ONUR BORCU
Düğün salonunun kulisindeki dev aynanın karşısında dururken, üzerimdeki tonlarca ağırlıktaki beyaz gelinliğin beni sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da boğduğunu hissediyordum. Bu beyaz kumaş, özgürlüğümün üzerine dikilmiş süslü bir kefenden farksızdı. Aynadaki yansımama bakarken gözlerimdeki o çaresiz parıltıyı silmeye çalıştım ama başaramadım. Kız kardeşimi o karanlık, acımasız adamların elinden kurtarmak için babamın teklifini kabul etmiş, kendimi hiç düşünmeden feda etmiştim. Bir abla olarak başka şansım yoktu; onun hayatı temiz kalsın diye ben kendi hayatımı yeraltının en karanlık dehlizlerine doğru sürüklemeyi göze almıştım. Ama şimdi, o geri dönülmez anın tam eşiğindeydim ve içimdeki korku bir çığ gibi büyüyordu. Kalbim göğüs kafesimi parçalamak ister gibi hızla çarpıyor, kulaklarımda kendi nabzımın o uğultulu, ritmik sesi yankılanıyordu. Her nefes alışımda boğazıma bir düğüm atılıyor, bu odadan sağ çıkıp çıkamayacağımı düşünüyordum.
Dışarıdan kulise kadar ulaşan uğultulu kalabalığın sesi, birazdan kopacak olan o büyük fırtınanın en net habercisi gibiydi. Nikah memuru gelmişti, şahitler çoktan yerini almıştı, dışarıdaki yüzlerce davetli merak içinde fısıldaşıyordu. Herkes tek bir kişiyi, yeraltı dünyasının adını anarken bile insanların sesinin titrediği o acımasız mafya kralını bekliyordu: Levent’i. Benim zoraki kocamı, hayatımı ellerine teslim etmek zorunda kaldığım o tehlikeli adamı. Saatler geçiyor ama ondan hiçbir haber gelmiyordu. İçimdeki gerilim hat safhaya ulaşmıştı.
"Nerede kaldı?" diye mırıldandım titreyen dudaklarımla. Sesim bomboş odada çaresiz bir yankı buldu. Ellerim gelinliğimin dantelli eteklerini o kadar sıkı kavramıştı ki, parmak eklemlerimin beyazladığını görebiliyordum. İçimde büyüyen o tekinsiz, karanlık korku her geçen saniye beni biraz daha ele geçiriyor, dizlerimin bağını çözüyordu. Onun hakkında duyduğum efsaneler, acımasızlığı, düşmanlarına karşı takındığı o tavizsiz tutum zihnimde birer birer dönüp duruyordu. Ben nasıl bir canavarın ağına düşmüştüm?
Tam o anda, kulisin ağır ahşap kapısı büyük, dehşet verici bir gürültüyle ardına kadar açıldı. Kapının duvara çarpma sesi odada patlarken, yerimde sıçradım.
İçeri giren heybetli bedenle birlikte odadaki hava saniyeler içinde buz kesti. Gözlerimi yavaşça kapıdan tarafa çevirdiğimde nefesimin boğazımda tıkandığını, ciğerlerime havanın gitmediğini hissettim. Levent tam karşımda duruyordu. Heybetli, kusursuz, bir o kadar da ölümcül... Fakat yolunda gitmeyen, insanı dehşete düşüren bir şeyler vardı. Üzerindeki o jilet gibi duran, kusursuz kesim beyaz gömleğin yakasında, göğsünde ve ceketinin kollarında taze, kıpkırmızı kan lekeleri vardı. O lekeler henüz kurumamıştı bile; kumaşın üzerinde yavaşça dağılıyor, parıldıyordu. Odanın içine yayılan o çiğ, metalik kan kokusu burnuma dolduğunda midemin şiddetle kasıldığını, kusma isteğiyle boğuştuğumu hissettim. Buraya gelmeden hemen önce birilerinin hayatını söndürdüğü o kadar belliydi ki.
Gözleri doğrudan benim ürkek gözlerimi buldu. Kömür karası gözlerinde tek bir pişmanlık, tek bir tereddüt ya da suçluluk kırıntısı bile yoktu. Sanki az önce korkunç bir şey yapmamış gibi sakin, soğuk ve ürkütücü bir kararlılıkla bana doğru yürümeye başladı. Her bir adımı odada yankılanırken, ölümün ayak seslerini dinler gibiydim.
İçimden sadece tek bir cümle geçirebildim, o çaresiz ve acı itiraf ruhumu tırmaladı: “Benim evleneceğim adam... Yine birilerini öldürüp gelmiş.”
"Gidiyoruz," dedi derin, pürüzlü ve buz gibi soğuk sesiyle. Ses tonunda ne bir heyecan ne de bir evlilik neşesi vardı. Sanki sıradan bir işi halletmiş, rotasındaki diğer bir göreve geçiyor gibi rahattı. Yanıma ulaştığında elini uzatmadı, sadece gözleriyle kapıyı işaret etti.
Ondan sonraki dakikalar zihnimde bir sis bulutu gibiydi. O koridordan nasıl geçtiğimi, o lüks nikah masasına nasıl oturduğumu, çevremi saran o yabancı ve tehlikeli insanların sahte tebriklerini nasıl kabul ettiğimi hatırlamıyordum. Nikah memurunun sorularına verdiğim "Evet" cevabı, kendi ölüm fermanımı imzalamak gibi gelmişti. Tüm tören boyunca tenime ve burnuma sinen o yoğun kan kokusu, yanımda bir heykel gibi dikilen kocama ait olan o tehlikeli, ezici güç beni tamamen sindirmişti. Nihayetinde o imzalar atılmış, geri dönüşü olmayan o büyük eşik aşılmıştı. Artık kaçış yoktu; ben resmen ve hukuken o canavarın esiriydim.
Gecenin sonu, şehrin dışındaki o devasa, lüks malikanenin ağır kapılarının arkasında, bizim için özel olarak hazırlanmış olan o kasvetli yatak odasında bitti. Kapı arkamızdan büyük bir gürültüyle kapandığında, dışarıdaki dünyanın tüm uğultusu, tebrikleri ve sahte gülüşleri tamamen kesildi. Ama bu sessizlik, dışarıdaki gürültüden çok daha korkutucuydu. Koridorda, kapının hemen ardında aşiretin, ailelerin ve o karanlık yeraltı dünyasının insanlarının beklediğini çok iyi biliyordum. Hepsi o meşum, eski geleneklerin getirdiği kanlı kanıtı, o çarşafı görmek için pusuda bekliyordu. Onların gözünde ben sadece bir güç gösterisinin parçasıydım.
Yatağın kenarına iliştiğimde tir tir titriyordum. Gelinliğin kat kat tülleri etrafıma bir duvar gibi örülmüştü. Levent, üzerindeki o kanlı ceketi ağır, düşünceli hareketlerle çıkarıp odanın bir köşesindeki koltuğa fırlattı. Gömleğinin kollarını yavaşça yukarı doğru kıvırırken gözlerini bir an bile üzerimden ayırmıyordu. O karanlık gözlerde ne düşündüğünü okumak imkansızdı. Ağır adımlarla bana doğru yaklaşırken, içimdeki o feryat figan bağırışlar zihnimi ele geçirdi:
“Milletin hayatını gözünü kırpmadan, acımasızca alan bu adam, şimdi de benim bekaretimi alacak. Beni bu yatakta hiç acımadan, feryatlarıma kulak asmadan ezecek...”
Tam önümde durdu. Devasa gölgesi yatağın ve benim üzerime bir karabasan gibi çökmüştü. Eğildi, sıcak, nasırlı ve güçlü parmakları gelinliğimin arkasındaki ince bağlara dokundu. Tenime değen her bir parmağı, vücudumdan yüksek voltajlı bir elektrik akımı gibi geçti; ürperdim. Bağları yavaşça, neredeyse bana işkence etmek ister gibi bir sakinlikle teker teker çözdü. Gözlerimi sıkıca kapattım, dişlerimi sıktım ve gelecek olan o sert, acımasız hamleye kendimi tamamen hazırladım. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Ancak beklediğim o vahşi, can yakıcı acı bir türlü gelmedi.
Aksine, kulağımın hemen arkasında, sıcak ve erkeksi nefesini tenimde hissettiren o boğuk, derinden gelen fısıltıyı duydum:
"Sen istemeden... Ben sana asla dokunmayacağım, Arya."
Duyduğum sözlerin şokuyla gözlerimi hızla açıp hayretle ve büyük bir şaşkınlıkla ona baktım. Ne demek istiyordu? Bu adam bir mafya lideriydi, kuralları o koyardı. Levent, gözlerimin içine bakarak cebinden çıkardığı o keskin, gümüş renkli bıçağı açtı. Ne yapacağını idrak edemeden, bıçağın soğuk ve parlak çeliğini kendi avucunun tam ortasına bastırdı. Tek bir gözünü bile kırpmadan, sanki canı hiç yanmıyormuş gibi avucunu derinlemesine yardı.
Kendi elleriyle, kendi damarlarından sızan o sıcak, koyu kırmızı kanı yatağın üzerindeki bembeyaz, temiz çarşafa akıtmaya başladı. Kırmızı lekeler beyaz kumaşın üzerinde bir harita gibi büyürken, ben nutkum tutulmuş, nefesim kesilmiş bir halde kalakalmıştım. Dışarıdaki insanlara istediklerini veriyordu ama bunu beni korumak için yapıyordu.
İçimdeki şaşkınlık ve hayranlık duygusu çığlık çığlığaydı: “Kendi elleriyle dışarıda acımasızca can alan bir canavar... Nasıl olur da benim için, beni korumak ve bana zaman tanımak için kendi elini yaralar?” O acımasız mafya canavarı, sırf ben hazır değilim diye, sırf benim korkumu gördü diye kendi canını yakmayı seçmişti. Bu, onun sert dünyasında hiç görmediğim türden bir merhametti.
Levent elindeki bıçağı komodinin üzerine sertçe bıraktı. Avucundan sızan ve çarşafı boyayan kanı zerre kadar umursamadan bana doğru bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe tamamen kapandığında, odayı saran o yoğun, boğucu ama bir o kadar da baştan çıkarıcı tensel çekim nefesimi bir kez daha kesti. Gözlerindeki o soğuk, donuk karanlık gitmiş; yerini insanı diri diri yakabilecek güçte, simsiyah bir tutkuya bırakmıştı. Sağ elini uzattı, çenemi o güçlü parmaklarının arasına alıp yüzümü hafifçe yukarı, kendi yüzüne doğru kaldırdı. Gözlerimin en derinlerine, ruhuma bakarken sesi bir imparatorun emri kadar kesin, ama bir o kadar da içimi eriten bir yemin kadar sıcaktı:
"Arya... Sen benimsin. Bu andan itibaren benden başka hiçbir erkek sana dokunamaz, dokunmayı aklından bile geçiremez. Sen benim korumam altındasın." Dudakları dudaklarıma o kadar yakındı ki, her nefes alıp verişinde onun sıcaklığıyla kavrulduğumu, eridiğimi hissediyordum. "Şimdi bana cevap ver... Sana dokunmamı ister misin?"
Kalbim, mantığıma ve tüm korkularıma ihanet ederek göğsümde deli gibi, vahşi bir ritimle çırpınmaya başladı. Ondan korkuyordum, evet. O tehlikeliydi, etrafı ölümle sarılıydı. Ama o an, beni sarıp sarmalayan bu karanlık adama, onun bu beklenmedik korumacılığına karşı koyamadığımı fark ettim. İçimde uyanan o ateşli, önlenemez arzu, korkunun üzerine simsiyah bir sünger çekti. Gözlerinin içine bakarak, ruhumu tamamen onun ellerine teslim edercesine dudaklarımdan o kaçınılmaz, tutkulu itirafı döktüm:
"Evet... Senin bana dokunmanı istiyorum, Levent."
Bu sözlerim, aramızdaki o görünmez barajı yıkan ilk ve en büyük kıvılcım oldu. Levent’in bakışları daha da karardı, sahiplenici tavrı adeta tüm bedenimi esir aldı. O an anladım ki, onun aidiyeti sadece dudaklarından dökülen bir sözden ibaret değildi. O, benim için dünyayı yakabilecek, önündeki tüm engelleri küle çevirebilecek bir adamdı.
Nitekim öyle de olmuştu... Sırf birkaç gün önce, henüz bu evlilik kesinleşmeden önce sokakta bana saygısızca dokunmaya yeltenen, canımı yakan o adamı hatırladım. Levent bunu öğrendiğinde arkasında nasıl bir yıkım bıraktığını, yeraltı dünyasının nasıl sarsıldığını tüm şehir günlerce konuşmuştu. O adamın, bana dokunma cüretini gösteren parmaklarını tek tek, acımasızca kesmişti. Sırf bana ait olan, benim dokunulmazlığım olan o sınır ihlal edildi diye dünyayı ateşe vermiş, kendi adaletini kanla yazmıştı. Şimdi o eller, benim çenemi tutuyordu.
Anılar zihnimden bir film şeridi gibi akıp giderken, yatakta bana doğru eğilen, nefesi nefesime karışan kocama baktım. Aramızdaki bu tehlikeli, sonu belirsiz oyunun bizi nereye götüreceğini bilmeyerek, içimdeki o son mantık kırıntısıyla fısıldadım:
"Levent... Ya günün birinde kendimi senden de korumam gerekirse? Ya en büyük tehlike sen olursan?"
Levent bir saniye bile duraksamadı. Gözlerindeki o mutlak, sonsuz ve geri dönülmez sahiplenme duygusuyla bana baktı. Yaralı olmayan elinin parmakları saçlarımın arasına sızdı, başımı hafifçe geriye doğru yatırarak beni kendine doğru çekti. Dudakları dudaklarıma kapanmadan hemen önce, son sözünü fısıldadı; adeta ruhumuzu birbirine görünmez zincirlerle mühürleyen bir yemin gibi:
"Ölüm bizi ayırana kadar... Sen sadece benimsin."
Dudakları dudaklarıma sert, tutkulu, aç ve tüm dünyayı dışarıda bırakan bir arzuyla kapandığında, bu karanlık krallıkta onun kraliçesi olmaktan, onun ateşinde yanmaktan başka hiçbir çarem kalmadığını biliyordum. Artık ben de o onur borcunun bir parçasıydım.