıydı aslında. Bizim hayatımız onlardan çok farklıydı. Güçlü bir özel üniversitede tam burslu görsel sanatlar okuyordum. Hayatım renklerleydi. Annem ise piyano öğretmeniydi. Müziğe özel bir ilgisi vardı. Her günün sonunda minik, birinci kattaki evimizde buluşur bitki çaylarımızla günün kritiğini evimizin sarı ışıkları altında yapardık. Eğer o gün annem için çok ağır geçmişse, kulaklarımı piyanosu ile şereflendirirdi. Aylardır yani Sancak Bey olduğundan beri, annemin evde piyano çaldığını duymamıştım, ki bu iyi bir şeydi. Gözlerimi anneme çevirdim. Ağzımdan çıkacak tek iyi şeye bakıyor gibiydi. “Sen mutluysan ben mutluyum anne. Buna karşı olmadığımı bil.” Minnetle bana sarıldı. “Tamam hadi okula geç kalma.” dedi garip havayı dağıtmak istercesine. Kafamı sallayıp ona veda ettim ve çantamı alıp çıktım. Aslında bugün dersim yoktu. Sadece bir şeylerden uzaklaşmalıydım ve bunun için çok iyi bir yerim vardı. Uzun, rüzgarla savrulan eteğim bana yürürken eşlik etti. Bir şekilde birbirine uyumlu duran renkli takılarıma göz gezdirdim. Sessiz karakterime ters şekilde dikkat çekiyorlardı ama ben dikkat çekmekten korkan birisi değildim. Hafifçe yağan karı izlerken çoktan okula gelmiştim. Üniversite binasına girip en alt katta, koridorun en sonundaki resmi olarak kapatılmış eski kütüphaneye yaklaştım. Burası benim sığınağımdı. İçeri girdim. Işıklardan birinin bıraktığım gibi sarı olmadığını fark etmiştim. Ortadaki büyük masanın üstünde aydınlık bembeyaz bir ışık yandı. Yüzümü buruşturup ışıkları kapattım. Rafların arasındaki minderlerden birine yerleştim. Camdan düşen gün ışığı bana yeterliydi. Defterimi hızla çıkardım. Şişemdeki sudan kavanozuma doldurdum ve boyaları paletime sıktım. Fırçalarım defterime ahenkle değerken düşüncelerimden biraz uzaklaşmayı başarmıştım. Çizdiğim şakayığa odaklanmışken kütüphaneyi sert adım sesleri doldurdu. “Hay sikeyim,” dedi adımların sahibi sinirli bir ses ile. Donmuş şekilde oturduğum minderde raf arasından o kişiye bakıyordum. Onun beni görmesi neyse ki zor bir ihtimaldi. Yere uzun bir kağıt fırlattı. Kalemleri yere düştü. Ceketini bir hışımla çıkarıp sandalyeye doğru attı ve gidip ışığı yaktı. Beyaz ışık yüzünü aydınlattığında onu tanımıştım. Birlikte birkaç ortak dersimiz olmuştu. Aras. Mimarlık öğrencisi 4. sınıftı. Sert ve egolu bir mizaca sahipti ama onu ilk kez böyle sinirli görüyordum. Zaten pek gördüğüm de söylenemezdi. Kendi zengin çevresi ve burnu havada kızlar ile takılırdı. Yumruğunu sertçe masaya indirip bir küfür daha savurdu. Her ne olduysa o an olmuştu işte… Kenardaki artık tamamen açık pembe olmuş boyalı suyum, kolumun çarpmasıyla gürültü ile devrilip eskiz defterimi mahvetti. Henüz kumral saçlarıma da sıçraması şokunu atlatamadan akan su ilerledi ve az önce Aras’ın yere fırlattığı, muhtemelen mimarlık projesi olan çizime ulaştı. Aras’ın gözleri önce kavanozumdan çıkan sese ardından yerde ıslanmış olan çizimine kaydı. “Kim var orada?” diye gürlediğinde artık oturduğum yerden kalkmalıydım. Minderden doğrulup alev saçan gözleriyle karşı karşıya kalmıştım. “Ne yapıyorsun sen?” Eğilip sanki can çekişen birini kurtarıyormuş gibi yerden kağıdını hışımla aldı. Pembe boyalı suyum, onun kusursuz çizgilerinin arasından kayıp giderken ne yapacağımı bilemez halde öylece dikiliyordum. “Haftalarca uğraştığım projeyi bir sakarlıkla mahvettin. Çocuksu hobilerin yüzünden…” “Çocuksu hobi mi?” diye çıkıştım. “Saçma sapan sinir krizi geçirip masaya vurduğun için oldu.” “Senin sakarlığın da benim suçum yani öyle mi? İnanılmaz bir karaktersin Masal.” İsmimi biliyor olmasına şaşırsam da bunu belli etmedim. “Senin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim Aras.” Çenesi kasıldı. Gidip sinirle yerden defterimi aldım ve ona doğru salladım. “Senin haftalarca uğraştığın projeyse bu da benim yıllardır çizdiğim defterimdi. Boşa azarlayıp durma beni. Anladık sinirlisin de benden çıkarma.” Göz devirip “Çok konuşuyorsun. Sonuca bakacak olursan senin boyalı suyun senin çarpman sonucu benim vize ödevimin içine sıçtı.” dedi. Bir noktada haklı olduğunun farkına varıp dudaklarımı birbirine bastırdım. “Bütün her şeyin faturasını bana kesemezsin.” “Bunu ödeyeceksin. Kaçtığın kütüphane köşeleri seni kurtaramayacak.” “Sen neden bu kütüphane köşesine geldin peki?” “Yürürken geçiyordum bir uğrayayım dedim,” dedi dalga geçen sesiyle. İkimiz de biliyorduk ki en ücra köşedeki eski kütüphaneye kimsenin yolu düşmezdi. Aklınca dalga geçiyordu. Buraya benim gibi kendisinin de kaçtığını itiraf edemedi. “Seninle vakit kaybedemeyeceğim.” Ceketini omzuna aldı ve kapıyı sertçe çarpıp çıktı. Kapının çarpmasıyla eski kütüphanenin tozları üstüme yağmur gibi döküldü. Annemin sabahki yeni bir sayfa konuşması zihnimde canlanırken eşyalarımı topluyordum. Benim yeni sayfamda anneminkilerin aksine bir nota değil açık pembe boya dökülmüş sert bir beton duvar vardı. Üstümdeki saçma ağır his ile kütüphaneyi terk ettim. Eve döndüğümde kapıyı açan annem gözüme ekstra bakımlı görünüyordu. “Nereye?” dedim şaşkın bir sesle. “Aferin kızım. Aramalarıma niçin bakılmıyor?” Anlamazca bakarken yavaş adımlarla içeri girdim. “Sancak’lara akşam yemeğine gidiyoruz.” Bu bünye bugün daha fazlasını kaldıramıyor anne... “Bunu cidden yapmak zorunda mıyız? En azından bugün evimizde bitki çaylarımızı içemez miyiz?” “Bebeğim... bu aile olduğumuzun ilk adımı olacak. Tanışacaksınız. Hem Sancak’ın davetini bu saatten sonra reddedemem. Hadi hazırlan. Yarım saat sonra bizi almaya geleceklermiş.” Sessiz kalıp odama geçtim. Fazla renkli olan takılarımı çıkarıp üzerime giydiğim toz pembe askılı uzun elbisem ile uyumlu takılar taktım. Üstüne kısa ince bir hırka giydim. İnce bir eyeliner de çektiğimde hazırdım. Aynadaki zarif görünümüme ve salık bıraktığım kumral saçlarıma bakarken bugün annemi mutlu etmem gerektiğini düşünüyordum. Yarım saatin sonunda aşağı indiğimizde Sancak Bey’lerin şoförüyle karşılaşmıştık. Uzun denilebilecek bir yolculuktan sonra annem ve benim dünyamıza çok uzak bir malikaneye gelmiştik. Canlı ışıklar, büyük ve pahalı heykeller, sade dekorasyon… kapının önünde şık takım elbisesiyle Sancak Bey dikiliyordu. Zarifçe annemin elini öptü. “Hoş geldiniz.” Annemin canlı ve hayat dolu sesi kulaklarımıza doldu. “Hoş bulduk.” Sancak Bey bana döndü. “Seninle sonunda tanışabildiğime çok sevindim Masal.” “Merhaba Sancak Bey.” Güldü. “En azından Sancak Abi diyebilirsin değil mi? Hadi içeri geçelim.” Mahcup bir gülümsemeyle arkalarından ilerledim. İçerideki beyaz parlak ışıklara alışmak için birkaç saniye gözlerimi kısmak zorunda kalmıştım. Burası pahalı parfümler, cilalı mermerler ve soğuk bir profesyonellik ile kaplıydı , evimizin taze demlenmiş bitki çayı kokusuna ve sarı ışıklarımıza zıt bir şekilde. “Sofra birazdan hazır olur.” dedi Sancak Abi. “Aras da birazdan iner. Bugün okulda projesiyle ilgili talihsiz bir kaza yaşamış. Onu toparlamaya çalışıyor.” Birkaç saniye idrak etmeye çalıştım. Annem “Öyle mi? Yazık olmuş, umarım düzeltebilir.” diye cevap verdiğinde içimde bir şeyler kopmaya başlamıştı. Bu kadar da olamaz değil mi? Saçma bir isim benzerliği olmalı. Deli misin Masal, tek benzer olan şey ismi mi sence? O sırada merdivenlerde yankılanan o güçlü adım seslerini duydum. Sesler yaklaştıkça ellerim üşüdü, mideme ağrı saplandı. Başımı kaldırabildiğimde Aras’ı merdivenlerin başında gördüm. Kalbimdeki son ihtimal de onu görünce kayboldu. Bu kesinlikle kütüphanede projesini mahvettiğim Aras’tı. Üstündeki siyah gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı, bakışları ise daha karanlık görünüyordu. Göz göze geldiğimizde, merdivenin ortasında bir saniyeliğine duraksadı. Dudaklarının kenarı avını yakalamış bir avcı gibi kendinden emin şekilde hafifçe kıvrıldı. “Baba,” dedi gözlerini benden ayırmadan. “Misafirlerimizin geleceğini biliyordum ama böyle ‘renkli’ bir akşam olacağını hiç düşünmemiştim.” Dudaklarımı birbirine bastırıp delici bakışlarımı ona yolladım ama onun için pek delici değil gibiydi. Sancak abi kaşlarını kaldırıp bize baktı. “Tanışıyor musunuz?” Aras son basamağı da inip tam karşımızda durdu. Aramızdaki mesafe azaldığında sabahki kokusu burnuma tekrar dolmuştu. “Tanışmaz olur muyuz?” dedi. “Masal ile bugün kütüphanede çok… verimli bir çalışma yaptık. Hatta projemin üstüne öyle bir dokunuş ekledi ki unutmam pek mümkün olmayacak. Değil mi Masal?” Ondan gerçekten nefret ediyordum. Annem şaşkınlıkla bana döndü. “Öyle mi? Ne güzel. Aynı okulda olduğunuzu biliyordum ama…” Bir adım öne çıktım. “Evet anne. Aras’ın projesine ufak bir dokunuş yapmam gerekti. Bilirsin bazı şeyler fazla ruhsuz olduğunda dayanamıyorum, bir renk katmam gerekiyor.” Aras’a onun gıcıklığıyla karşılık verdiğimde içim biraz olsun soğudu. Gözlerindeki alevler, babası ve annem burada olmasa beni bir kaşık suda boğabilecek kadar büyüktü. Sancak abi durumu neyse ki fark etmedi. “Harika! Gençlerin şimdiden böyle anlaşmasına sevindim. Hadi yemekler soğumasın.” Büyükler önden giderken Aras kolumdan tutup beni kenara çekti. Annemlerin bizi göremeyeceği duvar kenarına sıkıştırıp “Ruhsuz ha?” dedi. “Evimin ortasında dalga geçtiğin şey benim haftalarımı aldı.” Kolumu sertçe çektim. “Bunu bu kadar uzatmayı kesecek misin Aras? Eğer çok zor durumdaysan, yardım edebileceğim bir şey varsa edebilirim. Böylece artık çeneni kapatırsın belki.” Dalga geçer gibi güldü. “Mimarlık hakkında ne biliyorsun ki?” Omuz silkip “Sonuçta hayal gücüm ve çizimlerim iyi.” dedim. “Neyse,” dedi ve önden geçmem için kolunu uzattı. Centilmenliği gözlerimi yaşartmıştı! Sofraya geçip annemin yanına oturdum. Aras da tam karşıma yerleşmişti. Yemeklere başlamışken “Dediğin projenin köşesini halledebildin mi Aras?” dedi Sancak abi. Aras bana bir bakış attı. Anlamlandıramadığım bakışı, birazdan duyduğum sözleriyle anlama kavuşacaktı. “Aslında Masal yine bana yardım etse fena olmazdı.” Masanın altından bir tekme savurduğumda yüz ifadesi değişmedi, tam tersi sırıtışı büyümüştü. Sancak abi heyecanla atıldı. “Aslında bu fikir fena değil. Masal’ın sanatsal bakış açısıyla senin teknik çizimlerin ortaya yeni bir soluk çıkabilir. Ne dersin Masal? Aras’a biraz destek olur musun?” Annemin gururlu bakışları bana kilitlendi. “Masal çok titiz çalışır Sancak. Eminim birlikte güzel bir proje çıkarırlar.” Annem titiz dediği an Aras hafifçe gülmüştü. Bu çocuğa nefretim git gide artıyordu. Zekiydi. Beni kendi oyununa çekmiş, babasının ve annemin önünde reddedemeyeceğim bir teklif sunmuştu. Eğer reddedersem hem yardım sözümü çiğnemiş olacaktım hem de kaba durumuna düşecektim. “Tabii.” dedim. “Madem Aras bu kadar ısrarcı.” “Madem bu konuyu hallettik… biz sizinle Verda ile olan ilişkimiz hakkında konuşmak istiyorduk.” Sancak abinin sesi aniden ciddileşince Aras ile olan sessiz savaşımız bıçak gibi kesildi. Aras’ın alaycı sırıtışı yavaşça söndü ve yerini ciddi bir maske aldı. Annem elini Sancak abinin elinin hemen üstüne koydu. “Sizin kararlarınıza saygı duymakla beraber, Verda'yla ben birbirimizin hayatında kalıcı olmak istiyoruz.” Annem yumuşak sesiyle araya girdi. “Çocuklar biz evlenmeye karar verdik. Bu aslında sadece bizim birleşmemiz değil, iki farklı hayatın birleşmesi anlamına geliyor…” Zihnimdeki renkler birbirine giriyordu. “Yani?” dedi Aras buz gibi sesiyle. “Aynı evde mi yaşayacağız?” Sancak abi başıyla onayladı. “Evet. Bu malikane artık dördümüzün olacak.” Ben doğru kelimeleri seçip ağzımı açamıyorken Aras tekrar bir soru yöneltti. “Kusura bakmazsanız, sadece bu acelenizin sebebi nedir merak ediyorum.” Kibarlıktan biraz uzak bir tonda sorduğu soruyu babası sabırla yanıtladı. “Aras hayatın ne kadar kısa ve ani olduğunu en iyi biz biliyoruz değil mi? Özellikle annenden sonra-“ “Annemi önemsiyormuş gibi konuşma,” dedi Aras. Sancak abi gerilmişti. “Bunun sırası bu sofra değil.” dedi uyarıcı bir sesle. Gözlerim Aras’a kaydı. “Sırası değil mi?” dedi gürültüyle sandalyesini gürültüyle geriye itip ayağa kalkarken. Bu garip aile dramasının ortasında kendimi savunmasız hissettim. Aras’ın boyu masadaki büyük avize ışığının altında daha da devleşmişti. “Evleniyor olman umurumda bile değil ama annemin anısını bu masaya davet edemezsin.” Tehlikeli sesi masada dolandı. “Aras otur yerine.” Sancak abinin sesi bir emirdi. “Benim iştahım kaçtı,” dedi Aras gözlerini bana dikip. “Ama Masal’ın bana sözü var.” Aniden gözlerine bir perde inmişti sanki. Yine alaycı Aras gelmişti. Annem gözlerinde bir özür ile bana baktı. O an bundan kaçmanın tek yolunun Aras ile gitmek olduğunu anlayınca sakince yerimden kalktım. “Gidelim,” dedim sesim masadaki sessizliğin içinde çatlamasın diye kendimi sıkarak. Aras tek bir kelime daha etmeden arkasını dönüp merdivenlere yöneldi. Arkasından ilerlerken onun hikayesini merak ediyordum. Etme Masal, sana ne Masal. Ama kendime engel olamıyordum. Üst kata çıktığımızda en sondaki kapıyı açıp içeri girmemi bekledi. İçeri adım attım. Burası sadece bir çalışma odası değil, belli ki onun sığınağıydı. Her yer maketlerle, projelerle, kalem cetvellerle doluydu. Çok kalabalık bir oda olmasına rağmen dağınıklıktan çok uzaktı. Gözlerim odayı tararken kapıyı kapattı ve kilidin çıt sesini duydum. Hızla ona döndüğümde az önceki maskesi yine kaybolmuştu. Artık hangisi maskeydi anlayamıyordum bile. Kapıya yaslanmış, sinirle gömleğinin üst düğmesini nefes almak ister gibi açıyordu. Öfkesinin bozulan projeye değil babasına olduğunu da anlayabiliyordum. “Ne yapıyorsun sen?” dedim kilitli kapıya bakarken. “Yardım işinden önce şu yeni hayat saçmalığını bir netleştirelim.” Sinirle kapıya ilerledim ama anahtarı üstünde değildi. “Çocukça davranıyorsun.” Gözlerini gözlerime kilitleyip adım adım bana yaklaşmaya başladığında ben de geriledim. “Çocukça olan ne biliyor musun Masal?” dediğinde masaya değip durmak zorunda kaldım. Mesafemizi en aza indirip lafına devam etti. “Sizin anne kız bu eve senin kavanozundaki boya gibi dağılabileceğinizi sanmanız.” Kafamı kaldırıp suratına sinirle baktım. “Ne dağılması ya? Annem ve baban bir karar vermiş. Ben de şaşkınım ama en azından nezaketimi korumaya çalışıyorum.” “Nezaket mi?” dedi alaycı bir kahkaha atarak. “Bak buraya,” dedi tek eliyle odayı göstererek. “Burası benim dünyam. Senin renkli hayal dünyana veya o kafana taktığın pembe çilekli tokana benzemez. Burada yeni aile diye bir şey yok Masal.” Onu göğsünden itip mesafemizi biraz açtım. “Saçmalamayı kesecek misin artık? Ben de bayılıyordum zaten senin ruhsuz evine.” dedim bıkkınca. “Yine yaptın.” “Neyi?” “Yine ruhsuz diyorsun.” Omuz silktim. “Çünkü öyle. Şuraya bak, nefes alacak tek bir delik bile yok. Her şey simetrik, hesaplı, planlı. Projendeki pembe su seni delirtti çünkü sen bir kontrol manyağısın. Ama o leke projendeki tek gerçek şeydi.” “Ya sabır anasını satayım,” dedi. Yanımdan kağıdı çekip suratıma salladı. “Al bakalım süper zeka. Bu lekeyi projenin bir parçası yap. Yaparsan belki bu evde biraz daha katlanılabilir olursun.” Sonra kağıdı masaya koydu ve iki elini iki yanımdan masaya yerleştirdi. “Ama eğer batırırsan...” gözleri önce dudaklarıma sonra tekrar gözlerime kaydı. “Annen kalsa bile sen gideceksin. Kabul müdür?” Gözlerindeki meydan okuyan bakışı ve beni küçümseyişi… beni korkutabileceğini sanıyordu. Oysa her lekenin içinde bir hikaye bulmak mümkündü. “Kabul,” dedim. Annemin mutluluğu içindi. Kaşlarını kaldırdı. “Başla bakalım.” Yavaşça kollarının arasından süzülüp çıktım. Çantamdan her yere taşıdığım beyaz mürekkepli kalemimi elime aldım ve projenin üstüne doğru eğildim. Bir süre projeyle bakışmak zorunda kalsam da en sonunda bir kalem darbesiyle kafamdaki şeyi yapmaya başladım. “Ne yapıyorsun?” dedi Aras tepeme dikilerek. “Sana ne?” dediğimde gülüşü kulaklarıma doldu. Beyaz mürekkeple pembe lekenin en koyu yerlerinden ince kılcal damarlar çıkardım. Yayılmış boyayı projedeki sert beton çizgilerin arasından sızan bir çatlakmış gibi işledim. Lekeyi saklamadım. Onu görünür kıldım. 2 saatin sonunda ilk kez kafamı kaldırdığımda birkaç kez gözlerimi kırpıştırmak zorunda kalmıştım. Görüşüm netleştiğinde karşımda kollarını birbirine kavuşturmuş şekilde beni izleyen Aras ile karşılaştım. “Bitti,” dedim. Aras ağır adımlarla masaya yaklaştı. Öfkeden fırlatıp attığı lekeli kağıt artık bambaşka bir şeydi. Beyaz mürekkep ile pembe lekenin etrafına ince katmanlar örmüştüm, proje sanki betonun içinden fışkıran pembe bir kuvars taşına dönüşmüştü. Soğuk ve ruhsuz kolonların sanki tek ihtiyacı buymuş gibiydi. Aras bir süre ağzını dahi açmadı. Çenesinin kasıldığını gördüm. Onun kusur gördüğü şeyi böyle estetik bir şekle sokmam onun matematiksel dünyasını alt üst etmiş olmalıydı. “Eee? Hala gitmemi istiyor musun?” dedim. Gözlerini bana çevirdi. Gözlerindeki nefret yerini merak ve şaşkınlığa bırakmış gibiydi. Bana doğru bir adım attı. “Bu projeyi hocaya böyle teslim edersem senin bu saçmalığını hocaya nasıl açıklayacağımı bilmiyorum ama…” duraksadı. Bakışları tekrar kağıda kaydı. “Ama bu hayatımda gördüğüm en… sıra dışı statik hatası.” Suratımı buruşturdum. “İltifat falan mı ediyorsun?” dedim yardımcının getirdiği kahveden içerken. “Statik hata…” diye mırıldandım. “Her şeyi böyle açıklayabileceğini sanıyorsun değil mi? Bazen binayı ayakta tutan şey sadece kolonlar betonlar olmuyor. Pembe leke oraya bir hikaye kattı.” “Hikayeler zayıf insanlar içindir,” dedi. “Gerçek dünya böyle bir yer değil. Duvarlarına sarmaşıklar çizdiğinde onları onarmıyorsun, gizliyorsun.” “Yani sen kırıklarını saklamıyor, onları hemen onarabiliyorsun öyle mi?” dedim inanmadığımı belli ederken. Muhtemelen bu dediğim şeyi yapabilen bu dünyada sadece robotlar vardı. Gerçi Aras da bir insandan çok robota benziyordu. “Bunu yaptın diye havalara girmeyeceksin. Dediğim her şeyin arkasındayım.” Kapıya doğru ilerlerken yüzümü değiştirerek kendi kendime onu taklit ettiğimde gelip kapıyı açtı ama kapının kulpunu bırakmayıp bana döndü. “Seni görüyorum.” “Çekil be.” Kafasını iki yana sallayıp çekildi. “Yarın projemi verirken yanımda ol. Malum, kaderini hoca belirleyecek.” “Emredersin,” diye homurdandım. “Aferin bu eve şimdiden alıştın,” dediğinde sabır çekerek aşağı indim. Onun da adımları hemen arkamdaydı. Aşağı indiğimde annem ve babası şöminenin önünde keyifli bir sohbettelerdi. Yukarıdaki çalışma odasının kilitli kapısı ardındaki meydan muharebesinden elbette ki haberleri yoktu. Bıraktığım gibi bir gerginlikten eser kalmamıştı. Bizi gördüklerinde aynı anda bize döndüler. Sancak abi “Nasıl geçti çalışmanız?” diye sordu ilgiyle. Daha çok bana soruyor gibiydi. Annem ile gergin olmasa da Aras ile gerginlikleri devam ediyordu belli ki. “Umarım kurtarmışsınızdır,” dedi annem de. Aras koltukların birine kurulup “Öyle bir proje oldu ki, hoca ya beni okuldan atacak ya da okula heykelimi yapacak,” diye yanıtladı. Güldüm. “Okuldan atılırsan yapacağım bir şey yok ama heykel olayında beni es geçemezsin.” Elini ‘aynen’ der gibi ilgisizce salladığında göz devirdim. Sanırım annem ve Sancak abi bizi atışarak iyi anlaşan iki genç arkadaş olarak görüyorlardı ama işin aslı hiç öyle değildi. Annem bana dönüp “Yorgun görünüyorsun. Eve gidelim mi artık? Hem önümüzdeki birkaç gün yorucu geçecek,” dedi. “Hemen işlemlere başlıyor musunuz?” Sancak abi başını salladı. “Endişelenme. Ev toplamak biraz zor görünse de nakliyat şirketi onu halledecek. Sizi hiç yormayacağım,” dedi anlayışlı bir sesle. Kaşlarımı kaldırdım. “Hemen yerleşiyorlar yani?” Bunu diyen elbette ki Aras’tı. Ama hislerimi tercüme ettiğini söyleyebilirdim. Sancak abi bu soruyu yine sabır ile karşıladı. “Ne kadar çabuk gelirlerse ev o kadar çabuk yuva olur.” Aras güldü. “Bu evi iki yabancı kadın mı yuvaya dönüştürecek? Verda Hanım lütfen kişisel algılamayın. Sadece anlamlandırmaya çalışıyorum.” Sesinde yine alay kırıntıları dolanıyordu. Annem nezaketini bozmadı. “Haklısın Aras,” dedi. “Evi ev yapan kalabalık olmak değildir, insanların birbirine bıraktığı alandır. O alana biraz renk katacağımızı umuyorum.” Bıyık altından gururlu bir şekilde gülümsedim. Aras ise renk kelimesini duyar duymaz alaycı bakışlarını gözlerime kilitledi. Bu adamın renklerle bir sıkıntısı olmalıydı. “Gidelim mi anne?” Annem beni başıyla onayladı ve hepimiz ayaklandık. Tüm yol annem bana yeni hayatımızın güzel olacağından bahsedip durdu. Ben de onu sadece onayladım. Mutluluğu o kadar çok hak ediyordu ki aniden bir başkasının evine, hayatına dahil olma fikri bile zihnimde çok arka planda kalıyordu. Eve vardığımızda bitki çayı içemeyeceğimiz kadar geç olmuştu. İkimiz de üstümüzü değiştirdik, birbirimize güzel uykular diledik ve odalarımıza çekildik. Yatağıma geçtiğim an bilinmeyen numaradan bir mesaj geldi. 05xx… : Hala saçındaki pembe lekeyle mi dolaşıyorsun? Kaşlarımı çatarak ekrana baktım. Saçımdaki pembe leke mi? Koşar adım ışığı yakıp aynada dikkatle saçımı inceledim. Gerçekten de saçımın uçlarına biraz pembelik bulaşmıştı. Konu bu mu Masal? Konu mesajı kimin attığıydı. Az çok tahminim vardı tabii. Profil fotoğrafındaki o karizmatik surat Aras’a aitti. Ben: Beni oldukça iyi incelemişsin bakıyorum da. Aras: İncelemekten çok hasar tespiti diyelim. Sabah tam 8:15 ‘te okulun otoparkında ol. Telefonu kapatıp kenara koydum. Hasar tespitiymiş. Hayvan. Elim tekrar saçımdaki pembeliğe gitti. Oflayarak kalkıp duş almaya gittim. Neyse, en azından haber vermişti. Sabah saat 8:10’da kampüsün otoparkına giriş yaptığımda, son model arabasına yaslanmış bekleyen Aras’ı gördüm ve yanına ilerledim. Elindeki iki kahve bardağından birini bana uzattı. “Aferin, erkencisin.” Kahveyi alıp “Ne bu? Zehir mi?” dedim. Güldü. “Fena fikir değilmiş ama maalesef değil. Latte.” “Sen latte mi içiyorsun?” diye şaşkınlıkla sordum. Yüzünü buruşturdu. “Hayır, yumuşak kahvelerden hoşlanmam. Sadece sana latte aldım. Kişilik analizinden latte içtiğin sonucuna vardım.” Elimi salladım. “Ya da tamamen salladın.” Kahvesinin yanına bir de sigara yaktı. Çukurlaşan yanaklarını izledim. “Hiçbir şeyden memnun kalmıyorsun ki. Huysuz tavşan.” Öğürme sesi çıkardım. “Senin yaptığın herhangi bir şeyden nasıl memnun kalabilirim ki? Huysuz tavşan ne ya?” Sırıtıp sigarasını içmeye devam etti. “Tam olarak öylesin. Burnunu kırıştırıp ‘acaba kimi ısırsam’ edasıyla bakınıyorsun,” dedi omuz silkerek. “Bu lakabı hemen bu otoparka gömüyorsun ve unutuyoruz. Yoksa otoparkın içinde sana hasar tespiti yapmak zorunda kalacağım,” diye çıkıştım. Gülüşü genişledi. Tam yine çıkışacaktım ki etrafımızı topuklu ayakkabı sesleri doldurdu. Beril, mini eteği, kusursuz fönlü saçlarıyla konuşmamızın ortasına daldı ve kolunu Aras’ın pazısına doladı. “Günaydın hayatım!” Sesi gereğinden fazla yüksekti. “Bütün gece sunumun için heyecanlıydım. Biliyorsun projelerin benim için çok değerli.” Aras bir heykel gibi sadece kahvesini yudumlayarak dikilirken “Öyle mi? Peki Taner de projem için heyecanlı mıydı?” diye sordu. Ama sesi kıskançlıktan çok Beril’i bozmak için gibiydi. “Taner’in morali bozuktu, bir akşam yemeği yiyelim dedik sadece!” diyen Beril, Aras’a daha da yapıştı. Bu adamın tüm dramalarının ortasında bir şekilde kalıyordum. Aras ondan sıyrıldığında Beril’in bakışları beni yeni görmüş gibi bana döndü. Gözleri salaş hırkamda, elimdeki kahvede dolandı. İfadesi değişti. “Bu kim?” dedi, bana bir tozmuşum gibi bakarken. “Masal,” dedi Aras. “Projem konusunda bana biraz yardım etti.” Beril kaşlarını çattı. Daha da bozulmuştu. “İyi de sen projelerini kimseyle paylaşmazsın ki. Bana bile göstermedin.” Aras genişçe gülümsedi. Bu gülümseme, Beril ile aralarındaki mesafeyi anlatıyor gibiydi. “Seninle proje değil, sadece gece vakit paylaşıyoruz Beril. İstersen sınıfa geç. Sunuma geç kalmak istemezsin.” Aras’ın acımasızlığı karşısında ben bile bir an duraksadım. Beril ise bana düşmanca bir bakış attı, sanki aralarındaki garip ilişkinin sorumlusu benmişim gibi. Sonra da ağzını bile açmadan uzaklaştı. Aras da sigarasını söndürüp bana döndü. “Yine çok nazik ve incesin,” dedim. “Herkesin hayatımda bir yeri var Masal. Çizgilerini aşamazlar. Şimdi şu sunum faslını bir atlatalım. Yürü huysuz tavşan.” Oflayarak arkasından onu takip ettim. Amfinin önüne geldiğimizde Aras duraklayıp bana döndü. “Amfide sessizce otur, kimseye bu projede emeğin olduğunu belli edecek tek bir mimik yapma.” Omzundan ittirdim. “Bana emredip durma.” Sırıttı ve kapıyı açıp içeri girdi. Ben arkalara doğru ilerleyip oturdum. Jürinin yanına gitme sırası Aras’a geldiğinde gözlerim kürsüye kilitlendi. Birkaç sıra önümdeki Beril arkadaş grubuyla fısıldaşıp arada bana zehirli bakışlar atıyordu. Aras, projeyi profesöre göstermek için masanın üstüne serdi. Pembe detaylar, beyaz ışığın altında parlar parlamaz tüm salonda bir uğultu oldu. Birkaç öğrencinin “Bu ne? , Bunu Aras mı yapmış?” gibi fısıldamalarını da duymuştum. Ardından profesör de gözlüklerini burnunun ucuna çekip projeye yaklaştı. “Aras?” dedi. “Senin o matematiksel, kusursuz çizgilerine ne oldu? Birçok proje bekliyordum senden ama bunu hiç beklemediğimi söylemeliyim. Bu duygu buraya nereden sızdı?” Aras bir an duraksadı. “O bir sızıntı değil hocam,” dedi her zamanki kendinden emin sesiyle. Aras ağzını açar açmaz tüm amfi susmuştu. “O, projemin vasiyeti. Teknik kusursuzdur ama o ruh, bir şekilde dışarıya sızmasını bilir.” Çizdiğim şeyi yorumlama şekline şaşırmadan edemedim. Profesörün parmakları projedeki pembeliklerde dolaştı. En sonunda başını kaldırıp Aras’a baktığında gözlerinde saygılı bir bakış gördüm. “Haftaya bu projenin detaylı maketini istiyorum Aras Karabey. Şimdi çıkabilirsin.” Ben hızlı adımlarla amfiden çıktım. Arkamdan Aras, ve onun peşinden bir grup öğrenci daha çıktı. Hepsi Aras’a bir şeyler soruyordu. Aras’ın gözleri beni buldu ve kimseye pas vermeden benim olduğum yöne doğru yürüdü. Önüne atlayan Beril “Bu fikir harikaydı! Nereden çıktı bu pembe fikir böyle?” diye sordu. Aras ona bakmadı. “Kazara oldu Beril. Kendi kendine, aniden,” dedi gözlerime bakarken. “Şu kenara gelir misin?” deyip beni peşindeki kalabalıktan uzaklaştırdı. Kalabalığın gözleri bizden ayrılana kadar yürüdük. “Ruh dışarı sızmasını bilir demek…” dedim amfideki konuşmasına gönderme yaparak. Sırıttı. “Ağzım iyi laf yapar diyelim.” “Görüyoruz onu,” dedim. “Tebrikler, sanırım hoca heykelini dikecek.” Başını salladı. “Hoca bayıldı ama ufak bir sorun var. İlk defa kendi yapmadığım bir şeyi kendi başarımmış gibi anlattım,” dedi. “Yani?” diye sordum. Cidden bundan rahatsız mı olmuştu? “Yani kendi doğrularımı senin pembe leken ile değiştirmek zorunda kaldım. Bunun bedelini nasıl ödeyeceksin acaba?” “Bence ufak bir teşekkür borcun var bana, tabii devasa egon buna elverirse,” diye söylendim. “Maket işi sende artık. Onu da bana kitleme.” “Öyle bir niyetim yok, maketimin üstüne bu kez de yanlışlıkla asit döküp eritirsin falan.” dedi. Göz devirdim. “İnsan gibi teşekkür edeceğine neler diyorsun ya.” “Kusursuz projemin üstüne pembe su döktüğün için teşekkürler Masal. Sen olmasan da bu dersten geçecektim. Sadece mahvettiğin şeyi düzelttin.” Nefret alevlerim yükseldi. “Bence bir süre yüzünü görmesem iyi olacak,” dedim uzaklaşırken. Arkamdan alaycı gülüşünün sesi geldi. Sinirle kendi binamdaki kafeteryaya ilerlerken dünden beri göremediğin en yakın arkadaşlarımla çarpıştım. “Kızım nerelerdesin ya?” dedi Özgür. “Dünden beri mesajlarıma dönülmüyor. En son Verda ablanın evlenme haberini vermiştin. Ondan beridir yoksun.” diyen Ece de sonuna kadar haklıydı. Ellerimi saçlarımda gezdirdim. “Sormayın ya. Dünden beri ben de kendime ulaşamıyorum.” Gülüp “Ne oldu?” dedi Özgür beni kafeteryadaki masaların birine oturturken. Ece de önüme bir bardak ittirdi. “En sevdiğin meyveli berbat çaylardan aldım, seversin.” Çayımı yudumlarken kısaca bir özet geçtim. Özgür “Aras’la aynı evde mi yaşayacaksın? Korkunç görünüyor.” dedi. “Aslında fena yakışıklı.” Ece’nin koluna vurdum. “Saçmalama!” Özgür de Ece’yi dürtüp “Hayırdır?” dedi korumacı abi moduna girerek. "Yakışıklı olması, bir buz kütlesi olduğu gerçeğini değiştirmiyor Ece," dedim bardağı masaya sertçe bırakarak. "Adamın içine bir tutam kibir, 100 ölçek ego, bolca kuralcılık koyup insan formuna sokmuşlar. Anlattıklarımı dinlemiyor musun sen?” “Aman, hiç eğlenceli değilsiniz,” diye söylendi Ece. “Kalk kız. Ders başlayacak şimdi.” Hızla kalktım. Özgür ile vedalaştık. Özgür, Ece ve benden farklı olarak grafik tasarım okuyordu. Bu iki deli ile ilkokuldan beri arkadaştık. Onlara sahip olduğum için minnettar olduğumu düşünerek sınıfa girdim. Ece yanıma oturup tırnaklarını incelerken “Eee?” dedi. “Özgür hemen korumaya geçtiğinden yanında konuşamadım. Siz şimdi üvey kardeş mi olacaksınız! Dizilerdeki gibi…” “Ya ne dizisi!” diye isyan ettim. “Adam tam bir diktatör. Emir yağdırıp duruyor.” “Aurası da tüm fakülteyi kaplıyor açıkçası.” Ece’ye ters bir bakış atmamla Ece ciddileşti. “Tamam tamam. Bakma öyle. Sen gerçekten ne hissettiğini bize hiç anlatmadın. Ne diyorsun bu durumlara?” Düşüncelerimi susturmaya o kadar alışmıştım ki şimdi ağzımdan tek bir kelime bile çıkartamıyordum. “Annem çok mutlu...” diye mırıldandım. Elini omzuma koyup hafifçe sıktı. "Fedakar Masal yine sahnede desene," dedi iç çekerek. "Annenin mutluluğu senin için her şeyden önemli, biliyorum. Ama o devasa evde sadece Verda ablanın kızı olmayacaksın. O çocukla yan yana, aynı havayı soluyarak yaşayacaksın. Kendi mutluluğunu o duvarların arasına gömme, tamam mı?" "Gömmeyeceğim Ece. Sadece... biraz zamana ihtiyacım var," dedim. Hoca gelince sustuk ve derse odaklandık. İki saatin sonunda dersten çıkar çıkmaz telefonum çaldı. Annemdi. "Canım, çıktın mı dersten? Aras otoparkta seni bekliyor, birlikte geçersiniz eve diye konuştuk Sancak’la. Ayrıca sana ufak bir sürprizimiz var.” “Sürpriz mi?” dedim merakla. Annemin heyecanlı sesi kulaklarıma doldu. “Evet! Hadi Aras’ı bekletme.” “Tamam görüşürüz,” deyip kapattım. Daha birkaç saat önce yüzünü görmek istemediğimi söyleyip çekip gitmiştim. Şimdi de yine kendi ayaklarımla arabasına gidiyordum… Ece koluyla kolumu dürttü. “Senin diktatör seni bekliyormuş. Allahım romantikliğe gel.” Oflayıp hafifçe koluna vurdum. “Nefret ediyorum bu adamdan. Şimdi hiç çekilmez,” diye söylendim. Ece bana sarıldı. “Sıkıldıkça bana yaz. Çok sıkıcı bir derse gidiyorum, her an sana yazabilirim.” Gülümseyip ben de ona sarıldım. “Anlaştık iyi dersler.” Yollarımız ayrıldığında otoparka ilerledim. Annemin sürprizini düşünürken otoparkın kapısında Özgür’ü gördüm. Motoruna binmiş, kaskını takıyorken o da beni fark etti ve yanıma ilerledi. “Otoparkta ne yapıyorsun?” diye sordu. Arabam olmadığından dolayı şaşırdı tabii adam. “Aras’ın yanına gidiyordum. Annem Aras ile onların evine gelmemiz gerektiğini söyledi.” Özgür kaşlarını kaldırdı. “Eğer Aras ile gitmek istemezsen seni bırakabilirim.” Bu teklifin ne kadar iyi bir teklif olduğunu düşünürken uzakta arabasına yaslanmış Özgür ile beni dikizleyen Aras’ı gördüm. “Gerçekten can simidi gibi bir teklifti Özgür, ama sanırım Aras ile gitsem daha iyi olur,” dedim Aras’a bakarak. “Tamam sen bilirsin, ama bir şey olursa arıyorsun,” dedi Özgür. “Tamam, görüşürüz.” Kolumu sıvazlayıp “Görüşürüz,” dedi. Aras’a doğru ilerlediğimde Özgür gürültülü bir şekilde motoru ile otoparktan ayrıldı. Aras’ın delici bakışlarını üstümde hissettim. “Manitanla vedalaşman bittiyse artık gidelim,” dedi saatine bakarken. “12 dakikadır seni bekliyorum.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD