Odanın içindeki hava bir anda değişti. Yılmaz içeri girdiği an her şey ağırlaştı, nefes almak bile zorlaştı sanki. Aras dimdik duruyordu ama bu duruş alıştığım gibi değildi. Daha sertti, daha kontrollüydü, sanki en küçük hatada her şey patlayacak gibiydi.
“Onu buraya neden getirdin?” dedi Yılmaz. Sesi sakindi ama o sakinliğin altında açık bir tehdit vardı. Aras hiç uzatmadan cevap verdi. “Gerekti.” Yılmaz hafifçe güldü. O gülüş insanın içini ürpertiyordu. “Gerekti” diye tekrarladı ve gözleri bana döndü.
İçim ürperdi. O bakış beni tanımaya çalışan birinin bakışı değildi. Sanki çoktan karar vermişti. Sanki beni bir yere koymuştu. “Adın ne senin?” dedi. Bir an duraksadım ama geri çekilmedim. “Dilşem” dedim. Başını hafifçe salladı. “Güzel isim.” dedi ama bakışlarını üzerimden çekmedi. “Ve tehlikeli bir yerde duruyorsun, Dilşem.”
Aras bir adım öne çıktı. “Yeter.” dedi. Sesi netti, tartışmaya açık değildi. Yılmaz kaşını kaldırdı. “Sen bana yeter diyebilecek noktaya mı geldin?” Kalbim hızlandı. Bu bir konuşma değildi. Bu açık bir güç savaşıydı.
Aras geri adım atmadı. “Onu karıştırmayacaksın.” dedi. Yılmaz bu sefer açıkça güldü. “Karıştırdın bile.” dedi. O an odadaki sessizlik daha da ağırlaştı. Sonra Yılmaz yavaşça bana doğru yürümeye başladı. Attığı her adım içimdeki gerilimi artırıyordu. Aras anında araya girdi. “Bir adım daha atarsan” dedi.
Yılmaz durdu ama geri çekilmedi. “Ne yapacaksın, Aras?” dedi. Göz göze geldiler. O an her şeyi anladım. Bu adamdan herkes korkuyordu. Ama Aras korkmuyordu. Ya da korksa bile belli etmiyordu.
Yılmaz başını hafifçe eğdi. “Bu kız” dedi bana bakarak, “senin zayıf noktan olacak.” Kalbim sıkıştı. Aras’ın çenesi kilitlendi. “Yanılıyorsun.” dedi. Yılmaz gülümsedi. “Umarım.” dedi. Sonra sesi daha da düştü. “Çünkü zayıf noktalar en önce kırılır.”
İçimde bir korku yükseldi ama geri çekilmedim. Gözlerimi ondan ayırmadım. “Ben kırılmam.” dedim. Söz ağzımdan çıkar çıkmaz ben bile şaşırdım. Yılmaz durdu. Sonra yavaşça gülümsedi. “Göreceğiz.” dedi.
Aras aniden kolumu tuttu. Sertti ama bu sefer o sertliğin altında koruma vardı. “Gidiyoruz.” dedi. İtiraz etmedim. Zaten etmek istemiyordum. Burada bir saniye daha kalmak istemiyordum.
Koridorda yürürken kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Ama Aras bir anda durdu. Beni kendine doğru çekti. “Onunla konuşmayacaksın.” dedi. Sesi düşüktü ama emirdi. “Kim o?” diye sordum. Gözlerimi ondan ayırmadım. “Gerçekten kim o?”
Bir an sustu. Sonra ilk defa açık konuştu. “Benim patronum.” dedi. Nefesim kesildi. “Ne?” “Bu dünyanın başındaki adam.” dedi. Kalbim hızlandı. “Ve en tehlikelisi.”
Bir süre sessiz kaldım. Sonra yavaşça sordum. “Peki sen?” Aras bana baktı. Gözleri karanlıktı. “Ben de onun yarattığı biriyim.” dedi.
İçimde bir şey çöktü. Bu adam sandığımdan çok daha derindi. Çok daha karanlıktı. Bana baktı ve bir adım yaklaştı. “Bu yüzden sana dedim. Uzak dur.” dedi.
Ama bu sefer geri çekilmedim. “Artık çok geç.” dedim. Aramızda kısa bir sessizlik oldu. Aras’ın bakışları değişti. Bu sefer kaçmadı. “Evet.” dedi. Sesi neredeyse fısıltıydı. “Artık çok geç.”
O an içimde her şey netleşti. Yanlış adamla evlenmemiştim. Yanlış dünyanın içine düşmüştüm.