12 yıl sonra…
Küçük kız bütün gücüyle koşarak ormanda ilerlemeye devam etti. O kadar canı yanıyordu ki adım atmak bile çok zor geliyordu. Ancak hayatı açısından büyük tehlikedeydi.
Üzerindeki elbise çok uzundu. Ancak yer yer paramparça olmuştu. Bacaklarındaki yara izleri ve morluklar açıkta kalan yerlerinde belli olan izlerle beraber uzun süredir ciddi dayak yediğini belli ediyordu.
Korku dolu bir şekilde arada başını çevirip arkaya bakıyordu. Bir an önce kaçınmak istiyor gibiydi. Ancak bu ormana yabancıydı. Ayağı sürekli bir şeylere takılıyordu. Ayakkabısı olmadığı için sürekli ayaklarına bir şeyler batıyor ya da taşlar kesiyordu.
Nefes nefese kalmıştı. Arkasından gelenler ondan daha hızlı ve bu ormanı çok daha iyi bilen adamlardı. Küçük kızın kaçabilmesine imkân yoktu. Ancak denemek zorundaydı. Eğer bunu başaramazsa kendisini öldürecekti. Daha fazla bunlara dayanacak durumda değildi.
Onların tenleri kendisininki gibi değildi. Şehirde büyümüştü ve tıpkı kendisi gibi beyaz tenli bir sürü insanla birlikte olmuştu. Kendi ailesi de dâhil olmak üzere herkes nizami bir şekilde giyinirdi. Her zaman herkes birbirine karşı son derece nazikti.
Ancak bu insanlar farklıydı. Tenleri güneşten yanmış gibi koyuydu. Üzerlerinde kısıtlı kıyafetler vardı hep. Hatta erkeklerin üstleri daima çıplaktı. Ellerinde her daim kesici ve sivri malzemeler oluyordu. Küçük kıza karşı ise hep sert ve kaba davranmışlardı.
Daha da kötüsü onu sürekli dövmüşlerdi. Tuhaf bir dil konuşuyorlardı. Bir türlü anlamıyordu.
Gözlerinden yaşlar aşağı süzülmeye başladı. Kalbi korku ve üzüntüyle sıkışıyordu. Ailesini gözlerinin önünde öldürmüşlerdi. Küçük kız yarı baygındı. Onu kabilelerinin olduğu yere taşıdıklarını hayal meyal hatırlıyordu. Ancak onu kurtarmaya niyetli değillerdi.
En son ne zaman yemek yediğini bile hatırlamıyordu. O kadar açtı ki midesi kendi kendini öğütüyor gibi geliyordu. Gücü yoktu. Hiç gücü yoktu. Ancak sadece hayatta kalmaya çalışıyordu.
Bu son şansıydı. Eğer kurtulamazsa kendi canına kıymaya kesin karar vermişti. Henüz on yaşına yeni girmiş olmasına rağmen bunları düşünecek kadar ağır şeyler yaşamıştı.
İki haftadır her gün dayak yemişti. Onu aç bırakmışlardı. Onu çıplak bırakıp kabiledeki insanlara sergilemişlerdi. Yaptıkları her şey ailesinin ölümünden daha ağır gelmişti. Ölmeyi umursamıyordu. Ancak bu barbarların elinde ölmeye niyeti yoktu.
Tanrı, onun kaçınmasını istemişti. Bunu biliyordu. Kalan bütün gücü ondan geliyordu. Buna inanıyordu. Gözleriyle görmüştü. Hemen kaçmadan birkaç dakika öncesini görmüştü. Tanrı ona kaçmasının yolunu göstermişti. Tıpkı ailesinin öleceğini birkaç dakika önceden gördüğü gibiydi.
Ayağına takılan bir dalla küçük kız sertçe yere düştü. O kadar sert bir düşüştü ki ağzından kan geldi. Metalik tadı aldığında sertçe tükürdü. Arkasındaki adamların onlara doğru geldiğini duyabiliyordu.
Hızla doğrulmaya çalıştı ancak bir anda sert bir tokat yemiş gibi sendeledi ve olduğu yere düştü tekrar. Gözleri kocaman açılmıştı. Nefesi daha da hızlanmıştı. Kalbi koşusundan ve korkusundan farklı bir nedenle hızlanmıştı. Gözleri fal taşı gibi açıktı.
Gözlerinin önündeki ağaçlık manzara yavaşça yol oldu. Bunu biliyordu. Birkaç dakika sonra olacak olanları görecekti. Sadece iki defa yaşamıştı ancak nasıl olacağını biliyordu.
Bir kurdu görebiliyordu. Mavi çizgileri olan beyaz renkli bir kurttu. Ağzından salyalar akan sivri dişleri parlayan bir kurttu. Üstelik son derece vahşi görünüyordu. Kurdun hızla ileri atıldığını gördü. Yaşlı bir adam ve hemen yanında ufak bir çocukla beraber yan yana duruyordu. Her ikisi de öfkeli kurdun varlığını fark etmemiş gibiydi.
Sesli bir nefes alarak yığıldığı yerden doğruldu. Görüşünden sonra kendisine gelmesi birkaç dakika alıyordu. Ancak bu durumda böyle bir lüksü yoktu. Hızla doğrulmaya çalıştı ancak baş dönmesi yüzünden olduğu yere geri düştü. Bacakları artık tamamen güçsüzleşmişti. Kendisini taşıyacak gücü yoktu.
Arkasındaki adam artık ona yetişmişti. Beş adım ötede durup ona baktı ve gülümseyerek o anlamsız kelimelerle bir şey söyledi. Küçük kız, korku dolu bir şekilde geri doğru sürünmeye başladı. Bu adamın kendisini yakalamasına izin veremezdi.
Adam, elindeki baltayla ona doğru yürüdü. Bir şeyler daha söyledi. Ses tonundan ve hareketlerinden iyi bir şey olmadığı belliydi. Kalbi korkuyla yerinden çıkacak gibi atıyordu.
Sırtı bir ağacın gövdesine yaslandı. Baltalı adam ona doğru gitti ve elindeki baltayı havaya kaldırdı. Hayır, bu adamın ellerinde canını veremezdi. Ailesi gibi onun ellerinde ölmeyi istemiyordu.
Kendisini zorlukla ayağa kaldırmaya çalıştı. Onu tutmayan bacakları buna izin vermedi. Tekrar sertçe yere düştü ve sırtını ağaca çarptı. Sert bir çıtırtı duydu. Adam baltasını gülerek kaldırdı. Küçük kız, kollarını kaldırıp başına siper etti ancak beklediği darbe gelmedi.
Önce sert bir küt sesi geldi ardından bir yere düşme sesi… Küçük kız, korku dolu şekilde tedirgince kollarını indirdi. Adam, hemen önünde yerde yatıyordu. Büyükçe bir dal hemen yanında duruyordu. Sırtını çarptığı ağaçtan düşmüş olmalıydı.
Küçük kız, gülme isteğini bastırmaya çalıştı. Ancak kurtulmuştu. Gerçekten kurtulmuştu. Tanrı, onu kurtarmıştı. Öne doğru eğildi ve adamın yanındaki ağaçtan düşen büyük dalı aldı. Onu yere dayayarak ayağa kalktı ve arkasını dönüp hızla ormanın içine daldı.
O kurdu bulması gerekiyordu. O çocuğun kim olduğunu bilmiyordu. Ancak onu kurtarması gerektiğini biliyordu. O görüyü bu yüzden görmüştü. Elinden geldiğince hızlanmaya çalıştı ancak gücü çok kısıtlıydı.
En sonunda ormanın ortasındaki minik bir vadiye ulaştığında adamla çocuğu gördü. Aralarında çok mesafe yoktu. Çok ufak bir yükselti de duruyordu. Aşağıda adam ve çocuk arkaları ona dönük duruyordu. Elinde olmadan gülümsedi. Henüz kurdu görmemişti. Ağzını açıp öne doğru bir adım attı. Tam o anda kurdu gördü.
Öfkeli kurt onlara doğru atıldı. Kızın ağzından bir çığlık koptu. Çığlığı iki erkeğin de dikkatini çekmişti. Öne doğru bir adım attı ancak ayağa kaydı ve aşağı doğru düşmeye başladı.
Artık daha fazla gücü kalmamıştı. Ne koşabilirdi, ne yürüyebilirdi. Gözlerini açık tutmakta bile zorlanıyordu. Birkaç dakika geçtikten sonra iki erkek ona doğru yürüdü. Genç kız, hayal meyal çocuğu gördü. Kendisi yaşlarında ya da birkaç yaş büyüktü en fazla.
Simsiyah gözlerini ona dikmişti. Yüzünde çok ciddi bir ifade vardı. Büyük olan adam çocuğa bir şey söyledi ve küçük çocuk başını salladı sessizce. Ona güvenebilir miydi? Onlar da kaçtığı kabileden miydi? Eğer öyleyse artık daha fazla uğraşmanın anlamı yoktu.
Çocuk ayağa kalktığı anda son kalan gücüyle ona uzandı ve bileğini tuttu. Erkek merakla dönüp ona baktı. Kaşları çatıktı. “Regin” dedi kız zar zor bir sesle. “Adım Regin”
Eğer yaşarsa bunu unutmasına izin vermemeliydi…
Amcası derin bir nefes alıp verdi. Tuhaf kız bayılmıştı. Çok kötü görünüyordu. Bir elindeki büyük bir dal parçasına sıkı sıkı tutunmuştu. Az önce küçük kızın çığlığı hayatlarını kurtarmıştı. Onun sayesinde kurdu fark etmişlerdi.
Dragon, onun bayılmadan önce dediği şeyi düşündü. Ne anlama geldiğini anlayamamıştı ama Regin demişti. Kurduğu cümlede de bunu tekrar etmişti. Çok hırpalanmış ve ağır dayak yemiş gibi görünüyordu. Ağzından kan sızmıştı. Uzun bir yol tepip gelmiş gibiydi.
Tenleri arasındaki renk farkı çok çarpıcıydı. Daha önce hiç bu kadar beyaz renkli bir ten görmemişti. Henüz küçük bir çocuk olabilirdi ancak onun bu ormanda yaşayan hiçbir kabileye ait olmadığını bilecek kadar tanıyordu burayı. Üzerindeki yırtık pırtık kıyafetlerde bunun göstergesiydi.
Amcası ellerini beline koydu bir baygın kız çocuğuna bir ölen kurda baktı. “Onları obaya götürmeliyiz” dedi. Kız farklıydı. Soluk benizli dişileri daha önce de bir kere görmüştü. Ancak böylesine hırpalanıp dayak yiyeni hiç görmemişti. Ancak her şeye rağmen hayatlarını kurtarmıştı. “Dragon” dedi yeğenine. Küçük çocuk başını kaldırıp ona baktı. “Obaya gidip iki adam çağır.”
Küçük çocuk amcasının sözlerini ikiletmeden hızla obaya doğru koştu. Buna karşılık amcası tek dizinin üzerine çöküp küçük kıza baktı. Nazikçe kestane rengi saçlarını okşadı. Güzel bir kıza benziyordu. Belli ki cesurdu da. Obanın gelecekteki liderinin hayatını kurtarmıştı.
Nazikçe boynuna baktı ardından aşağı baktı. Kızı dikkatli bir şekilde çevirdi. İşte oradaydı. Omzunun hemen arkasında ki yanık izi ona bilmek istediği her şeyi anlatıyordu.
Bu kızgın demirle yapılmış bir mühürdü ve Miwok Kabilesine aitti. Bu bile yaşadığı her şeyi anlamasına yeterliydi. Miwok Kabilesi, son derece baskıcı ve bilmediği şeylere karşı da saldırgan bir kabileydi. Muhtemelen soluk benizli ufak bir dişi görünce ona da saldırgan bir tavır sergilemişlerdi.
Adam, başını salladı ve derin bir nefes alıp verdi. Bir şekilde kaçmayı başarmış olmalıydı ki bu bile bir mucizeydi. Ancak Miwok onu böyle bırakmazdı. İlla ki arkasından birkaç kişi göndermiş olmalıydılar. Buraya ulaşamadan kızı, yaşlı şamana götürmeleri gerekiyordu.
Tam o anda Dragon, arkasında iki adamla geldi. Adamlar hemen şimdiki şeflerinin yanına geldi. Amon, başını salladı ve ileride ölen kurdu gösterdi. “Onu alın” dedi. Ardından aşağı eğilip dikkatli bir şekilde küçük kızı kucağına aldı.
Kimse bir şey sormadı köyde. Ne Dragon ne de Amon herhangi bir şey söylemediler. Küçük kızı sessizce şifacının yanına götürüp bıraktılar. Yaşlı kadın bir süre küçük kıza baktı ardından başını sallayıp arkasını döndü ve ot karışımını hazırlamaya başladı.
Dragon bir süre sessizce küçük kıza baktı. “Regin” dedi meraklı bir şekilde. “Regin”